1. YAZARLAR

  2. Cevdet IŞIK

  3. YAŞAM TARZLARININ ÖZERKLİĞİ VE OTORİTERLİK
Cevdet IŞIK

Cevdet IŞIK

Yazarın Tüm Yazıları >

YAŞAM TARZLARININ ÖZERKLİĞİ VE OTORİTERLİK

A+A-

-1-

İnsanın ‘var’ olması, kişilik bakımından varlık kazanması, şaşırtıcı bir şekilde daha çok niteliksel manada farklı taraflarının fark edilmesiyle mümkün olur. İnsanın sahip olduğu her farklılık, insanı açığa vuran bir manifestonun cümleleri gibidir. Aynı zamanda her farklılık, insanın özgünlük ve özerkliği için döşenmiş taşlar misalidir. Bu haliyle insana ‘nevi şahsına münhasır’ denilmiştir. İnsanın benzer taraflarının çokluğu dikkate alındığı zaman, insanın farklı tarafları istisnai bir hal gibi görülebilir. Fakat ‘aynı’ olma cihetiyle insana bakıldığında ise durum tamamen değişiyor. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, hiçbir insanın aynısı olan bir başka insan yoktur. İnsanlar birçok açıdan benzer olabilir ama aynı olamaz.

İnsanın hem kendisi ve hem de başkası tarafından tanınması demek, sahip olduğu farklılıkların bilinmesiyle mümkün olmaktadır. İnsan bu şekilde insanın ne olduğu hakkında bir kanaate varır. İnsanın ne olduğunun bilinmesi, ne olacağının da yolunu açması bakımından önemlidir. Bu anlamda insanın iki yaklaşım içinde olduğunu söyleyebiliriz: Bir tanesinde içine, diğerinde ise dışına yolculuk yapar. İnsan, içine yolculuk yaparak kendisini, dışına yolculuk yaparak başkasını tanımaya çalışır. İnsan kendisini de başkasını da farklılıkların farkına vararak tanır. İnsanın sağlıklı bir şekilde ‘evet’ veya ‘hayır’ deme aşaması bu farkındalıkla mümkün olur.

İnsan ne istediğini bilirse ne seçeceğini de bilir. Bu, insanın özgürlük sorunuyla ilgili bir durumdur. Özgür insan kendi farkındalığının bilincinde olan insandır. Tabir caizse içini de dışını da bilir. Dolayısıyla bulunduğu yerin ve bulunduğu durumun farkında olur. Arzu ve ihtiyaçlar ile hayal ve gerçeklerin doğru tefrik edilmesi için insanın bulunduğu yeri ve durumu bilmesi gerekir. Aksi takdirde insan ne istediğini ve ne seçeceğini bilmeyecektir. Ne istediğini ve ne seçeceğini bilmeyen insanın özgürlüğü sorunlu bir özgürlüktür. Yani insan bildiği zaman özgür olur ve tercihte bulunur. Özgür olmayan insanlar, her zaman bir istismarın nesnesi konumunda olur. Bu, bilgi ve bilinç açısından bakınca böyledir. Bir de şu veya bu sebepten koşulların kısıtlılığının oluşturduğu bir özgürlük sorunu vardır. Ondan söz etmiyorum. Dikkat edilmesi gereken, insanın birileri tarafından kullanılmaya elverişli olmasının vahametidir. Kullanılmaya elverişli olmak çok aşağılık bir durumdur. Kullanılmaya elverişli olanların özerk bir yaşam tarzı olması mümkün değildir.     

Özgür insanın en belirgin niteliğini kendine özgülük oluşturur. İnsan, kendine özgülüğü sayesinde, istek ve ihtiyaçları, hayal ve gerçekleri birbirine karıştırmadan yaşar. Sınırlılıkların kuşattığı bir dünyada, özgürlük de güvenlik de sınırlı olacaktır. Hem güvenli bir ortama ve hem de sınırsız bir özgürlüğe sahip olmak mümkün değildir. Birbiriyle ilişkili bu iki kavramın birbiriyle ilişkisi ters bir orantıya sahiptir. Birinin alanı genişledikçe diğerinin alanı daralır. Özgür ortamların güvenliği, güvenli ortamların ise özgürlüğü az olur. Onun için özgürlük-güvenlik dengesine varoluşsal bir denge olarak bakmak yanlış olmaz. Sınırlı bir zaman ve zeminde, her şeyin akıp geçiyor olması, bir gereklilik olarak yaşam tarzlarının özerkliğini ve bir gereksizlik olarak da otoriterliğin saçmalığını görmemize yardımcı olur.

