Türkiye’de bir AK Partili milletvekilinin bir kadın vali tarafından tehdit edildiğini düşünüp devletten korunmak için başka bir valiliğe başvurması herhalde başlı başına bir devlet-siyaset ilişkileri semineri konusu olabilir.
AK Parti Burdur Milletvekili Prof. Dr. Adem Korkmaz, Burdur Valisi Tülay Baydar Bilgihan’ın kendisini tehdit ettiğini söyleyerek Ankara Valiliği’nden yakın koruma istedi.
Çatışma zorunlu dijital su sayaçları meselesiyle başlamış.
Korkmaz, vatandaşlardan gelen şikâyetleri Ankara’ya taşımış, İçişleri Bakanlığı konuya müdahale etmiş.
Ardından Vali Bilgihan’ın kendisi için “Ben de hocayı götürürüm” dediğini duymuş.
Korkmaz gidip valiye böyle söyleyip söylemediğini direkt sormuş.
Kendi anlatımına göre vali inkâr etmemiş:
“Evet, böyle bir şey olursa hocayı götürürüm” dediğini teyit etmiş.
Korkmaz’ın 9 Eylül’de Ankara Valiliği’ne verdiği koruma dilekçesindeki iddia daha da ağır:
“Sen bana savaş açtın, ben de yine söylüyorum, bana bir şey olursa hocayı götürürüm.”
Haberi okuyunca hemen ikilinin biyografisine baktım.
Vali bu cesareti nereden alıyor olabilir, arkasında siyasi bir güç var mı diye.
Yok. Bildiğin kaymakamlıktan adım adım vali olmuş, Burdur’un ilk kadın valisi.
Belli ki çok aktif. Siyaseten ne denmesi gerektiğini bilen, boşlukları dolduran bir vali var karşımızda.
Yerel medyanın bir kısmınından Zafer Partili bir belediye başkanına kadar arkasında geniş bir destekçi kitlesi de var.
AK Parti milletvekili ise eski Burdur Üniversitesi rektörü bir profesör. Yerel medyaya bakılırsa tabandan gelmeyen bir siyasetçi. Meclis Başkanı Kurtulmuş’a yakın bir isim.
Kavga aslında bir yıl önce başlamış.
Milletvekili Korkmaz daha önce İl Özel İdaresi üzerinden valiliği açıkça eleştirmiş, kamu görevlilerinin baskıyla istifaya zorlandığını öne sürmüş, “Burdur İl Özel İdaresi kayyumla yönetilemez”, “Halka ve siyasilere ayar çekilemez” demiş.
Bu şahsi bir kavga da değil.
MHP Burdur İl Başkanı Mustafa Gün de İl Özel İdaresi Genel Sekreteri’nin tehdit ve baskıyla istifa ettirildiğini iddia ederek valiliğe “Bu makam neden kaldırıldı? Şeffaf biçimde açıklayın” diye seslenmiş.
Yani Cumhur İttifakı’nın iki siyasi aktörü, devletin ildeki en yüksek atanmış temsilcisiyle karşı karşıya.
Fakat bu hikâyedeki asıl tuhaflık başka.
Devlet karşısında kendisini güçsüz hisseden kişi sıradan bir vatandaş değil.
Profesör.
Sekiz yıl rektörlük yapmış.
İktidar partisinin milletvekili.
TBMM’de komisyon başkanı.
Ve kendi partisinin 24 yıllık iktidarında, atanmış bir vali karşısında can güvenliğinden endişe ettiğini söyleyip başka bir valiliğe koruma başvurusu yapıyor.
Her bakımdan sembolik bir olayla karşı karşıyayız.
Türkiye’de bürokrasi hiçbir zaman sadece Weberyan bir kurum olmadı.
Devleti gerektiğinde halktan, seçilmiş siyasetçilerden, hatta siyasetin kendisinden korumak resmi görevinin en önemli kısmıydı.
1960’tan sonra asker, yüksek yargı, üniversiteler ve üst bürokrasi seçilmiş iktidarın karşısında vesayet makamları olarak görev yaptı.
Bu hiyerarşinin tepesinde de Cumhurbaşkanı vardı.
Siyasetçi geçiciydi.
Devlet kalıcıydı.
“Bürokratik oligarşi” AK Parti’nin ilk yıllarının en popüler kavramlarından biriydi.
AK Parti biraz da buna itiraz ederek iktidar oldu.
İlk on yılındaki demokratikleşme hikâyesinin önemli bir kısmı bu mücadeleden oluşuyordu.
Askerin siyaset üzerindeki etkisi azaltıldı, MGK sivilleştirildi, devlet güvenlik mahkemeleri kaldırıldı, yüksek bürokrasinin siyasi iktidar üzerindeki özerk alanları daraltıldı.
