Haram, Kul Hakkı ve Yargı

Sayın Özkaya doğru söylemiştir. “Midede haram lokma olursa ne takva ne de fetva kurtarır.” “Haram ile abat olanın sonu berbat olur.” “Gönül gözü gerçeği göremez.” Bu cümleler bir vaaz olarak değil bir teşhis ve uyarı olarak okunduğunda, ilk muhatabı bizza

Mustafa Yeneroğlu - Perspektif

Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya, geçtiğimiz günlerde hâkim ve savcılara seslenirken çarpıcı sözler söyledi: “Hâkim ve savcılar gösterişten, riyadan, haramdan, yalandan şiddetle kaçınmalıdırlar. Üzerlerinde kul hakkı olmamalıdır. Kul hakkı çok önemlidir, ibadetle affolmaz. Haram yiyen insanların gönül gözleri gerçeği göremez. Midede haram lokma olursa ne takva ne de fetva kurtarır. Haram ile abat olanın sonu berbat olur.”

Bir Anayasa Mahkemesi Başkanının bu açıklıkla konuşması, aslında çok katmanlı bir çaresizliğin ifadesi. Anayasa’nın açık lafzına rağmen Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri pratikte bağlamamakta; ilk derece mahkemeleri yalnızca siyasi boyutu olan kararlarda değil, temel haklara ilişkin yerleşik içtihatlarda da AYM’nin verdiklerini çoğu zaman tanımamakta; AİHM’in kesinleşmiş önemli kararları yıllardır uygulanmamaktadır. Buna paralel olarak yargı camiasının önemli bir bölümü kararlarını bağımsız hukuki ölçütler yerine iktidarın beklentileri doğrultusunda kurabilmekte; hâkim-savcı eliyle yürüyen kayırmacılık ve yolsuzluk, münferit bir sapma değil yapısal bir durum hâline gelmiş, kurumsal denetim mekanizmaları ise işlevini büyük ölçüde yitirmiştir. Bu ortamda, yüksek mahkemenin başkanı için vicdana hitap etmek dışında çok fazla imkan da kalmamıştır.

Alıntılanan sözler bu yüzden lafzından çok daha fazlasını, nasihat değil, kronikleşmiş acı bir tablonun teşhisini ifade ediyor. HSK anayasal görevlerini yerine getirseydi, ülkede yolsuzlukla mücadele kurumsal bir gerçeklik olsaydı, hukuk devletinin gerektirdiği gibi yanlış yapanın olağan denetim mekanizmalarıyla tasfiyesi sağlanabilseydi, bir mahkeme başkanı için “haram lokma” ve “kul hakkı” üzerine kürsüden ders verme zorunluluğu hâsıl olmazdı. Bu sebeple Sayın Özkaya’nın seçtiği kelimeler geniş ahlaki ve kurumsal çürüme karşısında bir feverandır. 

Bir başka acı hakikat de şudur. Bu uyarıların etkili olması umulan muhataplar, aslında bu sözlere en az ihtiyaç duyanlardır. Vicdanını koruyan bir hâkim için kul hakkı, haramdan kaçınma, riyaya düşmeme zaten içselleştirilmiş ilkelerdir; bir hatırlatma onlara çok şey katmaz. Asıl muhatap olması gereken kesim ise bu değerleri bilmediği için değil, bilmesine rağmen aksini yapabildiği için bilinçli bir tercih içindedir; bir hatırlatma o tercihi sarsmaz. Yani sözün tek başına dönüştürebileceği bir muhatap kitlesi pratikte yoktur. 

Bu memlekette her şey herkesin gözü önünde cereyan etmektedir. İktidara muhalif gazetecilerin, akademisyenlerin, siyasetçilerin ve hukukçuların her türlü hukuksuzluğa maruz kalabildiği; düşman hukukunun (Feindstrafrecht) artık istisna değil yöntem hâline geldiği bir tablo söz konusudur. Yargı; iktidar için kalkan, muhalefet için sopadır. İsim isim, dosya dosya saymaya gerek yok; toplum, mağdurlar ve bizzat bu pratikleri uygulayan hâkim ve savcılar bunu gayet iyi biliyor.

