İran, dün gece yeniden İsrail’e füzeler yolladı. İsrail, bunların tamamının engellediğini iddia ederken, ABD Başkanı Trump hızla devreye girerek Netanyahu ile görüştü.
İran tarafı, özellikle Lübnan hattında İsrail’in ateşkesi ihlal ettiğini ifade ederek, bu füzelerin uyarı amaçlı olduğunu, ancak devamının da geleceğini ifade etti.
Trump’tan gelen açıklamalar son derece dikkat çekici. “İran'a önerim şu; füzelerinizi fırlattınız, yeter. Masaya geri dönün ve bir anlaşma yapın. Çok yaklaşmıştık. Anlaşmanın önümüzdeki pazartesi, salı veya çarşamba imzalanacağını söylerdim ve şimdi bunlar oluyor” dedi. Trump İsrail’e de karşılık vermemesi çağrısında da bulundu. Ayrıca İsrail’in Lübnan’a kendilerinden habersiz saldırdığını da söyledi.
ABD-İSRAİL İLİŞKİLERİ NEREYE?
Buraya kadar olan bölüm, güncel olarak akıp gidecek. Ancak son dönemin en canlı tartışmalarından biri ABD-İsrail ilişkileri. Belki yakın geleceği daha iyi anlamak için buraya bakmak gerekiyor.
Soru şu: ABD ve İsrail arasında yakın tarihte başlayan görüş ayrılıkları, ilişkilerde yeni bir döneme mi işaret ediyor ?
İsrail’in Trump yönetimini savaşa sürüklediği tezi hala tartışılıyor. Böyle bir iddia olup biteni açıklamakta yetersiz olsa da, Amerikan kamuoyunda hayli kuvvetli taraftarları var. Tam da bu nedenle son birkaç haftadır Trump’ın Netanyahu’ya yönelik tavırları fazlasıyla dikkat çekici bulunuyor.
Şurası bir gerçek. Özellikle 1970’ler itibarıyla İsrail, ABD’in Ortadoğu’daki en önemli müttefiki haline geldi. O dönem sonrasında İsrail yönetimi, Amerikan yönetiminden büyük yardımlar aldı. Askeri işbirliği sürekli güncellendi ve yeni boyutlar kazandı.
2000’li yıllardan itibaren İsrail saldırganlığı ve işgalciliği bu destek etrafında daha da fütursuz hale geldi. Gazze’deki katliam bunun son örneği.
NE DEĞİŞTİ?
İşlerin seyri durup dururken değişmedi elbette. Öncelikle ABD-İsrail ortaklığının İran’a karşı başlattığı saldırıların beklenen sonuçları alamamasının altını çizmek gerekiyor. İkinci döneminin ana politikasını “Savaşları bitirmek ve ülkesini bu savaşların yükünü ülkesinin üzerinden almak” olarak tanımlayan Trump, İran savaşıyla birlikte uğradıkları ağır itibar kaybının elbette farkında.
Hatırlayalım. Tahran yönetiminin savaşı, belirlediği hedef ve stratejiler üzerinden küresel maliyetlere dönüştürmesi, Körfez hattında ortaya çıkan durum, nihayetinde Hürmüz kartının dünyanın adeta boğazını sıkar hale gelmesi. Tüm bunlar Trump yönetimini gürültülü ve saldırgan söyleminin arkasında müzakereye yönlendirdi.
ARTIK DOĞRUDAN MÜZAKERE
Nitekim Pakistan-Türkiye ve Suudi Arabistan girişimleriyle başlayan masa kurma çabalarının, gelinen noktada doğrudan müzakereye dönüştüğünü görmekteyiz. Gayet açık, Amerikan yönetimi İran’la yeni bir denge kurmak istiyor. Muhatabının kendi içinde yaşadığı dönüşümün ve değişimin de bu arayışa uygun olduğunu görüyor.
Dolayısıyla yeniden atılan füzeler ve tehditkâr ifadelere rağmen şu tezi savunuyorum. Burada çok geçmeden bir anlaşma zemini ortaya çıkması güçlü bir ihtimal. Ancak bu durum savaş öncesindeki İsrail hesaplarından hayli farklı olabilir. ABD ise beklenmedik olana uyum sağlamaya gayret ediyor.
LÜBNAN KONUSUNDA GÖRÜŞ AYRILIĞI
Lübnan üzerinden ortaya çıkan yeni gerilim, aslında ABD ve İsrail arasındaki ilişkilerde temel bir ayrım olarak görülebilir. 7 Ekim sonrasında istihbarattan savunma hattına kadar pek çok boyutta itibar kaybeden Tel-Aviv yönetimi, bunu Gazze’ye yönelik katliamlar ve Batı Şeria’daki işgalciliğini genişletmekle örtmeyi başaramadı. Dahası benzer bir durumu hem 2025’teki Haziran savaşında, hem de 28 Şubat’taki yeni saldırı sonrasında yaşadı.
Tam da bu nedenle kendi sınırlarının ötesinde yeni güvenli alanlar oluşturmak için işgallere başladı.
ABD, İSRAİL’İ TERK EDİYOR MU?
Lübnan’a yönelik saldırı ve tampon bölge çabaları İsrail’le ABD arasındaki görüş ayrılığının en temel noktalarından birisi. Şunun altını kalınca çizelim. ABD yönetimi İsrail’i yolda bırakmak ya da terk etmek için değil, kendisini bu şekilde korumasının mümkün olmadığını anlatabilmek için uyarıyor.
Kuşkusuz bölgemizde pek çok denge yeniden oluşurken, ABD-İsrail ilişkilerinin de biçim değiştirmesi kaçınılmaz. Ne ABD, ne de İsrail Ortadoğu’da eski pozisyonlarına sahip değil. Bunu tamamen bir güç kaybı olarak okumak yanıltıcı. Nereye doğru evrileceğini anlamak daha doğru olabilir.
BARRACK VE LÜBNAN
Bir konuyu tekrar vurgulamak istiyorum. Son yazımda ABD’nin Suriye ve Irak Temsilcisi, aynı zamanda Türkiye Büyükelçisi olan Tom Barrack’ın yeni dönemdeki rolünün artacağına işaret etmiştim. Buradaki fikrim değişmediği gibi, aksine daha da güçleniyor.
Mesela Tom Barrack Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını istiyor. Silah kullanma tekelinin Lübnan devletinde olmasını istiyor. Hatta Hizbullah’ın İran tarafından desteklenmesini bölgesel istikrarsızlığın kaynağı olarak görüyor.
Ancak bunlar üzerinden ortaya koyduğu öneriler bir savaş ya da saldırı değil. Hizbullah’a karşı yeni bir iç savaş istemiyor. Askeri çözümü öne çıkarmıyor. Hatta Hizbullah’ın Lübnan siyasetindeki ağırlığını kabul ediyor. İsrail tarafından ağır eleştirilere uğraması için bunlar yeterli zaten.
Peki bunlar ne anlama geliyor? Barrack’ın sıkça Osmanlı’dan söz etmesi ülkemizde de hayli gündem oldu. Bunun bir özlem olmadığı çok açık. Peki Osmanlı benzeri bir model mi öneriyor, yoksa başka bir arayış içinde mi?
Bir sonraki yazıda bunu tartışmak istiyorum.