Bir anlık öfke

Vahdettin İnce

Kuşkusuz iyilik ve kötülük, insan hayatında, siyam ikizleri gibi birbirlerinin yanı başında yer alırlar. Hiçbir fert veya millet sadece iyi veya sadece kötü değildir bu yüzden. Bilakis herkes her ikisini de sergileyecek potansiyele sahiptir. Nitekim bu yaygınlığından dolayı felsefenin ve İslam kelamının ana konularından biridir bu "iyilik" (hüsün) ve "kötülük" (kubuh) meselesi. Dolayısıyla aşağıda anlatacaklarımdan hareketle sadece ve yalnızca Kürtler arasında bu tür olumsuzlukların yaşandığını kast ettiğim gibi bir durum anlaşılmasın. Her millette şu veya bu oranda hem iyilik hem kötülük mevcuttur. Bunları hayata yansıtma yöntemleri ve tarzları farklılık gösterir. Belki de coğrafyanın davranışlar üzerindeki etkisi belirleyici oluyor.

Batılı bir sosyolog, Irak Kürtleri arasında saha çalışması yaparken gözlemlediği bazı olaylara ve bu olaylara ilişkin değerlendirmelere yer verdiği kitabında "Kürtleri diğer komşularından ayıran bir özellikleri de aniden öfkelenmeleri ve hemen ardından derin bir pişmanlık duymalarıdır" diyor ve şu örneği veriyor: "Bir gün misafir olduğum köye ve çevresine hakim bir tepeye oturmuş, günlük işlerini yapan insanları gözlemliyordum. Bir köylü, dağda katırına odun yüklemiş, dağın dibindeki köye indirmeye çalışıyordu. Dikkatimi çekti. Gayri ihtiyari izlemeye başladım. Yolun bir yerinde katır inatlaştı ve ilerlemez oldu. Adam ne ettiyse katırı yerinden oynatamadı. Sonra yükten bir odun çıkardı ve katırın kafasına acımasızca vurmaya başladı. Katır cansız yere düşünceye kadar vurmaya devam etti. Katırın öldüğünü fark edince bir süre ne yapacağını bilemedi. Sonra katırın başını dizine koyarak hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bu dünyadaki tek sermayesi o katırdı".

Yarım asrı geçkin ömrümde, kendi gözlemlerime dayanarak buna benzer onlarca, yüzlerce örnek anlatabilirim. Ne yazık ki benim gördüğüm, bildiğim örneklerde kurbanlar da katır değildi. Bazıları, Kürtlerin bu karakterini yaşadıkları coğrafyanın davranışları üzerindeki etkisine bağlıyorlar. Gerçekliği vardır mutlaka. İnişli ve çıkışlı bir coğrafyada yaşıyorlar neticede. Mesela bir yanda yüksekliği beş bin metreleri bulan Ağrı Dağı, hemen dibinde göz alabildiğine uzanan Iğdır Ovası. Biraz beride patlamış bir öfke misali Süphan Dağı yükselirken, onun yanı başında durgun, dingin, sakin, pişmanlık kadar derin Van Gölü boylu boyunca uzanıyor. Ve daha nice örnekler. Bu da haliyle insanların, keskin inişlerin ve çıkışların biçimlendirdiği bir karaktere sahip olmasına yol açmış.

Bu karakter Kürtlerin müziğine de yansımış. Dengbêj Şakiro'yu dinlediğiniz zaman bir anda kendinizi Cilo Dağı'nın öfkeden deliye dönmüş zirvelerinde hissedebilirsiniz, tam zirvenin dehşetli rüzgarları ses tellerinizi titretirken, Çukurca ovasında dingin bir nağmenin bedeninizi bir derin pişmanlık gibi bürüdüğünü hissedersiniz aniden. Bu değişkenlik, çok kısa sürede ve ani geliştiği için de yabancılara güven de vermiyor haliyle. Onca misafirperverliklerine, cömertliklerine rağmen kuşkuyla bakıyorlar onlara. Mesela bir batılı seyyah, Osmanlının doğu vilayetlerine gidecek seyyahlara şu tavsiyede bulunuyor: "Kürtlerin yemeğini yiyin, Ermenilerin evinde yatın. Gündüz sizi memnun etmek için sahip olduğu tek keçiyi kesen Kürdün, gece bastırınca şerrinden emin olamazsınız". Müsteşriklerin tipik çarpıtma ve abartmalarına benzese de bu algıyı besleyecek zikzakları Kürtlerin hayatlarında gözlemlemek bugün bile mümkündür. Şu halde bölgede hatırı sayılır bir Arap, Türk nüfusu bin yıllardır Kürtlerle beraber yaşadıkları halde, Kürtler arasında yoğun olarak yaşanan bu tür hadiselerin coğrafyadan başka nedenlerinin de olması gerektiğini akla getiriyor. Belki de tarihsel olarak Kürt karakterini dizginleyen geleneksel ağalık, şeyhlik ve seydalık kurumlarının modernleşme ile birlikte itibardan düşürülmüş, karikatürize edilmiş, dolayısıyla etkisizleştirilmiş olması, belirleyici olan bir başka etkendir.

Mardin'i bilirsiniz. Aslında orta halli bir dağ sayılan yüksekçe bir tepenin üzerindeki kalenin etrafında kurulmuş, merdiven basamaklarını andıran evlerden oluşuyor eski şehir. Bir gerdana dizilmiş inciler gibi. Hemen dibinde de göz alabildiğine uzanan Mardin Ovası. Bu ovada yer alan bir köye giden dümdüz yolda zıt yönlerden gelen iki araba yolun darlığından dolayı biraz zorlanarak birbirlerini geçerler. Geçip gitmezler tabi. Dururlar ve tartışırlar. "Niye durup yol vermedin? Asıl sen niye durup yol vermedin?" diye. Öfkeyle ayrılıp giderler. Sonra telefonlaşıp buluşurlar ve kavga ederler. Derken her biri beş on kişiden oluşan iki grup silahlı çatışmaya girer. Neticede üç kişi ölür, altı kişi de yaralanır. Aralarında önceden hiçbir husumet, düşmanlık, kavga yok. Kürtlerin bu genel hastalığının yanında işin beni ilgilendiren bir diğer tarafı da taraflardan birinin geçen haftaki yazılarda belirttiğim gibi ziyaret edip muhteşem sofralarına konuk olduğum aile olması.

Telefon açıp taziyelerimi bildirdim. Ailenin büyüğü "Bir anlık öfke" dedi. Kürtlerin bu bir anlık öfkesi herkesten ve her şeyden önce kendi hayatlarına mal oluyor!