Hepsi, istisnasız hepsi, kul hakkıdır. Cezaevinde geçen her saat, mesnetsiz bir iddianame ile harcanan her ömür, adil yargılanma hakkı çiğnenerek verilen her mahkûmiyet, ailesinden koparılan her insan, mesleğinden ve işinden edilen her meslek erbabı, pasaportu iptal edilen her vatandaş, hakkı olduğu hâlde mahkemede hakkını alamayan her mağdur… Bunların her biri ayrı ayrı kul hakkıdır. Klasik fıkhın hükmü kesindir. Kul hakkı ibadetle af olmaz.

Kul Hakkının İndirgenemezliği

İslam ahlak ve hukuk geleneği, kul hakkını (hukûku’l-ibâd) Allah hakkından (hukûkullah) ayırmış ve onu daha ağır bir yükümlülük olarak konumlandırmıştır. Allah hakkı tövbe ve ibadet ile telafi edilebilir; kul hakkı ise ancak hak sahibinin helalliğiyle düşer. Kıyamet gününde “müflis” olanın kim olduğunu bildiren meşhur hadis, namazı, orucu ve haccıyla gelip; ama dövdüğü, malını yediği, özgürlüğünü gasp ettiği, kanını döktüğü insanların hakları kendisinden alındıkça sevapları tükenen ve nihayetinde onların günahları sırtına yüklenerek cehenneme atılan kişiyi tarif eder. Bu, fıkhın değil, doğrudan Peygamberî öğretinin merkezindeki bir uyarıdır.

Hz. Ömer’in valilere ve kadılara yazdığı mektuplar, Hz. Ali’nin Mâlik el-Eşter’e gönderdiği meşhur ahidnâme, bu uyarının devlet adamı ve hâkim için ne anlama geldiğini ayrıntılarıyla ortaya koyar. Hâkimin, hak sahibinin yüzüne bakışı bile bir hak meselesidir; huzurunda taraflardan birini diğerine tercih edişi bir haksızlıktır; kararının gerekçesini açıkça yazmaması bir zulümdür. Klasik fıkhın “kaza adabı” başlığı altında topladığı bu hükümler, hâkimliği bir meslek olarak değil bir emanet olarak tanımlar. Emanetin sahibi ise her şeyden önce mazlumdur.

İmam Gazzâlî, İhyâ’nın ilk bölümlerinde “ulemâü’s-sû’” (kötü âlimler) bahsini açar ve ülkemizde de yaygın olan bu tipi net olarak tarif eder. Sultanın kapısında duran, sofrasına davetten kimlik bulan, ilmini dünyevi makamların meşrulaştırılması için kullanan, hakikati söylemesi gereken yerde sustuğu hâlde tâli meselelerde âlimce konuşan, dilinden zühd ve takva eksilmeyen ama hâli zulme razı olan kişi. Gazzâlî, bu tipin tehlikesini sıradan bir günahkârın tehlikesinden kat kat ağır bulur; çünkü o, dini bizzat dinin aleyhine kullanır.

Said Nursî de dini dünyevi mevkiin ve siyasi gücün aleti hâline getirenleri “ehl-i dünya” olarak tasnif eder. Çünkü ehl-i dünya olan bu âlimler dinin içinden konuşarak dini kirletirler. Bu uyarıların hepsi bugün Türkiye yargısının ve din bilginlerinin tam ortasına düşmektedir.

Yargı camiasındaki çürümeden söz ettiğimizde, yolsuzluğu yalnızca “karar karşılığında para alıp vermek” olarak tarif edersek hem fıkha hem de akla haksızlık etmiş oluruz. Klasik İslam hukukunda hâkimin akrabasını kayıracağı şüphesi dahi onu o davadan çekilmek zorunda bırakırken; bugün Türkiye’de hâkim ve savcıların eşlerinin, çocuklarının, kardeşlerinin, yeğenlerinin nüfuz kullanılarak hangi makamlara, hangi hızla, hangi liyakatsizlikle yerleştirildiği herkesin malumudur. Bu münferit bir mesele değil, sistemdir; fıkhın “muhâbât” (kayırma) olarak ağır günah saydığı şeyin kurumsallaşmış hâlidir.

