ABD, Ortadoğu’da tam bir mağlûbiyet yaşıyor. Hem de mağlûbiyetlerin en beterini. Mağlup olur, size onu yaşatan yerden çıkar gidersiniz. Meselâ Kore’de, Vietnam’da, Afganistan’da bu olmuştur. Yenilen ABD çekip gitmiştir. Bu tarz gidişlerin geri dönüşlere de fırsat temin ettiğini tecrübeler gösteriyor. Askerî olarak geri çekilmeyi usturuplu olarak başarabilirseniz, daha muhteşem bir geri dönüşünüz olabilir ve kayıplarınızı telâfî edebilirsiniz. Meselâ askerî olarak Vietnam’a kaybeden ABD, bugün yine Vietnam’da yeniden arz-ı endam ediyor; McDonald dükkânları, devâsa gökdelenlerde faaliyet gösteren sayısız şirketleri ve ofisleriyle. Bombalarla yapamadıklarını şimdi başka âletlerle yapıyorlar. Ama en kötü işgâl, zihinlerin ve ruhların işgâlidir. Bugün kendisine sosyal mobilite temin etmiş her Vietnamlının içinde, General Giap’ın komuta ettiği Vietkongların kahramanlıkları Ho Şi Minh’in idealleri değil, her şeyi ile bir Amerikalı tüketici yatıyor. Körfez’de ABD’nin hâli bu değil. Mağlup oldular; ama battıkları bataklıktan çıkamıyorlar. Trump’ın tek derdi kendisine kasım seçimlerinde puan getirecek, en azından kaybettirmeyecek prestijli bir çıkış yolu bulmak. Ama gidişat buna pek elvermiyor. Pâkistan’ı yeniden devreye sokarak yeni bir mutabakat metni üzerinde çalışıyorlar. Ama İran bunu reddediyor ve 6 maddelik kendi taleplerinde ısrar ediyor.
Gören gözler için, daha baştan bunun böyle olacağı, İran‘ın Venezuela olmadığı âşikârdı. Peki ABD bu duruma nasıl düştü? Pentagon, CIA ve diğer kuruluşlar Beyaz Saray’ı ikaz etmedi mi? Muhtemelen edenler olmuştur. Ama karar alıcılar onları dinlememiş olmalılar ki ABD bu hâle düştü. Akla ilk gelen bir tez var. Emperyal yapıların belli bir doygunluk safhasına geldikten sonra yaşamaları muhtemel olan bir zaafı vardır. Buna güç zehirlenmesi ve onun doğurduğu körlük de diyebiliriz. Evet, bu tez doğru görünüyor. Ama mesele sâdece bununla mahdut kalmıyor. Daha derin sebepler üzerinde kafa yormamız icap ediyor.
ABD için dünyâ cehâleti meselesi, emperyal güç zehirlenmesi ve körlüğün yol açtığı bir durum olmanın gerisinde sosyal bir derinliğe sâhiptir. Hollywood filmlerinde ekseriyetle ve biteviye olarak New York, Boston ve Chicago gibi merkezlerdeki çok kültürlü, elit renkli hayatlar anlatılsa da, bu, tamâmen marjinal bir durumdur. Evet, New York bir dünyâ kentidir. İnsanın, eğer gettolardan birisine tıkılı kalmadıysa, bu kentte tekmil dünyânın her çeşit uzantısı ile temâs etmesi, kapsamlı bir dünyâ görgü ve bilgisine ulaşması; kısaca dünyâlılaşması kuvvetle muhtemeldir. Lâkin ABD, New York’tan ibâret değildir. ABD’de vasat insanların, -ki bunlar nüfûsun ekseriyetini meydana getirirler-, hemen yanı başlarındaki eyâletin ismini bile bilmedikleri sık sık anlatılır. Buna benzer olarak, New Jersey’de yaşayan insanların hatırı sayılır bir kesiminin, çok yakınında olan New York’a adım atmadan ömürlerini tükettikleri de bir gerçektir. Çok büyük bir coğrafyaya sâhip ABD’nin iç kesimlerinde binlerce irili ufaklı kasabalara yayılmış nüfusların dünyâ algısı ve tecrübesinin, mekânlarıyla mahdut kaldığı iyi bilinir. Hâsılı, ABD’deki milyonlar, kelimenin tam mânâsıyla bir dünyâ câhilidir.