Özgürlük-güvenlik dengesinin nasıl kurulacağının bilinmesi çok önemlidir. Çünkü insanın ‘insan’ olarak varlığı bu dengeye bağlıdır. Bu varoluşsal denge ancak bilgi ve bilinçle kurulabilir. İnsan bildiği zaman, bilinçli olmanın da olanağını elde etmiş olur. Böylece insan bulunduğu yer ve zamanda, ne olduğunu ve ne istediğini bilecek, ona göre tercihlerde bulunacak. Bu niteliksel durumun var olup olmaması ise toplumsal hayat ve iktidar üzerinde belirleyici bir etmen olarak karşımıza çıkar. İnsanların, kurum ve kuruluşların, muhtemel istismar imkânlarının da önü ancak bu şekilde alınabilir.

-2-

Otoriterlik konusuna geçmeden önce, otorite konusunu ele almak uygun olacaktır. Otoriteyi analiz ederken iki hususun dikkate alınması gerekiyor. Bu hususlardan bir tanesini zihinsel yapı ve işleyiş oluşturmaktadır. Zihinsel yapı ve işleyiş insanın derununda bulunan otoritenin bir boyutunu oluşturur. Buna tavır ve davranışların, yaşantıların komuta merkezi de denebilir. İnsanın kabul ettikleri de kabul etmedikleri de bu içsel otoriteyle ilgilidir. Diğer husus ise ortak bir anlayış ve mutabakatı esas alır. Dışsal mutabakat insanın dışındaki toplum ve doğa ile olan barışı ifade eder. Bu barış için de bir otorite gereklidir. Bu manada otoritenin temsilini iktidar yapar. Her iktidar inandırıcılığı esas alır. Gücünden kimsenin şüphe etmesini istemez. Muhatap olduğu insanların güvenini kazanmak ister. Otorite sahipleri bu ön koşulları sağladıktan sonra egemenlik ve emretmede, yaptırım ve yürütmede, muhtemel sorunların oluşumunu da engellemiş olur.

Otoritenin doğası ve tarihi ile ilgili olarak, editörlüğünü William Outhwaite’ın yaptığı Modern Toplumsal Düşünce Sözlüğü’nden[1] yararlanarak bazı açıklamalarda bulunalım:

Otorite, bir teslimiyet isteği ve elde etme hakkı olarak tanımlanabilir. Burada karşılıklı tanınmanın en çok tercih edilen yol olduğu söylenebilir. Otoritenin doğası hakkında toplum kuramcılarının her zaman görüş ayrılıkları söz konusu olmuştur. Fakat otorite anlayışlarının ortaklaştığı iki bileşen var gibi görünüyor. Bunlardan bir tanesi tanınacak otoritelerin teşhis edilmesi, diğeri ise kişisel takdirin kullanılmamasıdır. Bu iki bileşenin götürdüğü iki ayrım vardır: Eğer otoritelerin (yetkililerin) takdirine bir toplumda önceden beri hüküm süren bir kurallar dizisine atfen teslimiyet gösteriliyorsa, hukuki (de jure) bir otoriteden söz ederiz. Fakat eğer başkalarının takdirine, onların iddialarının hak sahibi, yetkili olması kabul edildiği için teslimiyet gösteriliyorsa, fiili/eylemsel (de facto) bir otoriteden söz ederiz.

