Grönland, Somaliland ve Yemen

Süleyman Seyfi Öğün

Haritaya bakıldığında birbirinden kopuk iki havza ortaya çıkıyor. Evet, Somaliland ve Yemen birbirine yakın; lâkin Grönland onlara çok uzak. Bu tarz bir yazı başlığı ilk olarak kafa karıştırıcı gelebilir. Ama kısa bir zaman zarfında bu coğrafyalarda yaşanan hâdiseler, ortaya birbiriyle iltisaklı çok düşündürücü manzaralar çıkarıyor.

İsrâil’in, dünyâda kimsenin itibâr etmediği Somaliland’in bağımsızlığını tanıması her şeyi tetikledi. Bu, İsrâil ile BAE’nin müşterek bir operasyonuydu. Mezkûr ikili, Somali’yi parçalayan Somaliland’i ele geçirmek sûretiyle Kızıldeniz’de uzun zamandır yürütmekte oldukları operasyonun bir ayağını tamamladıklarını düşündüler. Zâten Sokotra ada grubunu kendilerine bağlı bir üs hâline getirmişlerdi. Somaliland’e girmeleri, coğrafyanın batı kanadını tamamlıyordu. Durmadılar ve doğuda da harekete geçtiler. Yemen’de de Aden merkezli, kendilerine bağlı Yemen unsurlarını devreye soktular. Bu harekât, Kızıldeniz’in doğusunu da ele geçirmeye mâtuftu. Bu sûretle Somali’de ve bilhassa da oraya bağlı Sevakin Adası’nda kuvvetli anlaşmalarla sağlam bir varlık gösteren Türkiye’yi zayıflatmayı hedeflemekteydiler. Artık Kızıldeniz’in kontrolünü bu şekilde tamamlamış olacaklardı.

Gelin görün ki bu hâdiseler Suudî Arabistan’ı fenâ hiddetlendirdi. Abraham Anlaşmalarına dâhil edilmek istenen Suudî Arabistan hızla vaziyet alarak bu hedeften uzaklaştı. Hemen güneyinde İsrâil’in bu kadar etkin olmasına şiddetle karşı çıktı. Dahası, bu hadsiz gelişme, Hûsîlere karşı ittifak ettiği BAE’nden de kopmasına sebep oldu. Suudî kaynakları açık açık BAE’ni suçladı. İsrâil ve BAE ile müşterek hareket eden Yemen Güney Geçiş Konseyi’ne bağlı unsurları vurdu ve dağıttı. Yemen’deki İsrâil varlığını asla kabûl etmeyeceğini ilân etti. Aden’de kontrolü Suudî Arabistan’a bağlı meşrû Yemen hükûmet kuvvetleri ele geçirdi. BAE, pılını pırtısını topladı ve Yemen’den kaçtı. Hâsılı, İsrâil-BAE müşterek plânı çökmüş ve gömülmüş oldu.

Suudî Arabistan, Somaliland’in İsrâil tarafından tanınmasına en fazla tepki veren iki Arap devletinden birisiydi. Diğeri ise Mısır’dı. Mısır, Kızıldeniz’in kontrolünün İsrâil-BAE’ne geçmesinin, çok da uzak olmayan bir gelecekte kendisi için doğuracağı tehlikenin farkında. İsrâil’in niyetinin, Süveyş’e alternatif yeni bir kanal açmak olduğunu biliyor. Onun için Kızıldeniz’in kontrolünün İsrâil-BAE ikilisinin eline geçmesini asla istemiyor. Bu sebeple o da Suudî Arabistan’ın çıkışına destek verdi.