Emanetin ehline verilmemesi, Kur’an’ın doğrudan emrettiği bir ilkenin (“Şüphesiz Allah, emanetleri ehline vermenizi emreder” Nisâ, 4/58) çiğnenmesidir. Bir hâkim, çocuğunun hak etmediği bir makama oturtulması için telefon açtığında, yalnızca o çocuğun değil; o makama liyakatiyle gelmesi gerekenlerin, o kurumda hizmet alacak vatandaşların ve nihayetinde adaletin kendisinin hakkını yemiş olur. Bu da kul hakkıdır; üstelik çoğullaştırılmış, sistemleştirilmiş, görünmez kılınmış bir kul hakkı. Üstelik bu mekanizma yalnızca aile bireyleriyle de sınırlı değildir: hâkim ya da savcının bizzat kendisinin bir telefon ya da ricayla birinci bölgeye tayin edilmesi, Yargıtay’a ya da Danıştay’a atanması bir kul hakkıdır.

Daha ağırı vardır. Yargı camiasının bir bölümünün, görevlerini ve kararlarını bizzat bir pazarlık aracına dönüştürdüğüne dair ciddi ve yaygın iddialar yıllardır kulaktan kulağa dolaşmaktadır. Belirli avukat-hâkim-savcı üçgenlerinin nasıl işlediği, bazı dosyaların nasıl “yönetildiği”, hangi tutuklamaların hangi mesajları taşıdığı, hangi tahliyelerin hangi pazarlıkların ürünü olduğu mahkeme koridorlarında konuşulmayan şeyler değildir

Tam bu noktada “Haram ile abat olanın sonu berbat olur.” cümlesi yeniden hatırlanmalıdır, Mesele yalnızca cebe giren paralar değildir; itibar, makam, nüfuz, çocuğun geleceği, eşin kariyeri olarak “abat olmak”; hepsi aynı kategoriye girer. Hepsinin sonu, eğer ortada bir kul hakkı varsa, berbattır.

Riya, Takva Gösterisi ve Dinin Araçsallaştırılması

İnsanın kendi vicdanını, etrafını çevreleyen dini formlarla uyutması; namazın, orucun, haccın getirdiği iç huzuru, gerçekte taşıdığı kul haklarının ağırlığını bastırmak için kullanması. Klasik tasavvuf geleneğinin “riya” başlığı altında en sert biçimde uyardığı durum budur. Muhâsibî’den Gazzâlî’ye, Mevlânâ’dan Bediüzzaman’a kadar uzanan bu damar, dindarın asıl tehlikesinin ihlassızlık olduğunu söyler; çünkü ihlassız kimse, dindarlık formunun arkasına gizlenerek hem kendini hem başkalarını aldatır.

Klasik geleneğin “talbîs” olarak tanıdığı bu mekanizma, İbnü’l-Cevzî’nin Telbîsü İblîs’inde baştan sona haritalanır. Asıl mesele, dindarı kendi dindarlığı üzerinden aldatmak ve vicdanını ibadetlerinin gölgesinde uyutmaktır. Mekanizmanın üç katmanı vardır.

İlki, sürekli iç teyit mekanizmasıdır. Beş vakit namaz, oruç, hac, sadaka kişiye gün içinde defalarca “Ben Allah’ın iyi kuluyum.” hissini tazeler; bu his, dışarıdaki haksız eylemin tartısı için zihinde bir karşı ağırlık olarak iş görür. Sabah namazını eda eden hâkim, öğleden sonra mesnetsiz tutuklama kararı imzaladığında, sabahki ibadetin getirdiği “kabul gören kul” duygusu, öğleden sonraki imzanın ahlaki yükünü taşımak için zihinde bir denkleştirici olarak işlemeye başlar.

