Tarihselcilerin belli bir tarihte ve belli bir toplumda bir meseleyi çözmek üzere Kur’an’ın indirildiğine dair örnek gösterdikleri ayet kümelerinden biri Hucurat (49) Suresi 1-5 ayetleridir.
Bu ayetlerin salt indirildikleri tarih dilimi ve toplumla sınırlı mı, yoksa evrensel mi olduklarına yakından bakmaya çalışalım:
“1. Ey imân edenler, Allah’ın ve Resûlü’nün huzurunda öne geçmeyin ve Allah’tan sakının. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. 2. Ey imân edenler, seslerinizi peygamberin sesi üstünde yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi, ona sözle bağırıp-söylemeyin; yoksa siz şuurunda değilken, amelleriniz boşa gider. 3. Şüphesiz, Allah’ın Resûlü’nün yanında seslerini alçak tutanlar; işte onlar, Allah kalplerini takvâ için imtihan etmiştir. Onlar için bir mağfiret ve büyük bir ecir vardır.” (49/Hucurat, 1-5.)
Kaynaklar sûrenin ilk üç ayetinin inişiyle ilgili çeşitli olayları sebep olarak zikretmişlerdir. Kurtubi altı olayı sıralar. Rivayetlerden en tercihe şayan olanı şu gözükmektedir: Beni Temim’den bir kafile Hz. Peygamber (s.a.)in huzuruna gelmişti, bir emir tayin edilecekti. Hz. Ebu Bekir Ku’ka bin Mabed’in, Hz. Ömer ise Akra bin Hâbis’in tayin edilmesini istedi, derken şahıs konusunda aralarında çekişip tartışmaya, hatta seslerini yüksletmeye başladılar, Hz. Ebu Bekir, kızgınlıkla Hz. Ömer’e “Sen sadece bana muhalefet etmek istiyorsun” der, Hz. Ömer “Hayır niyetim sana muhalefet etmek değildir” der. Ravilere göre, surenin ilk beş ayeti bu olay üzerine inmiştir.
Demek ki, idari bir karar alınacak, kararın muhatabı Temimoğulları, bir reis seçilecek, Hz. Peygamber, kararını vermeden önce iki büyük sahabe Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer, ta’yin edilecek şahs konusunda anlaşmazlığa düşerler, tartışırlar, derken Hz. Peygamber’in ne diyeceğini beklemeden seslerini yükseltip küçük bir krizin doğmasına yol açarlar. Tamimoğulları, tayin edilecek reis, iki büyük sahabe ve Hz. Peygamber’in vereceği karar tamamen tarihseldir, fakat tamamen belli bir tarihte ve belli bir toplumda cereyan eden bu tarihsel olay, orda kalmaz, bütün zamanlara uzanan bir anlam çerçevesi ifade eder…
Konuyu genişçe ele alan Kurtubi, nüzul sebebiyle ilgili rivayetlerin ortak noktasını şu dört maddede toplamaktadır, Tefsiru’l Munir sahibi Vehbe Zuhayli, bugüne ışık tutan 13 ilke çıkarmaktadır. Biz Kurtubi’nin işaret ettiği dört maddeye bakalım:
1) Peygamber’in önüne geçmeyin, önünde yürümeyin. O bir konuda hükmü veya fikrini belirtmeden siz görüş belirtmeyin.
2) Bir hüküm Allah ve elçisi tarafından vaz’edilmeden siz hüküm vaz’etmeye kalkışmayın. Başka bir deyişle Müslümanlar karar ve icraatlarında kendi heva ve heveslerini, indi görüş ve öngörülerini Kitap ve Sünnet’in önüne geçirmesin, bu konuda Allah ve elçisine tabi olsun (bkz. 33/Ahzab, 36). Mevdudi, bu ayetin İslam anayasa hukukunun temelini de teşkil ettiğini söyler ki, bunun manası Müslümanların yapacağı bir anayasa Allah ve elçisinin vaz’ettiği temel değerlere aykırı olamaz. Demek oluyor ki ayetin işareti ettiği hüküm sadece taabbudi özellik taşıyan ibadetler için değil, diğer konular için de geçerlidir. Ayet sadece “Allah“ı zikretmekle yetinmeyip “Resûlü” de ekliyor. Bunun sebebi Hz. Peygamber’in dini tebliğ yanında açıklama, mesajı ete kemiğe bürüme, yapılanlara şahitlik yapma gibi görev ve misyonu olması dolayısıyladır. Bu manada “Allah’ın Resûlü’nün önüne geçmeyin” demek, aynı zamanda Allah’ın (Kur’an’da vaz’ettiği) hükmünün önüne geçmeyin anlamını tazammun eder..
Bu perspektiften baktığımızda Muhammed (47) Suresi 33. ayette “Allah’a itaat ile O’nun elçisine itaat“ın bir arada zikredilmiş olması, aksi halde amellerin boşa çıkacağının belirtilmesi önemlidir: “Ey imân edenler, Allah’a itaat edin, Resûlü’e itaat edin ve kendi amellerinizi geçersiz kılmayın.” Kurtubi, “Allah ve elçisine itaat” buyruğu mü’minlere işlerinde ve sünnetleri hususunda da Allah’ın Resûlü’ne itaat etmenin gereğini emretmektedir, der. Razi, “müsebbeb sebebe atfolunur” kuralından hareketle “Allah’a itaat Resûlü’ne itaate götürür” demektedir. Bu “Otur, rahat et veya kalk, yürü” demek gibidir. Oturan rahat eder, kalkan yürür. Allah’a itaat eden elçisine de itaat eder. Zira Allah’a nasıl itaat edeceğimizi elçisinin sözlerinden, fillerinden ve tutumlarından anlamak mümkün. İşte İslam dininin iki önemli referansından biri olan Sünnet’in önemi burada ortaya çıkmaktadır; Kur’an–ı Kerim’de sık sık Allah’a ve Resulû’ne itaate dikkat çekilir (bkz. 3/Al-i İmran, 32).