Mesele sâdece kâhir ekseriyeti meydana getiren kalabalıklarla mahdut görünmüyor. Parlak ve vasıflı bir eğitim ve öğrenim gören elitler arasında da dünyâ cehâleti başka şekillerde devâm edebiliyor. Bu tarz cehâletin başka bir ismi var: Uzmanlaşma. Evet biraz da paradoksal geldiğini zannediyorum; ama maalesef öyle. Biraz açalım. ABD’deki sistem, elitlerini sıkı bir uzmanlaşmaya tâbi tutar. Bir sâhada mükemmel yetiştirilirsiniz. Hakikaten de çalıştığınız mevzûda bilmediğiniz kalmaz. Lâkin bu bilgilenme son derecede mikroskobiktir. Gerçek hayatta hiçbir şey karşımıza o kadar saf, arı ve duru hâliyle gelmez. Tam aksine, her şey birbiriyle irtibatlı ve başka şeylerle karışmış olarak var olur. Evet, bu, esasta bir karmaşadır. Zihin, evvelemirde bu karmaşayı çözmek için, anlamak veyâ açıklamak istediği olguyu analitik (ayrımsalcı) bir işleme tâbi tutmak mecbûriyetindedir. Ama analitik bakış ve metod bunu yapıp meseleyi belli bir kavrayış olgunluğuna ulaştıktan sonra ele aldığı meselenin nelerle irtibatlı olduğunu ortaya koymak mecbûriyetindedir. Başka şekilde izah etmek lâzım gelirse, ayrıştırdıklarımızı yeniden hayâtın içinde orijinal olarak irtibatlı olduklarıyla bütünleştirmeliyizdir. Bu, bir cerrahın, sorunlu bir organı tedâvi etmek maksadıyla, vücut bütünlüğünden ayırmasına benzetebilir. İşlem bittikten sonra organ yerine yerleştirilmeli ve diğer organlarla bağlantısını temin edene damar ve kaslar dikilmelidir. İçerideki dikişler bittikten sonra son dikişler hâriçte, deride atılır ve ameliyat tamamlanmış olur. Hiçbir cerrahın, “Vallahi benim işim buraya kadar” deyip tedâvi ettiği organı açıkta bırakmak lüksü yoktur. Analitik bakış ve metot, zihnî ameliyatın olmazsa olmaz şartıdır. Ama sâdece muvakkaten. Daha sonra yerini başta diyalektik olmak üzere başka metotlara bırakmak zorundadır. Gelin görün ki, analitik metot bilimlerde tam bir takıntı hâline getirilmiştir. Uzmanlık fetişizmi, analitik düşüncenin mutlaklaştırılmasının bir fonksiyonudur. Bilhassa beşerî bilimlerde aşırı uzmanlaşma meselesi bir türlü durdurulamamaktadır. Bilim târihinin erken ve tâlihsiz kayıplarından birisi olarak gördüğüm, çok erken yaşta aramızdan ayrılan C.W.Mills, daha 1950’lerde bu meseleyi sarsıcı bir şekilde dile getiriyordu. Onu dinleyen olmadı. Akademik/ epistemolojik dünyâmız parçalanmaya devâm etti. Son büyük çıkış 1990’larda toprağı bol olsun, Sistem Okulu’nun önde gelen simâlarından birisi olan I. Wallerstein ve arkadaşlarının başlattığı ve küresel düzleme taşıdığı “Sosyal Bilimleri Açın” kampanyasıydı. Bu da sadra şifâ olmadı. Onun bunun elinde çarçur oldu. Küreselleşme ideolojisinin çeşitlemeleri, bırakın yeniden bütüncül (holistik) çalışmaları teşvik etmeyi, eldeki iyi kötü yapılara saldırmaktan bir lâhza vaz geçmedi. Yâni epistemoloji dünyâmız ayrıştırmaları şuurlu parçalamalarla destekledi. Modernler ayrıştırıyor, postmodernler ise parçalıyor ve yıkıyordu. Bu esâsen bir epistemolojik/entelektüel bir Ortaçağlaşma veyâ feodaliteydi. Bu güdülerin arkasında nihilistik/anarşizan pervâsız bir hazcılığın yattığını zamân içinde şaşırarak gördüm. (J. Benda bugün sağ olsa, nasıl bir ihânetten bahsederdi acaba?). Özgürleşmek ile yıkım ve parçalamanın bu kadar eşleştiği başka bir zamân var mıdır acaba? Bilemiyorum… ABD ve umûmiyetle Anglosakson dünyâ bu işin bayraktarlığını yaptı. Her ayrıştırma ve parçalama işi bizi bu dünyânın gerçeklerinden koparıyor. Parçalar küçüldükçe küçüldü. Parçalar parçacıklara tahvil oldu. O kadar ki, elimizdeki parçacıkların bilgisi alabildiğine yavanlaştı. Her parçacık başkasına benzemeye başladı. (Başka türlü Venezüela nasıl İran olur ki?). Hâsılı, analitik bile tuhaf bir şekilde buharlaştı. Parçayı küçülttükçe mikroskop da küçüldü ve en sonunda hiçbir şeyi göremez olduk. Buna körlük denir. ABD’nin, kendisine ağır bir fatura çıkaran Körfez körlüğünün derinlerinde biraz da bunlar yatıyor…