İran tehlikesine karşı ittifak eden, adaş, lâkin aslında birbirlerinden hiç hazzetmeyen Suud ve BAE prensleri yolun sonuna gelmiş görünüyorlar. BAE, “İran ve Müslüman Kardeşler tehlikelerini” bahane edip, Suudları Abraham anlaşmalarına dâhil etmek için çok uğraştı ama bunda başarılı olduğu söylenemez. Burada Çin ve Katar devreye girerek İran ile Suudî Arabistan ilişkilerini normalleştirmeye muvaffak oldular. O kadar ki bu rüzgâr BAE’ne kadar da sirâyet etti. Ama BAE nihâi tercihini Hindistan-İsrâil hattından yana yaptı. Evet manzara bu: Suudlar yüzünü çevirirken, BAE Hindistan ile kaynaşıyor.

Ama esas vurucu gelişme, Suudî Arabistan ile nükleer kapasite sâhibi tek İslâm devleti olan Pâkistan arasında imzalanan askerî anlaşmalar oldu. Buna göre, tıpkı NATO’nun o meşhûr 5. Maddesi benzeri bir mekanizma kuruluyordu. Taraflar, birisine yapılan tecâvüzü diğerine yapılmış addetmeyi ve birlikte karşı koymayı taahhüt ettiler. İsrâil’i zora sokan da buydu. Bugünlerde İran’a saldırmayı önceleyen İsrâil bunda muvaffak olursa-ki çok zor- bir sonraki hedefinin Pâkistan olacağını-ki ondan birkaç kat daha zor- şimdiden öngörmek kâbildir.

Yemen ve Somaliland çizgisinde yaşanan hâdiselerin Türkiye’yi derinden tesir altına aldığını hemen görebiliyoruz. Suudî Arabistan ile Türkiye arasında en üst seviyede yoğunlaşan görüşmeler buna işâret ediyor. Ankara’nın bu durumdan büyük bir fırsat yakaladığı ortadadır. Şimdi Suudî Arabistan-Pâkistan ittifâkına Türkiye’nin de dâhil olmasının imkân ve fırsatları alabildiğine açılmış durumdadır. Eğer tahakkuk ettirilebilirse İsrâil çok zor bir duruma düşecektir.

Bu adımı kolaylaştıracak olan diğer bir gelişme Grönland’dan geliyor. ABD, kesin bir dille Grönland’a göz diktiğini ve ister kolay ister zor yoldan bunu hayâta geçireceğini ifâde ediyor. Avrupa alabildiğine sıkışmış durumda. Burada NATO’yu devreye sokarak işgâle karşı koymayı düşünüyor. Ne kadar komik bir manzara bu… NATO’nun, en azından kâğıt üzerinde en büyük gücüne karşı NATO’yu harekete geçirmek… İnsan rüyâsında görse yatağından düşebilir. Olacak iş değil. Eğer Grönland ABD’nin işgâline uğrarsa, NATO sâdece beyin ölümünü değil, bedenen de ölümünü yaşayacaktır. İşte bu boşlukta her devletin kendi güvenlik ağını aramak hakkı doğmuş olacaktır. Türkiye-Suudî Arabistan-Pâkistan ittifâkının zeminini kuvvetlendirecek olan da budur.

Bu ittifak her sâhada müşterek bir siyâset geliştirebilir mi? Bunun o kadar da kolay olabileceğini zannetmiyorum. Ama ittifâkın bizzat varlığı bile son derecede mühimdir. Eğer kurulabilirse, buna zamân içinde Mısır’ın da belki doğrudan değil ama yanında durarak destek vereceğini düşünüyorum. Şu aralar, Türk hâriciyesinin Mısır-Türkiye münâsebetlerini daha da iyileştirmek için yoğun bir mesâi göstermesi gerekiyor. Dünyâ siyâsetinin Somali, Sudan, Etiyopya ve Libya ayağında Mısır-Türkiye iş birliğinin ağırlık kazanması her iki devlet için de son derecede hayâtî.

Ne tuhaf değil mi? Gün doğmadan neler doğuyor…ABD’nin Grönland, İsrâil’in ise Somaliland ve Yemen’de yaptığı ağır hatâlar işleri nerelere getiriyor…