İkincisi parçalanmadır. Kişi kendini iki ayrı kişiliğe böler; ahlaki kimliğin taşıyıcısı olan dini kişilik ve sorumluluğu mevzuata, üst mercie ya da konjonktüre devreden mesleki kişilik. “Ben sadece görevimi yaptım.” cümlesinin altında yatan psikoloji budur. Klasik fıkıh, hâkimi tek bir bütün şahsiyet olarak kurguladığı için bu ayrılmayı baştan reddetmiştir.

Üçüncüsü te’vildir. “Bu adam zaten zararlıdır”, “olağanüstü zamanda zorunludur”, “dış güçlerin adamıdır”, “devlet böyle istiyor”, “ben yapmasam başkası yapacak, daha kötüsü olur” gibi küçük dilsel pansumanlar üst üste konunca, bir süre sonra hâkim artık zulüm yaptığını değil, zor şartlar altında doğru olanı yaptığını düşünmeye başlar. Te’vil edilmiş zulüm, açık zulümden daha kalıcıdır; failin uyanma ihtimalini büyük ölçüde ortadan kaldırır.

Hâkimin Gerçek İmtihanı

Hâkimin imtihanı kürsüye oturduğu gün başlar, ancak kürsüden indiği gün bitmez. Klasik İslam tarihindeki en bilinen örneği Ebu Hanife’dir. Halife Mansur kendisine kadılık teklif ettiğinde reddetti; ısrar edilince kırbaçlanmaya ve hapse atılmaya razı oldu, ama zalim sultanın kadısı olmadı. İmam Mâlik, Halife karşısında durduğu yerden geri adım atmadı ve bedelini ödedi. Ahmed b. Hanbel, Mihne döneminin baskısı altında dahi inandığı şeyden vazgeçmedi. Bu örnekler, klasik geleneğin hâkim ve âlim için biriktirdiği vicdani sermayedir; kullanılmadığında zayi olan bir sermaye.

Modern tarihten paralel örnekler vardır. İkinci Dünya Savaşı sonrası Nürnberg ve ardından gelen Hâkimler Davası (Justizverbrechen), “Ben sadece yürürlükteki hukuku uyguladım.” savunmasının evrensel ahlak karşısında bir savunma olmadığını ortaya koymuştur. Gustav Radbruch’un meşhur formülü tam da bu tecrübeden doğmuştur. Yasal biçimi taşısa dahi, adaletin özünü tahrip eden bir norm artık hukuk değildir; ona uymak da hâkimi sorumluluktan kurtarmaz. Apartheid Güney Afrikası’nda görevden istifa eden hâkimlerin tutumu, askeri cunta dönemi Latin Amerika’sında direnen hukukçuların hatırası, bugün ders alınması gereken örneklerdir.

Hâkimin önünde her zaman seçenekler vardır. Karara muhalif kalmak, belirli dosyalardan çekilmek, açık bir hukuksuzluğa imza atmaktansa istifa etmek; hepsi seçenektir. Sessiz kalmak da bir seçimdir; ama sessizlik masumiyet değildir. “Ben sadece görevimi yaptım” cümlesi tarihte hiçbir hâkimi kurtarmamıştır.

Bugün Türkiye’de cübbe giyen on binlerce hâkim ve savcı vardır; hepsinin bu çürümeye eşit ölçüde dahil olduğunu söylemek hem haksızlık hem hakikatsizliktir. Aralarında vicdanını koruyan, baskı altında dahi adaleti gözeten, içten içe bu gidişattan rahatsız olan, ancak yalnız hissettiği için sesini çıkaramayan pek çok meslektaş vardır. Sessizliğin bedeli en çok onları ezmektedir. Konuşan, dosyadan çekilen, muhalif kalan, istifa eden hâkimin yaptığı da, kariyerini değil mesleğinin onurunu korumaktır.

