Abdullah Öcalan 2013’te “Artık silahlı unsurlarımızın sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir” diye örgütüne çağrı yapmıştı. Örgüt de silahlı unsurların sınır dışına çekilmeleri yönünde bir mutabakata onay vermişti. Ama bu yöndeki taahhüdünü yerine getirmedi, çünkü tam da bu dönemde Suriye iç savaşı dolayısıyla ortaya çıkan yeni fırsatlara tamah etti...
Çözüm Süreci yine o zaman da Öcalan’ın çeşitli vaatlerle ikna edilmesi sayesinde başlatılmıştı. Ancak örgüt kadroları hem kurucu önderine itiraz edemiyor hem de bağımsız devlet hayallerinin gerçekleşmesi fırsatı bulduklarını düşünüyorlardı. Dolayısıyla artık “Getirisi sadece Türkiye’deki Kürtlere demokratik haklar verilmesinden ibaret olan” çözüm sürecine de muhtaç değillerdi... Bu yaklaşım içinde hendek savaşını başlatarak ikinci çözüm sürecini bitirdi örgüt…
MHP lideri Bahçeli’nin bir yıl önce başlattığı “üçüncü çözüm süreci” terör örgütü PKK’nın -tüm bileşenleriyle birlikte- kendisini feshederek silah bırakmasını öngörüyordu. Bahçeli silah bırakacak yapılar içinde Suriye’deki YPG/PYD’yi de sayıyordu. Öcalan da “Tüm gruplar silah bırakmalı” diyordu.
O sırada Suriye’de rejim değişikliği gerçekleşmişti. Artık SDG adı altında faaliyet yürüten PKK’nın Suriye koluna da yeni yönetime entegre olma yolu açıldı. Önerilen model kendi bölgelerinde yarı özerk bir yönetime sahip olmaları ama silahlı güçlerin devlet ordusuna katılması şeklindeydi. Örgüt buna karşı da ayak diremeye çalıştı, özerklik konusunda ısrarından vaz geçmedi.
Türkiye’de sürdürülen çözüm sürecinin taraflarından biri durumundaki PKK ve DEM Parti kanadından da Öcalan’ın “PKK’nın silah bırakıp kendisini feshetmesi” çağrısının örgütün Suriye kolu olan YPG’yi kapsamadığı şeklinde itirazlar yükselmeye başladı. Bahçeli, sürecin mimarı olarak, “YPG çağrıdan muaf değildir” açıklaması yaptı. Buna karşı, Öcalan’ın Rojava için “kırmızı çizgimdir” dediği açıklandı.
Böylece, vaktiyle ikinci çözüm sürecini sona erdirmiş olan Rojava konusunun, üçüncü çözüm süreci için de en önemli tehdit unsuru olduğu görüldü. Kimileri, öyle anlaşılıyor ki Suriye’nin kuzeyinde ortaya çıkmış bulunan “bir müstakil devlete sahip olma” fırsatının yanında Türkiye’de elde edilecek “kazanım”ları önemsiz görüyorlar.
Bu noktada Ankara’nın nasıl bir “B planı” olduğu da belirsiz… İnsanımızda “terörsüz Türkiye” hedefi adına ümit uyandıran üçüncü çözüm sürecinin de bu haliyle yürütülemeyeceği ortaya çıkarsa hem kendi vatandaşlarımızın ümit ve beklentilerinin hayal kırıklığına dönüşmemesi hem de bölgedeki Kürtlerin kazanılması (“düşman saflarında bırakılmaması”) için hangi politikaların seferber edilmesi gerektiğini düşünmek zorundayız.
Siyaset biraz da duyguların yönetilmesi demek. Çünkü, malum, insan aklıyla değil duygularıyla hareket ediyor. Bu yüzden de akıl, mantık, sağduyu veya verili gerçekler zemininde konuşup anlaşmak zor. Bilhassa işin içine kimlik ve aidiyet konuları girdiğinde rasyonel yaklaşım iyice seyreliyor. Bu durumda görev toplum seçkinlerine ve elbette siyasete düşüyor. Toplum kesimlerinin hassasiyetlerini gözeten bir iletişim ortamı oluşturmak yönetici elitin işi.
“Çözüm süreci” de bu anlamda ancak duyguların yönetilmesiyle başarılabilecek bir girişim. Tabii aynı şekilde yine duyguların yönetilmesiyle başarısızlığa uğratılması da çok mümkün.
İktidar mensuplarına göre muhalefet terör bitsin istemiyor. Ne de olsa bunlar akan kandan nemalanıyor… Bunun çok haksız bir suçlama olduğunu, buram buram siyasi istismar koktuğunu ve dolayısıyla inandırıcı da olmadığını söylemeye bile gerek yok. Zaten, “çözümü engellemeye çalışanlar” iktidarın gösterdiği adreste bulunmuyor.
