Mısır, Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye 18 Mart’tan bu yana çeşitli düzeylerde dört kez toplandı. Bildiğim kadarıyla da en son Antalya Diplomasi Forumu çerçevesinde Dışişleri Bakanları bir araya geldi. Görünürde bölgesel sorunlar, yani İsrail ve Amerika’nın İran’a açtığı savaş konuşuldu.
Ama dışarıdan bakanlar daha derin bir iş birliğinin gerçekleşmekte olduğunu yazmaya, söylemeye başladı. İş birliğinin sonunda bir İslami NATO’nun kurtuluşuna yol açacağını iddia edenler dahi oldu.
Doğrusunu isterseniz ben bu düzeye varacağını, tarafların birine bir saldırı olduğunda hep birlikte hareket edeceğini, daha doğrusu ortak karşılık vereceğini zannetmiyorum. Ancak dört ülke arasındaki bölgesel ve küresel endişelere dayalı yakınlaşmanın derinleşmesi gerektiğine inanıyorum.
Çünkü her şeyden önce bölgenin sorunlarına bölgenin aktörlerinin sahip çıkması, çözümler üretmek için çalışması, bölge içi saldırganlığın, revizyonist eğilimlerin de farklı özellikleriyle ön plana çıkan dört devletin güç asimetrisiyle dengelenmesi gerekiyor. Böylesi bir iş birliğinin dört ülkeye de caydırıcılığın ötesinde yarar sağlayacağına da şüphem yok.
Fakat dengeleri iyi koruyabildiği, yeni iş birliği modelini eskilerinin yerine koymaya kalkmadığı, multiplex bir dünyada yaşadığı gerçeğini ihmal etmediği takdirde, askeri teknolojide geometrik ilerleme kaydeden, günün birinde İsrail’i fiilen dengeleme zorunluluğu ile karşılaşma olasılığı bulunan Türkiye’ye daha da çok yarar sağlayacağına inanıyorum.
Bu iş birliğinin derinleşmesi halinde askeri teknolojik sıçramanın Suudi sermayesiyle pekişmesinden Türkiye’nin Körfez Bölgesinde çok daha etkili bir aktör haline gelmesine dek pek çok gelişmenin yaşanabileceğini söylemek de sanırım kehanet olmaz.
Tüm bunların dışında öngörüldüğü gibi dört ülkenin aralarındaki koordinasyonu arttırmak için istihbarat paylaşımında bulunması, IIT ve BM gibi platformlarda belli başlı konularda ortak tutum belirlemesi, birlikte tatbikatlar yapılması da bizim açımızdan önem arz edecek gelişmeler arasında sayılabilir.
Bunların hiçbiri de bazılarının endişe ettiği gibi NATO’dan ayrılmamızı, AB ile olan bağımızı kopartmamızı, hatta kendimizi Pakistan nedeniyle Afganistan ya da Hindistan karşısında konumlandırmamızı, Amerika ya da İran’a karşı tavır almamızı, İsrail’le gereksiz yere çatışmamızı, Rusya ve/veya Çin’le olan ilişkilerimizi feda etmemizi gerektirmez.
Sadece biraz daha tedbirli olmamızı, daha büyük bir güç çarpanı elde etmemizi, Yunanistan’ı da içerebilecek olası bölgesel denklemler karşısında şimdiden tedbir almamızı getirir. Eminim bu inisiyatifi hayal olarak görecekler, üçüncül aktörler tarafından hayata geçmesinin engelleneceğini söyleyecekler çıkacaktır.
Ama unutmayalım ki önlem almak, yeni arayışlar içinde olmak, diplomasinin imkanlarını değişen küresel ve bölgesel dengeleri dikkate alarak kullanmak çaresizce oturup kaderini beklemekten her zaman daha iyidir. Yeter ki sınırlarımızı bilelim, dünyayı doğru okuyup, doğru değerlendirelim…