Aklı başında (olduğunu düşündüğümüz) her devletin, karar vericilerini besleyen ve yönlendiren aktörleri vardır. Bunlar kişi ya da kurum olabilir. Doğrudan ya da dolaylı sisteme katkı sağlayabilir. Bu işleyiş ne kadar sağlıklıysa, “devlet aklı” o denli zengin ve derinlikli hale gelir.
28 Şubat 2026, ABD-İsrail ittifakının İran’a saldırıyı başlattığı tarih. O gün itibarıyla elbette meslekî hassasiyetin de etkisiyle ortaya çıkan savaşa daha farklı pencerelerden bakmaya gayret ediyorum.
Giderek üç-beş cümlelik “metin”lere ve 50-60 saniyelik videolara hapsolan zihinlerin bu pencerelere iltifat etmediğinin elbette farkındayım. Bu daralma ve çoraklaşma halinin methedilmesine de kuvvetli itirazlarım var. Ama bugün dokunmakla yetineyim.
BÜYÜK GÜÇ OLMAK HER ŞEY Mİ?
ABD’nin dünyanın en büyük gücü olması, itirazı güç bir gerçeklik. Neresinden baksanız rakamlar üzerinden bunu kırk türlü söyleyebilirsiniz. Ancak bu durum, ABD’nin attığı her adımda iyi hesaplanmış stratejilere sahip olduğunu, mükemmel planlamalarla hareket ettiğini göstermez. Göstermedi de.
Daha savaşın ilk günlerinde, Amerikan devlet nizamıyla kuvvetli bağları olduğunu öngördüğümüz bir strateji kuruluşunda İran’ın askeri gücüne dair bir analiz okudum. İran’da geleneksel orduyu temsil eden Arteş ve devrim sonrası ortaya çıkan askeri yapılanmayı ifade eden Devrim Muhafızları Ordusu’nu ele alan bir çalışma.
Bu iki ayrı yapıyı anlatmak uzun bir konu. Fakat bahsettiğim analizde, ABD’nin İran’da geleneksel orduya yatırım yapması gerektiğini, dahası Arteş’in laik karaktere sahip olduğunu (Şah döneminden kalma!) anlatan bir teze rastladım. Devamında, savaş sonrasında bu ordunun yeni rejimin inşasında rol alabileceği filan öne sürülüyordu. Onlara hiç girmiyorum.
STRATEJİK KÖRLÜK
1979’da devrim gerçekleştiğinde bu ordudaki en geç subayın, şu anda en iyimser tahminle 65 yaşın üzerinde olduğunu öngörebiliriz. Dahası devrim sonrasında bu ordunun kendi başına bırakıldığını ve Şah dönemindeki dokusunu koruduğunu düşünmek gerçekten akıllara ziyan.
Önceki gün aynı merkezde bu sefer başka bir imzayla Arteş hakkında bilmemiz gerekenler ele alınıyordu. Şöyle özetleyebilirim. Aradan geçen bir ay, en azından bölgeyi çalışan “uzmanlar” açısından öğretici olmuş görünüyor.
SADECE TRUMP ÜZERİNDEN AÇIKLAMAK
Buraya kadar söylediklerimin bazı nedenleri var. Bir ölçüde katılmama rağmen Başkan Trump’ın, aklî melekelerinin giderek zayıflamasından tutun da, çılgınlığına kadar dile getirilen tezlerin, mevcut tabloyu açıklamakta yetersiz olduğunu düşünüyorum.
Trump’ın tarzı, bugünkü ABD’yi yansıtma açısından hayli “eşsiz” ve temsil kabiliyeti yüksek.
Kuşkusuz dünyayı tanıyan profesyonel kimi isimlerin ve ekiplerin bu ülkede hiç olmadığını iddia etmiyorum. Ancak Amerikan tarzının kabalığı, güç zehirlenmesinden beslenen kibri ve derinlemesine öğrenme kabiliyetinden yoksunluğu aşağı yukarı Trump ediyor.
POKER Mİ ATARİ Mİ?
Dolayısıyla İran’la ABD arasındaki savaşı, “ABD poker oynuyor, İran ise satranç” başlığıyla ifade eden kıymetli büyükelçimiz Bozkurt Aran’a tam olarak katılamıyorum. Eski kuşakları da kapsaması için bu savaşı “ABD atari oynuyor, İran satranç” diye tarif etmeyi tercih ederim. (Yeri gelmişken Büyükelçi Aran’ın sadece Tahran’daki görev döneminden ibaret olmayan söyleşisini mutlaka okumanızı öneririm. Kendi adıma çok yararlandım. İklim Öngel, 30 Mart 2026, Cumhuriyet Gazetesi)
“BİZİM SAVAŞIMIZ DEĞİL”
Kuşku yok Batı diye tanımlayıp hepsini aynı kategoride gördüğümüz geniş alanda, her güç merkezi böyle değil. Birinci Dünya Savaşı sonrasında bulunduğumuz coğrafyayı isimlendirmekten tutun, “devlet” yapılarına; sorunlu alanları derinleştiren haritalardan enerji politiğine kadar şekillendiren Birleşik Krallık, yaygın ve eksik kullanımla İngiltere, devam eden savaşta çok farklı bir yerde durmayı tercih ediyor. Israrla “bu bizim savaşımız değil” diyerek.
Trump’ın duygusallıkla örülü tepkilerine, NATO’dan çıkarım tehditlerine son derece sakin ve kararlı tepkiler veriyor Başbakan Keir Starmer.
COĞRAFYANIN KODLARINI BİLMEK
Peki neden?
Bir, kendi şekillendirdiği ve kodlarını yazdığı coğrafyayı Amerikalardan çok daha iyi tanıyor. İki, 1948’de kendisini bölgeden terör ve çete faaliyetleriyle kovan İsrail’i iyi tanıyor. Üç, yalnız ve çaresiz durumdaki Avrupa’ya liderlik etmek, daha açıkçası bu rolü Almanya’ya vermemek istiyor. Dört, savaş sonrasında bölgede yeniden düzenleyici akıl olmanın yolunu açmaya çalışıyor. Hürmüz Boğazı’yla ilgili uluslararası gayretlerine dikkatle bakmakta yarar var.
Başarabilirsem bu başlık altında birkaç yazıyla karşınızda olmayı umut ediyorum. Savaşın sıcaklığı ve yıkıcılığını konuşurken, hangi alanlarda kimleri ve neleri dönüştüreceğini de bilmek en çok bizim yararımıza olabilir.