Yaklaşık bir yıl önce yine bir Ramazan günü sahurdan hemen sonra İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun evi muhasara edilerek başlatılan operasyonun ilk duruşması bugün yapılacak. Daha doğrusu, aylarca sürecek dava maratonunun açılışı olacak. Yakın siyasi tarihimizin en önemli davası olacağı muhakkak. Çünkü bu dava, hem Cumhurbaşkanlığı seçimini hem Türkiye’de demokrasinin geleceğini yakından ilgilendiriyor.
Dünya yeniden şekilleniyor ama biz hâlâ içeride en eski usul siyasi mücadele yöntemiyle yenilenen dünyaya uzaktan bakmayı ve fırsatları kaçırmayı tercih ediyoruz.
Evvela şunu söyleyelim. Dünyanın ABD ve İsrail eliyle ateşe atıldığı, ateş ve kanın hüküm sürdüğü dönemde;
1- Türkiye’nin içeride İBB Davası gibi ağır, sansasyonel ve siyasi bir dosyayla enerji kaybetmesi, iç cepheyi güçlendirmek varken kendisini aylarca sürecek ağır bir gerilime mahkum etmesi hem hata hem yanlıştır.
2- Dünya böylesine belirsiz ve kaotik bir yoldayken; Türkiye’nin çıkarlarını korumak/doğru kararlara ulaşmak için gereken en önemli unsur siyasi rekabetken Cumhurbaşkanı adayını bu rekabetin içinde tutarak daha güçlü bir politikaya ulaşmak yerine, onu hapiste sessizliğe mahkum etmek de en az birincisi kadar hata ve yanlıştır.
Bu celseler serisi sadece bir siyasi dava değil aynı zamanda Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu dönemde, en çok ihtiyaç duyduğu politik yarışı sakatlayan ve ülkeyi farklı politik önerilerden mahrum bırakan bir davanın adımlarıdır.
Yönetmeye talip olan, bunun için bir fikri ve önerisi bulunan tek politikacının hapiste olması büyük demokratik çelişkidir. Türkiye, ağır bir ekonomik krizden geçerken ve dış politikada -özellikle ABD’ye karşı- nasıl davranacağını bilemezken mutlaka bir rekabetçi siyaset gerekiyordu. İkinci bir sesin kriz ve belirsizliğe dair en azından önerilerini duymak icap ediyordu. Şimdi onun sözlerini sadece kendisi ve arkadaşlarını müdafaa ederken duyabileceğiz.
İBB Davası, daha ilk günden siyasi karakteri belli bir dava oldu. Sadece İmamoğlu’nun değil, en yakın çalışma arkadaşlarının ve CHP’li belediye başkanlarının tarihte görülmemiş bir yoğunlukta hapse atılıp, görevden el çektirilmeleri de bunu teyid ediyor. Tablo bu kadar bariz hale gelince, artık iktidar muhitleri de davanın siyasi olmadığı iddiasını ifade etmez oldular. O cenahta da epeydir, “Dava siyasiyse siyasi. Ne olmuş” havası oluştu. Havanın oluşmasında elbette, neredeyse bütün iktidar sözcülerinin davaya ilişkin ihsas-ı rey sayılabilecek boyutta görüş belirtmelerinin payı büyüktür.
Türkiye’de hukuk sisteminin ve yargı bağımsızlığının sınırları bir kez de bu süreçte görülmüştür. Hem de en dramatik şekliyle… Geride kalan bir yılda İmamoğlu lehine usule uygun dahi tavır gösteren veya aleyhine sayılmayacak önemsiz kararlar veren hakimlerin hızla görevden alınmaları da artık rutin hale geldi. Yargılamaya dair anekdotlar en az davanın kendisi kadar bir yargı tarihi külliyatı oluşturuyor.
Bu şartlarda en azından duruşmaların televizyonda canlı olarak yayınlanması isabetli olurdu. Bizim yargı sistemimizde böyle bir usul yok ama zaten İmamoğlu’na yönelik operasyon zincirinde uygulanan gibi bir usul de yok. Böylesine olağanüstü bir görüntü alan ve kamuoyuna mal olan bir davanın millet önünde görülmesi mahkemenin üzerindeki yükü de hafifletir. Hâlâ geç kalınmış değildir ve duruşmaların canlı yayınlanması fikri mutlaka değerlendirilmelidir. Aksi takdirde İBB -İmamoğlu- Davası üzerindeki endişeler hiçbir zaman bitmeyecektir.