AK Parti’nin kurucularından, eski TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın “Ekrem İmamoğlu aday olmasaydı tutuklanmazdı… Biz Erbakan’la, Erdoğan’la çok yargılandık ama o gün bize düşman olanlar bile bizi tutuklu yargılamadı. İmamoğlu da tutuksuz yargılanmalı” sözleri kamuoyunda epeyce ilgi gördü, tartışılıyor.
Bu sözler “kişisel kanaat” olmanın ötesinde bir öneme sahip; Arınç’ın bu cümleleri AK Partinin geçirdiği dönüşümü, Erdemliler Hareketi olarak yola çıkan bir siyasi iddianın, zamanla güç refleksine nasıl teslim olduğunu, yakalandığı güç zehirlenmesinin kendi naturasını nasıl bozduğunu bütün çıplaklığı ile ortaya koyuyor.
AK Partinin kurucularından olan Arınç’ın yaptığı şey “yorum” değil; iktidarın dünüyle bugünü arasındaki mesafeyi ortaya koyan bir “durum tespiti”dir. Doğal olarak Ekrem İmamoğlu örneği üzerinden konuşulsa bile bu tespit iktidar rejiminin nasıl işlediğine, siyasetin yargı ve medya üzerinde kurduğu tahakküm kapasitesini de gözler önüne seriyor.
Bütün bu sözlerden sonra Bülent Arınç’ın bu tespitini şöyle bir soruya çevireyim: AK Parti’nin ilk reformist iktidar yıllarında, AK Partinin “aile fotoğrafında” Abdullah Gül’ün, Cemil Çiçek’in, Beşir Atalay’ın, Bülent Arınç’ın, Ali Babacan’ın, Ahmet Davutoğlu’nun, Hüseyin Çelik’in, Sadullah Ergin’in, Nihat Ergün’ün yer aldığı dönemde… Ekrem İmamoğlu yine Erdoğan’ın karşısındaki en güçlü rakip olsaydı ve bütün kamuoyu yoklamaları, meydanların dili, sandığın matematiği sandıkta Erdoğan’ı açık ara yeneceğini gösterseydi; İmamoğlu’nu siyaset dışına itecek bir yargı süreci başlatabilir miydi?
Bir belediye başkanının kapısına şafak vakti, kamu gücünün bütün gösterisiyle, sanki bir “acil güvenlik operasyonu” icra ediliyormuş basılır mıydı? Bir dava süreci başlatılsaydı bile yargılama tutuklama üzerinden mi kurulurdu; yoksa tutuklama istisna olarak mı kalırdı? Ve iktidar medyası, ceza hukuku bakımından “suç” üretmeyen alanları—özel hayatını—dosyaya delil gibi taşıyıp kamusal linç malzemesine, itibar cellatlığına cesaret edebilir miydi?
Ben söyleyeyim bu isimlerin olduğu AK Parti iktidarında böyle bir şeye cesaret edilemezdi, çünkü bu isimler böylesi bir hukuksuzluğa müsaade etmezlerdi. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Erdemliler Hareketi olarak yola çıktığı bu isimler ‘kuvvetler ayrılığı, fikir ve ifade hürriyeti, adalet, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, evrensel hukuk ilkeleri, bağımsız Merkez Bankası’ kavramlarıyla yola çıkmışlardı.
AK Partinin kurucularından olan ve AK Partinin ilk d önemlerinde önemli bakanlıklarda bulunan Prof. Dr. Beşir Atalay kaleme aldığı hatıratında AK Partiyi kurma amaçlarını, temel ilkelerini şöyle anlatıyor:
“O günün şartlarında, 28 Şubat’ın rüzgarı sürerken, en fazla ihtiyaç duyulan şey bağımsız ve tarafsız bir yargı sistemiydi ve bu konuda yapılacak reformlar en ince teferruatıyla beyannamede -AK Parti’nin 2002 seçim beyannamesinde- yer aldı. Sağlam bir adalet sisteminin kurulması, yargının bağımsız hale getirilmesi, davaların kısa sürede sonuçlandırılması için gerekenler somut hedefler olarak ifade edildi.