Sonra beklenmedik bir şey oldu.
Vesayetin tepesinde olan Cumhurbaşkanlığı düştü.
Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle cumhurbaşkanı hem siyasi oldu, hem süper bir güce sahip oldu ama hala devleti temsil etmeye devam etti.
Sonuç; bürokratik vesayet büyük ölçüde tasfiye edildi ama siyaset güçlenmedi.
Daha doğrusu siyasetin sadece bir yeri çok güçlendi:
Merkez.
Siyaset Cumhurbaşkanlığı etrafında merkezileştikçe milletvekilleri, parti teşkilatları, belediyeler, yerel siyaset ve sivil toplum devlet mekanizması karşısında eski ağırlıklarını kaybetmeye başladı.
Cumhurbaşkanı dışındaki bütün iktidardaki pozisyonlar eleştirilebilir, hedef alınabilir hale geldi.
Beştepe güçlenirken aşağıdaki siyaset zayıfladı.
Üst düzey bürokrasi doğrudan Cumhurbaşkanlığına bağlanınca AK Parti kadrolarıyla devlet kadroları eşitlendi.
Gittikçe siyasileşen bürokrasi elindeki devlet gücüyle bu eşitliği lehine doğru çevirmeye başladı.
Aslında kâğıt üzerinde eski bürokratik vesayetin tam tersiydi bu.
Bugünün valisi Ankara’ya rağmen güç kullanan eski tip bürokrat değil.
Tam tersine gücünü Ankara’yla kurduğu dikey ilişkiden alıyor.
Fakat Burdur’dan bakınca sonuç bazen eski Türkiye’ye şaşırtıcı biçimde benziyor.
Milletvekili güçsüz.
Parti teşkilatı etkisiz.
İl genel meclisi kendi alanının daraldığını düşünüyor.
Yerel basın, iş dünyası ve sivil toplum devlet karşısında daha ihtiyatlı.
Vali ise şehrin en güçlü siyasi aktörlerinden biri haline geliyor.
Şimdi iktidar partisinin milletvekili bile yürütmenin yereldeki atanmış temsilcisi karşısında eskisine göre daha az siyasi kaldıraca sahip.
Robert Michels’in meşhur “oligarşinin tunç kanunu” da büyük örgütlerin zamanla küçük profesyonel grupların kontrolüne girmesini anlatıyordu.
Türkiye’de devlet merkezileştikçe devletle toplum arasındaki aracılar da önemlerini kaybediyor.
Sadece milletin temsilcileri değil, devlet ve toplum arasındaki bütün sivil toplum aktörleri zayıflıyor.
Üniversitelerin kurumsal özerkliği azaldı.
Yerel medya ekonomik olarak kırılgan. İş dünyası örgütleri eskisi kadar yüksek sesle konuşamıyor. Sivil toplumun kamu politikalarını etkileme imkânları daralıyor.
Sivil toplum alanı boşaldıkça devlet büyüyor, vatandaş küçülüyor.
Peki bu eski vesayet geri mi döndü demek.
Hayır.
Eskinin valilerinin, yüksek yargısının, askeri bürokrasinin, üniversitelerin kendi ideolojileri ve özerk güçleri vardı.
Bugünün bürokrasisi ise büyük ölçüde merkezî siyasi iradeye bağlı.
O yüzden yaşadığımız şey eski vesayetin geri dönüşünden daha tuhaf.
Siyasetin bürokrasiyi demokratikleştirmesi beklenirken, merkezileşen siyaset bürokratikleşti.
Ortaya siyasetten bağımsız eski bir bürokratik oligarşi değil, merkezdeki siyasi iktidarla iç içe geçmiş yeni bir siyasi idari oligarşi çıktı.
Ve bu yeni düzende devlet karşısında sadece muhalefet güçsüz değil.
Gerektiğinde iktidar milletvekili de güçsüz.
O yüzden Burdur’da yaşananları küçük bir şehirdeki vali-milletvekili kavgası diye geçmemek lazım.
Burdur’da Hobbes’un meşhur Leviethan’ı ucundan göründü.
Bir zamanlar bürokratik vesayete karşı “milli iradenin üstünlüğü” diyerek iktidara gelen partinin milletvekili, 24 yıl sonra kendi partisinin iktidarında bir valinin kendisini tehdit ettiğini söyleyerek devletten koruma istiyor.
Hem de valiye karşı validen.
İddialar doğruysa bundan daha iyi bir siyasi ironi bulmak zor.
Eski bürokratik vesayet tasfiye edildi.
Ama sonunda seçilmiş siyasetçinin güçlendiği bir ülke ortaya çıkmadı.
Ve şimdi eski rektör, profesör, iktidar milletvekili soruyor:
“Benim can güvenliğimi kim koruyacak?”
Gerisi ne yapsın?