3) Hz. Peygamberin huzurunda iken sahabilere önce onun söz söylemesini, görüş ve düşüncelerini açıklamasını beklemelerini emretmektedir. Henüz İslam’a giren sahabilerden öyleleri vardı ki soru sorar, cevabını beklemez kendi görüşünü açıklar, sözü uzatır, başkasına sıra vermezdi. Bu, bugün de yaşamakta olduğumuz olaydır. Özellikle Hz. Peygamber (s.a.)’in meclisinde bundan kaçınmaları gerektiği emredilir.
4) Yine sahabilere Hz. Peygamber’le konuştuklarında seslerini yükseltmemeleri, birbirlerine yaptıkları gibi bağırıp çağırmamaları, nezaketsiz ve kaba sesle konuşmaktan kaçınmaları emredilmektedir (24/Nur, 63). Araplar genellikle düz arazide, çöl şartlarında yaşadıkları için konuşurlarken seslerini birbirlerine duyurmak için bağırırlardı. Çöl bedevileri içinde yaşadıkları zorlu şartlar dolayısıyla zaten sert tabiatlı olur. Hicretin 9. Yılı olan “heyetler yılı”nda yarımadanın her tarafından Medine’ye gelip İslam’a girdiğini beyan eden kabileler arasında bu kaba tutum daha açık gözleniyordu. İslamiyet bu ayetin ihtiva ettiği çerçevede bedevileri bir tür şehirleştirmekte, onlara incelikle, kibar ve nezaketle konuşma usul ve adabını öğretmektedir. Söz konusu eğitime Hz. Peygamber’e karşı takınılacak nazik ve dikkatli tutumdan başlanması önemlidir, çünkü Hz. Peygamber’e karşı nazik davranabilmeyi öğrenen kişi diğerlerine karşı da nazik davranmayı öğrenir, bunu alışkanlık haline getirir.
Bu ayetlerin nüzul sebebiyle ilgili başka rivayete göre işitme kaybı olduğu için Sabit bin Kays, yüksek sesle konuşurdu, bu ayetin inmesinden sonra “Demek ki ben cehennemlik biriyim” deyip kendini evinin ahırına kapatmıştı. Hz. Peygamber Sabit’in meclise gelmediğini farkedince komşusu Said ibn-i Muaz’a sormuş, o da sebebini anlatınca şöyle buyurmuştur: “Hayır, o cennet ehlidir” (Buhari, Tefsir/49; Müslim, İman, 187.) Sabit’in endişesi şuydu: “Belki farkında olmadan Allah’ın elçisinin huzurunda sesimi yükseltirim, amellerim boşa gider!”
Allah’a ve elçisine tam olarak uymanın en güzel örneğini Yemen’e davetçi ve vali olarak gönderilen Muaz bin Cebel (r.a.) vermiştir. Efendimiz onu uğurlarken aralarında şöyle bir diyalog geçer:
“- Sana bir dava getirildiğinde, ne ile hüküm vereceksin? Muaz bin Cebel:
– Allah’ın kitabı (Kur’ân) ile hüküm veririm” dedi.
– Ya O’nda açıkça bulamazsan?” buyurunca
-Peygamberin sünneti ile hüküm ederim dedi.
– Ya onda da açıkça bulamazsan” buyurunca,
– Bu durumda kendi görüşümle hükme veririm dedi.” (Ebu Davud, Akdiya, 11; Tirmizi, Ahkam, 3; Müsned, V, 230.)
Bu hadis, Kur’an ve Sünnet esas alındığı ve doğru bir usul takip edildiği takdirde, şahsi görüş ve hüküm çıkarma gayreti olan “içtihad“ın temelini teşkil eder.
Tek kurtuluş reçetesi olarak sunulan takva, Allah’a ve Resulü’ne tam itaati gerektirir. Daha geniş açıdan bakıldığında hayat faaliyetlerinin esasını “imtihan” teşkil ettiğinden 3. ayette zikri geçen” kalbin takva için imtihanı”. insanın her iş ve tutumunda ilahi hükümlere samimi teslimiyetini gerektirir. Hayati faaliyetin merkezi kalptir; bu yüzden imtihana tabi tutulan da kalptir. Eğer mü’min Efendimiz’in “Allah’ın, günahlarımı kar ve dolu suyu ile yıka ve beyaz elbiseyi kirden temizler gibi kalbimi hatalardan arındır” (Buhari. Deavat, 39) duasına mazhar olursa zulüm, şehvet, servet biriktirme tutkusu, kibir, haset vb. cürüm ve afetlerden kurtulur; hayatında iyilikleri, güzellik ve doğruları ikame ederek imtihanı kazanır. İşte imtihanı kazanmanın yolu, Allah ve Elçisi’ne ihlasla, azim ve kararlılıkla itaat etmekten geçer.