Bizim yeni siyaset tarzı olarak düşündüklerimizin en ana çizgileri bu değerlendirmelerin ışığında şöyleydi: Bütün boyutları ile dürüstlük, ortak aklı öne alma, ahlak ve adalet üzerine kurulu bir siyaset, insana büyük değer verme, insan haklarını dokunulmaz sayma, insanın hayat standardını ve refahını yükseltme, adaletsizliğe meydan okuma, yolsuzluğun zerresine müsamaha göstermeme, toplumsal ve bireysel yasakları hemen kaldırma, en geniş bakışla bütün toplumu kucaklama ve bütünleştirme…”
Ve AK Partinin kurucuları olan AK Partinin reformist döneminde görev alan bu isimler eski Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ömer Dinçer’in “AK Parti’ye yönelik oyun içinde oyun” başlıklı yazısındaki tespitiyle “AK Partinin sadece ruhu ve gücü değil, aynı zamanda sahipleriydi. Bu isimler siyasette ‘bir şey’ olmadılar. Her biri bulunduğu yerde bilgi, yetenek ve tecrübeleriyle ‘bir değer’ idiler, partiye de birikimleriyle, tecrübeleriyle itibar ve güç kattılar.” (1 Mayıs 2017)
Kendi fikirleriyle, yetenekleriyle, tecrübeleriyle her biri kendi alanında aktör isimdi. Bakın mesela AK Partinin iktidarının daha ilk aylarında Gül ve Erdoğan arasında ilk kriz Kamu İhale Yasası’nda çıktı. Seçim kampanya döneminde iktidara geldiklerinde ilk iş olarak Kamu İhale Yasası’nın devreye gireceği propagandasını yapmışlardı. Nitekim Abdullah Gül, Başbakanlık görevini devraldıktan sonra ilk olarak Kamu İhale Yasası’nın değişeceğini ve 1 Ocak 2003 tarihinde yürürlüğe gireceği mesajını vermişti. AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan ise “Bu yasanın bir yıl ertelenmesini” istiyordu, çünkü tek başlarına iktidar olmuşlardı. Gül ve Erdoğan ters düştükleri medyaya sızdı. Erdoğan yürürlüğe girmesini istemiyordu, Abdullah Gül ise “Türkiye’de yolsuzlukların bitmesi, kapıların arkasında işlem yapılmaması için böyle bir yasaya ihtiyaç vardı. Yasanın düzeltilmesi gereken yerleri Bayındırlık Bakanı, Hazine ve Sayıştay ile konuştuk. Yasa eksikleri de giderilerek söz verdiğimiz gibi TBMM’de kararlaştırıldığı gibi vaktinde devreye girecektir” açıklaması yapmıştı. Nitekim olması gereken oldu ve Kamu İhale Yasası devreye girdi.
Yine mesela Erdoğan 2003 1 Mart Tezkeresinin geçmesini istiyordu, milletvekillerini tezkereye evet demeleri için ikna etmeye çalıştı ama TBMM’den geçmedi. Yıllar sonra George W. Bush dışında Irak işgali kararının altında imzası olan bütün isimler pişman olduklarını söylediler. En büyük pişmanlık yaşayan isimlerin başında ise George W. Bush’a “her halükârda yanında” olma sözü veren dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair’di. Anılarında yazdı. TBMM’den geçmediği için Türkiye’nin eli temiz kaldı, Chilot Raporu’na ayıplı kişiler olarak girmedi.
Çünkü AK Partinin ilk dönemlerindeki isimler aktör isimlerdi, Erdoğan sayesinde bir şey olmuş isimler değildi, makam mevki minnettarlığı yoktu. Doğruyu yanlışı söylüyorlardı. Yanlış politikaları engelliyorlardı. AK Partinin içinde işleyen bir eleştiri, istişare mekanizması vardı.
Bu isimlerin AK Partiden uzaklaştırılmasının ardından gelen isimlerin çoğunluğu Erdoğan’ın elinden tutup bir şey yaptığı isimler. Ve demokrasi, kuvvetler ayrılığı, hukuk, AİHS, kurumların bağımsızlığı kavramlarıyla alakaları yok. Böyle bir dertleri de yok.
Ülkeyi sarıp sarmalayan adaletsizliklerle ilgili AK Partinin içinden çıkan bir itiraz sesi var mı? Ekrem İmamoğlu’nun karşı karşıya kaldığı hukuksuzluklara itiraz eden var mı? Kamuoyunun yüzde 60’ı bugün Ekrem İmamoğlu’nun Diploma Davasının, yolsuzluk, rüşvet davalarının hukuki değil siyasi olduğuna inanıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan “dindar olan insanlar iyidir” algısını güçlendirmemiz lazım diyor. Bütün her şey toplumun gözünün önünde cereyan ediyor. İktidarın hukuksuzca bir siyasi rakibini yargıyı kullanarak devre dışı bırakmaya çalıştığını görüyor, medyasının özel hayat üzerinden yaptığı sakilce haberleri görüyor.
Bunları gören toplumda “dindar olan insanlar iyidir” algısı nasıl güçlenecek?
Bülent Arınç’ın tespiti bu yüzden önemli ama asıl soru: AK Partinin ilk aile fotoğrafında olan isimler AK Parti’de hala olsalardı Ekrem İmamoğlu’na böyle bir dava açılabilir miydi?