Hedef rejim değil ülkeyi teslim almak

Bercan Tutar

ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'daki yeni yönetime verdiği mühlet yarın doluyor. Trump şartları oldukça yumuşatsa da bir bakıma İran'ın tarihsel açıdan Japonya'da da örneğini gördüğümüz üzere tamamen yok olmasını ve teslim olmasını istiyor.
Bu yüzden de Trump, ABD'nin tarihsel olarak Japonya'yı teslim aldığı süreçtekine benzer bir söylem ve strateji izliyor. Temmuz 1945'te ABD, İngiltere ve Çin birlikte yayımladıkları Postdam Deklarasyonu ile Japonya İmparatorluğu'nun direnmeyi bırakmasını ve silahsızlandırma şartlarını kabul etmesini istedi. Japonya reddedince de ABD nükleer bomba kullanarak Japonya'yı teslime zorladı.
İran savaşının hedefi de ABD'nin Japonya'yı kuşatma ve silahsızlandırarak teslim alma sürecine benziyor. Mahiyet açısından benzerlik giderek yöntem açısından da bir özdeşliğe dönüşecek gibi görünüyor.

***

Zira ABD'nin devlet politikasının başkanlara göre değişmediğini biliyoruz. Hedef ve hedeflere varmak için devreye sokulan yöntemler aşağı yukarı aynı kalıyor. ABD'nin gözünde bugünkü İran'ın geçmişteki Japonya'dan farksız olduğunu görüyoruz. ABD, Japonya'nın direniş kapasitesi ve gücünü ancak nükleer bombalarla yok edebildi.
Şu anki İran'ın direniş gücü karşısında da çaresiz kalan ABD gerektiğinde nükleeri aratmayan bir yıkıcı saldırıya başvurmaktan çekinmeyecektir. Zaten bombardımanlardaki saldırılar ve saldırıların artan dozu bize bunu gösteriyor.
ABD'yi şimdiye kadar frenleyen şey II. Dünya Savaşı'ndaki gibi uluslararası bir destekten yoksun olmasıdır. Ayrıca ABD'nin izlediği emperyal yıkım, saldırılarına gerekçe gösterdiği "halkı baskıcı rejimden kurtarma" stratejisinin kirli içyüzünü de deşifre ediyor.
Rejimi cezalandırmanın bedelini masum halka ödeten bir devlet terörü mantığıyla hareket ediyor ABD ve İsrail. Bunu yaparak muhalif dediği kesimlerin zorlu hayat şartlarını daha da zorlaştırıyorlar. Rejimin suçlarının bedelini masum halka ödetiyorlar. Sivil altyapıyı hedef seçerek yönetimin daha da militarize olmasına yol açıyorlar.

***

ABD ve İsrail, 28 Şubat'ta İran'a karşı yasadışı savaşlarını başlattığında halkı ayaklanmaya çağırdılar. Daha sonra sadece askeri hedefleri değil sivil konutları, altyapıyı, üniversiteleri, okulları, hastaneleri, ticari binaları ve tarihi alanları da bombalamaya başladılar.
1980'lerdeki Saddam Hüseyin gibi Trump-Netanyahu ittifakı da bugün İran halkının rejimi devirmesinin yolunu açtıklarını iddia ediyor. Ancak rejimi deviremedikleri için bu kez İran ulusunu cezalandırıyorlar. Şehirleri toplu bombardımanlara maruz bırakarak sosyal ve ekonomik altyapıyı yok ediyorlar. Bu sömürgeci anlayış 20 Eylül 1980'de İran'a saldıran Saddam Hüseyin'de işe yaramadı. Trump ve Netanyahu'da da işe yaramayacak.
Zira 95 milyonluk İran halkı güçlü bir toplumsal hafızaya sahiptir. İran devleti ne kadar kadim bir geçmişe sahipse muhalefet de o kadar kadim bir tarihsel hafızaya ve direniş geleneğine sahiptir.
İşte bu kadim muhalefet anlayışı, ABD ve İsrail'in izlediği stratejiyle İran'ı özgürleştirmeyi hedeflemediğini görüyor. Bu yıkım stratejisi sadece devletin daha da militarize olmasına ve sivil toplum ile muhalefetten geriye kalan her şeyin daha da yok olup tamamen çöküşüne yol açacaktır.