Adaletin, ilk çağlardan bu yana insanlığın en temel değerlerinden biri olduğu konusunda hemen herkesin ittifak ettiği kanaatindeyim.
Esasen ‘adalet’ ve ‘ahlak’ gibi kavramlar, insanın fıtratında zaten var olan değerlerdir.
Doğal olarak insanlar fıtratları gereği başkalarının haklarına tecavüz etmenin, onlara zulmetmenin, onların doğuştan getirdiği özgürlüklerini yok etmenin, iftira etmenin, malını çalmanın kötü bir şey olduğunu biliyorlardı.
Dolayısıyla bütün dinler, insanların fıtraten bildiği bu ilkelerden sapmalarını önlemek ve onların “istikamet üzere” olmalarını sağlamak üzere gelmiştir.
Kısacası dinler, fıtratlarındaki ahlaki çizgiden sapan insanlara ‘ahlak’ı yeniden hatırlatmıştır. Hz. Peygamber’in, “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” demesinin hikmeti de budur.
Adalet konusunda ise ilahi hitabın çok net ve açık mesajları vardır. Aynı şekilde pek çok filozof, hukuk biliminde otorite olan bilim insanı da insanların ve toplumların huzuru için adalet konusunda mesajlar vermişlerdir.
Mesela Aristoteles’ten Rawls’a kadar birçok düşünür, adaletin yalnızca hukuk normlarıyla değil, ahlâki normlarla da ilişkili olduğunu savunmuştur. Aristoteles adaleti, “ahlâkî erdemlerin bütünü” olarak tanımlamıştır.
Sadece şu ayet bile adaleti nasıl anlamamız gerektiği konusunda çok önemli bir rehberdir: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan ve adâletle şâhitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz öfke, sakın sizi adaletsiz davranmaya sevk etmesin!…” (Maide/8)
Zaman zaman bu köşede, Müslüman toplumlarda hukukun, adaletin olmadığını bu yüzden de reel dünya ile irtibatlarının koptuğunu ve baskıcı yönetimlere mahkum oldukları konusunda uyarılarda bulunuyorum. Ama ısrarla bunun, dinin kendisinden değil, Müslümanların dine yabancılaşmasından kaynaklandığının altını çizmeye çalışıyorum.
Bu arada sadece ayetler ve hadisler değil, İslam kültüründeki özdeyişlerin bile “adalet” vurgusu yaptığını hatırlatmak gerekiyor. Eminim ki şu özdeyiş bile adaletle ilgili ufkumuzu zenginleştirecektir: “Adalet, Allah’ın yeryüzündeki terazisidir…*
Prof. Dr. Mustafa çağrıcı “Kur’an’ın Ahlak Çağrısı” kitabında, ünlü İslam filozofu Farabi’nin adaletle ilgili şu tespitine yer veriyor: “Ülkenin parçaları (etnik, dini vb. gruplar) ve bunların çeşitli alt sınıfları sevgi sayesinde bir araya gelip birbiriyle ilişki ve bağ kurar; adalet ve adilane işler sayesinde de ayakta kalıp (toplumsal) varlığını korur.” (s.178)
Yine Çağrıcı Hoca’nın, ahlak konularına toplumsal fayda odaklı bakan Maverdi’den naklettiği şu sözler ise son derece çarpıcıdır: “Kapsayıcı adalet (adlün şamilün), insanları birbiriyle kaynaşmaya götürür, saygıya yöneltir. Kapsayıcı adalet sayesinde ülkeler mamur olur, servetler büyür, nüfus artar, onun sayesinde yönetim ve devlet güvende olur.” (a.g.e, s.178)
Hal böyleyken, Türkiye dahil pek çok Müslüman ülkede hukukun, adaletin bu kadar itibarsızlaştırılması gerçekten iç acıtıcı bir durumdur. Ne yazık ki bu karanlık fotoğrafı, “derin bir ahlaki çöküş” ifadesi dışında tanımlamak pek mümkün gözükmüyor.
Evet demokrasi kültürünü içselleştirememiş bir kültürden geliyoruz kabul. Ama biliyoruz ki yüzyıllar içinde dünya değişmiş, nesiller değişmiş, aklın ve bilimin yeni ufuklar açtığı dünyada insanlık, hukuk ve adalet anlayışında geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde bir merhaleye ulaşmış.