Dahası, “Ankara’da çözümü engellemeye çalışanlar var” suçlaması sayesinde birileri “Görüyorsunuz işte, karşı taraf istemiyor” diyerek belirli bir kitleyi manipüle etme imkanına kavuşmuş oluyor. Bu çok kritik ve stratejik bir hata.
Diğer yandan, iktidar elindeki devasa medya gücüne rağmen duyarlı kitleleri duyarlı konularda bilgilendirmeyi başaramıyor. Duygusal manipülasyonlara engel olamıyor. Söz gelimi, PKK’nın Suriye kolunun oradaki yönetime entegre olması talebini “Buradaki açılımın sınır ötesindeki devamı” olarak anlatmak mümkünken, sanki oradaki Kürtlerin yok edilmesi çabası gibi algılanmasına izin veriliyor. Belki de sürecin gidişatından kaygı duymaya başlayan ya da abartılı Öcalan övgüleriyle kafası karışmış olan seçmen tabanına “Merak etmeyin, terör örgütüne karşı müsamahamız yok” mesajı verebilmek için.
Ne olursa olsun, yanlış yapılıyor… Baksanıza, Halep’te yaşananlar burada insanları birbirine düşürdü. SDG’ye karşı yapılan operasyonu destekleyenler Kürt düşmanı ilan ediliyor, karşı çıkanlar terörist. Ne var ki birbirine ölümüne diş biler hale gelen tarafların ikisi de olayın iç yüzünü tam anlamıyla bilmiyor. Bir taraf terör örgütü etkisizleştirilecek diye memnun ama öbür taraf “Görüyorsunuz, Kürtlere hiçbir yerde hayat hakkı tanımıyorlar” propagandasının etkisinde duygusal tepkiler veriyor.
Öyle ki gelinen noktada AK Parti tabanı ve bu arada dindar/muhafazakâr kesim bile etnik kimlikleri itibarıyla ikiye ayrılmış görünüyor. Biri diğerine faşist, diğeri öbürüne bölücü diyor. Terörün azgın zamanında değil de “Çözüm sürecinde” böyle bir tablonun ortaya çıkması ayrı bir tuhaflık… Tam da “Milli birlik, terörsüz Türkiye” derken etnik milliyetçilik eğilimlerinin zirveye çıktığı, milli birliğin sarsıldığı bir tablo yarattık.
Milleti kimlik duygularıyla tercih yapmak durumunda bırakan son olay şu: Halep’te çoğunlukla Kürtlerin yaşadığı iki mahalle Suriye iç savaşı sırasında YPG’nin kontrolüne geçmişti. O gün bugündür o iki mahalleye ne polis ne vergi memuru girebiliyor.
Şam hükümeti SDG ile 10 Mart mutabakatının ardından bu iki mahalle için de 1 Nisan anlaşmasını imzalamıştı. Buna göre, buradaki silahlı güçler aşamalı olarak Fırat’ın doğusuna çekilecek, söz konusu mahallelerde güvenliği Suriye İçişleri ile yerel Kürt güvenlik teşkilatı birlikte üstlenecek, yerel halkın kimliği ve kültürel değerleri güvencede olacak, eğitim, belediye ve yerel meclis faaliyetleri devam edecekti.
SDG’nin böyle bir anlaşmayı uygulamaktan imtina etmesinin sebebi, Halep’teki Kürt mahallelerinde mevcudiyetini ilanihaye sürdürmek istemesi değil tabii ki. Bu konuyu sonraki süreçte pazarlık kozu olarak kullanmak istemesi.
İkincisi, örgüt Halep meselesini Rojava’nın provası olarak değerlendirmek istedi ama provada istediği gibi bir sonuç alamadı. Silah kullanarak sonuç elde etme girişimine ne ABD destek verdi ne de Kürt ahali… Dolayısıyla ileriye dönük planları da riske girdi.
Bu arada, ABD ve Türkiye’nin arabulucu olarak devreye girmesi sonucunda SDG yöneticilerinin Halep’teki mahalleleri boşaltılması talimatı verdiği ortaya çıktı. Ancak Kandil’in müdahalesiyle çatışma bir gece daha devam etti… Demek ki çözüm istemeyenleri Ankara’da değil, başka yerlerde aramak gerekiyor.
Yansıtılanın aksine, Halep’teki çatışma SDG unsurlarının sivil halka ve güvenlik noktalarına yönelik saldırıları üzerine başladı. Eş zamanlı olarak da Türkiye’de ve dünyada “Şam yönetimi sivil Kürtlere yönelik etnik temizlik yapıyor” propagandasına girişildi.
Peki, bu propagandaya karşı bizim hükümet -ve medyası- ne yaptı? Vururuz kırarız edebiyatı!
Suriye’deki akrabaları, soydaşları için kaygılanan kendi Kürt vatandaşlarımız etnik milliyetçiliğin kucağına itildi. Bu insanların duygularının da “yönetilmesi” gerektiği akla gelmedi. O insanların duygularını başkalarının yönetmesine izin verildi.