Aldanmak ve Aldatmak

Namaz, oruç, hac, Kur’an okumak; Allah ile kul arasındadır ve güzeldir. Hiçbir Müslüman bunların değerini küçümseyemez. Ancak hiçbir Müslüman da bu ibadetlerin, çiğnenen bir kul hakkını telafi ettiğini iddia edemez. Mazlumun hakkı, ne kadar fazla namaz kılınırsa kılınsın, ne kadar hacca gidilirse gidilsin, ne kadar oruç tutulursa tutulsun ödenmez. O hak ancak hak sahibine teslim edildiğinde, ancak helallik alındığında, ancak zulüm durdurulduğunda düşer. Klasik fıkhın bu konuda hiçbir tereddüdü yoktur.

Masum insanların cezaevine atılması, sayısız düşman hukuku uygulaması, hak edilmeyen mahkûmiyetler, sürüncemede bırakılan dosyalar, uygulanmayan AYM ve AİHM kararları; bunların hiçbiri namazla, oruçla, hacla, Kur’an tilavetiyle örtbas edilemez. Dini, bir vicdani arınma yolu olmaktan çıkarıp bir vicdan uyuşturucusu hâline getirmek, bizzat dine yapılmış en büyük haksızlıktır.

Ayrıca bu sadece aldanmak değil; aldanmaya devam edebilmek için kendini ve başkalarını sürekli yeniden aldatmaktır. Aldatmanın en tehlikelisi dinin diliyle yapılanıdır; çünkü o dil, kendisine inananı ikna ettiği gibi, başkalarının da uyanmasını geciktirir.

Sayın Özkaya doğru söylemiştir. “Midede haram lokma olursa ne takva ne de fetva kurtarır.” “Haram ile abat olanın sonu berbat olur.” “Gönül gözü gerçeği göremez.” Bu cümleler bir vaaz olarak değil bir teşhis ve uyarı olarak okunduğunda, ilk muhatabı bizzat o sözlerin söylendiği bütün zemin olmalıdır. Bu sözleri söylemek kolaydır; bu sözlere göre yaşamak ise, bugün Türkiye yargısında, sahiden bir cesaret meselesidir.

Alıntılanan sözler geriye dönüp bakıldığında iki yönlü bir belge olarak okunacaktır. Bir yandan, yıllardır giderek kötüleşen tablonun en üst düzey yargıçlar tarafından da açıkça tekrar edilmesi bakımından bir kayıttır. Öte yandan, anayasal denetim makamlarının elindeki kurumsal araçların ne ölçüde işlevli kalabildiğini ifade etmesi bakımından bir döneme dair tarihsel bir göstergedir.

Bir hukuk devletinde böyle uyarıları en üst yargı kürsülerinden işitmek zorunda kalmamamız gerekirdi. AYM kararlarının bağlayıcı olması, HSK’nın liyakatle işlemesi, yolsuzluğun denetlenmesi ve cezalandırılması, hâkimlerin Anayasa gereğince Anayasa’ya ve kanuna uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm vermeleri gibi kurumsal işleyişler yerli yerine oturduğunda, yargı camiasına ahlaki uyarıyı vaiz, müderris, kanaat önderi ya da meslek hocası yapar; bir Anayasa Mahkemesi Başkanı değil. Bugün bu cümlelerin yeri en üst yargı kürsüsüyse, sorun cümlelerde değil; cümlelerin gittiği o boşluktadır.

DÜŞÜNCE - YORUM - ANALİZ Haberleri

Silah Bırakma ve Fesih Süreçlerinin Görünmeyen Boyutları
New York Times: ABD'nin kritik silah stokları tükendi
Toplumsal Duygu Krizi ve Okullarda Artan Şiddet Vakaları
Gazze’deki soykırımda görev alan İsrail askerleri Haaretz’e anlattı: “Kendimi canavar gibi hissettim”
Trump İsrail Tarafından Oyuna Getirildi… Ve Oyun Devam Ediyor