Bunca değişime rağmen, Müslüman dünya olarak hala Ortaçağ’da yaşamak zorunda mıyız?
Gelin Müslüman bir toplum olarak nasıl bir çaresizlik içinde olduğumuzu, adalet anlayışımızın ne halde olduğunu ve insanlığımızın nasıl bir görüntü oluşturduğunu hep birlikte şu fotoğraf karesinde seyredelim.
İBB davasında yargılanan Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker geçen hafta Silivri’de savunmasını yaptı. İki kızıyla birlikte yaşadığını belirten Türker, konuşması sırasında sık sık zorlandı, ağladı ve salonda duygusal anlar yaşandı. Savunmayı izleyen seyirciler ve sanıklar da Türker’in anlattıklarını gözyaşlarıyla dinledi.
Türker, 19 Mart’ta evine polislerin geldiği anı anlatarak, çocuklarının yaşadığı korkuyu dile getirdi. Polislerin eve girdikten sonra telefonunu aldığını ve hiçbir şeye dokunmamasını söylediğini belirten Türker, çocuklarının ağladığını, onlara su bile vermesine izin verilmediğini söyledi.
Çıplak arama sürecini anlatırken zorlanan Türker, bu uygulamanın insanların onurunu kırmak için yapıldığını şu sözlerle aktardı: “Böyle arşiv odası gibi bir yere aldı kadın memur beni. ‘Soyun’ dedi. ‘Nasıl yani’ dedim. Eldiven taktı eline. Arkada klasörler, çok küçük bir oda. ‘Üstünü çıkar’ dedi. Üstümü çıkardım. Kontrol yaptı. ‘Tamam. Üstünü giyebilirsin’ dedi. ‘Gidebilir miyim’ dedim. ‘Hayır. Eşofmanını da indir’ dedi.”
Türker, tutuklandıktan sonraki ilk sabah SEGBİS’e çıkarıldığını ve karşısındaki ekranın bir mahkeme salonuna değil, savcının ofisine bağlandığını söyledi. Türker, savcının sözlerini şöyle aktardı: “‘Hâlâ avukat diyorsun bana. Sen bu kafayla bir daha çocuklarını asla göremeyeceksin. Sen bekarsın, değil mi? Velayetleri de sende? Senin çocukların reşit de değildi, değil mi? Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını’ dedi.”
Açıkçası bu yürek burkan ifadeleri okurken içimde derin bir acı hissettim. Hepimizin yüzünü kızartan bu utancı tarif etmekte kelimeler kifayetsiz kalıyor… Bu nasıl bir dünya Allah aşkına…
Bir insana, bir kadına böyle bir muamelede bulunmanın hangi dinde, hangi Müslümanlık anlayışında, hangi adalet ve insanlık kitabında yeri vardır?
Yıllardır bir masal gibi anlata anlata bitiremediğimiz “Hz. Ömer adaleti” bize böyle bir insanlık anlayışını mı öğretiyor?
Hz. Peygamber’in, “Müslüman Elinden ve Dilinden Başkasının Emin Olduğu Kimsedir” hadisine ne oldu peki?
Adalet, hakkaniyet ve vicdan söylemleriyle yola çıkan AK Parti’nin iktidar olduğu bir dönemde böylesine vicdan yaralayıcı olaylar yaşanmamalıydı.
Kim ne derse desin, böylesi bir insanlık dramı karşısında benim inandığım AK Parti’den bir yetkili çıkar ve bu yüz kızartıcı fotoğrafa, amasız-fakatsız herkesin duyabileceği bir netlikte cümlelerle itiraz ederdi.
Ama görüyoruz ki artık onların vicdanları hiç sızlamıyor. Birazcık olsun vicdan sahibi olan hangi insan, bir kadına karşı yapılan onur kırıcı muamele karşısında suskun kalabilir ki… Sizin anneleriniz, kız kardeşleriniz, ablalarınız, teyzeleriniz olmadı mı hiç…
Eğer bu ülkede hala hukuka, adalete inanan birileri varsa, vicdanlara çöken acıyı biraz olsun rahatlatmak için çıkıp izah etmeli. Ama ilahi kelamın bize vazettiği adalete, ahlaka ve insanlığa inanmıyorsak, başka bir söze gerek yok.