Belki de otorite kavramını açıklamanın en iyi yolu onunla ilgili üç soruya getirilmiş farklı çözümleri ortaya koymaktır:

İlk soru: Bu kavrama neden ihtiyaç vardır? Hannah Arendt otoritenin insanların içinde kendi özgürlüklerini muhafaza edebildikleri bir itaati ima ettiğine inanır. Onu İKTİDAR'dan, güçten ve şiddetten ayırır; iknadan da. Çünkü iknada insanlar eşittir. Onun inancına göre, 20. yüzyılda totaliterliğin yükselişinden önce, otoritenin kaybı meydana gelmiştir: Yalnız kalabalıklar, siyasal kitle hareketlerinde huzur arar ve önderlere ihtiyaç duyarlar. Jouvenel'e göre otorite, erkek ya da kadın olsun bir kişinin önerilerinin kabul edilmesini sağlama yeteneğidir. İktidardan (güçten) farklıdır, çünkü sadece onu gönüllü olarak kabul edenler üzerinde icra edilir. Yetke (otorite) sahipleri ya da yöneticiler, tebaalarının yalnızca bir kısmı üzerinde otorite sahibi olabilirler; lakin bu, diğerleri üzerinde de zor kullanılmalarına yetecek bir miktardır. Bu, bir kısım üzerindeki otoriteden yararlanarak topluluğun tamamı üzerinde iktidar kurmak ya da otoriter bir devlet olmak anlamına gelir. Jouvenel özgürlük için otoriteye muhalefet etmenin bir hata olduğuna inanır; çünkü gönüllü teslimiyetin son bulduğu yerde otorite de sona erer: "İnsan topluluklarının çözülmesi kötülüklerin en büyüğüdür" der; "prestij dışarı çıktı mı içeriye polis rejimleri girer".

İkinci soru: Yetke sahibi insanlar bunu nasıl elde ederler? Max Weber otoritenin ya da "meşru tahakküm"ün üç türünü birbirinden ayırmıştır. Yasal otorite, kabul edilmiş kuralların meşruiyetine ve bu tür kurallar altında yetke makamına yükseltilmiş kişilerin emir verme hakkına ilişkin bir inanca yaslanır. Geleneksel otorite, kadim geleneklerin kutsallığına ve onlar çerçevesinde otorite kullananların meşruiyetine ilişkin yerleşik bir inanca dayanır. Son olarak karizmatik otorite, tek bir kişinin ve onun tarafından açığa vurulmuş ya da takdir edilmiş olan normatif kalıpların ya da düzenin istisnai kutsallığına, kahramanlığına ya da örnek karakterine adanma üzerine temellenir.

Üçüncü soru: İnsanlar neden otoriteye uymalıdır? Radikal siyasal düşünürler, özellikle de anarşistler ve Marksistler otoriteye uyulmaması gerektiğine inanırlar. Modern liberaller, tipik bir biçimde, toplumsal işbirliğinin kolaylaştırılması için gerekli gördükleri yasa otoritesi ile güvenmeme eğiliminde oldukları bireysel iktidarları birbirinden ayırırlar. Frederich A. Hayek'e göre otorite, bireylerin kanunlarda, geleneklerde, anlaşmalarda ve örflerde ifadesini bulan uzun ve tarihsel karşılıklı uyum sürecinden doğar. "Siyasal birimin işgalle yaratıldığı örnekler dışında" diye tartışmasına devam eder Hayek, "insanlar otoriteye, onun canının istediğini yapmaya muktedir kılmak için değil, fakat onun doğru olanın ne olduğuna ilişkin belirli ortak düşüncelerle uyum içinde davranacağına inandıklarından dolayı boyun eğerler."

Robert Noziçk'e göre devletin otoritesi, onun bireysel hakları ihlal etmesine dayanır. Öte yandan Aristo, Rouseau ve Hegel'in kılavuzluğundaki Michael Oakeshott, Hannah Arendt ve diğerleri gibi bazı modern düşünürler, çıkarlara ya da haklara değil toplumsal kimliklere atıfta bulunur. Son olarak siyasal gerçekçiler; bunlar ise otoritenin paylaşılan inançlar tarafından ya da ittifakla değil empoze yoluyla vücuda geldiğine inanır. Vilfredo Pareto siyaseti, kitle desteğinin yönlendirilmesi yoluyla kendi hedeflerini gütmeye çalışan seçkinler arasındaki yarışma olarak tanımlamıştı: "Tüm yönetimler güç kullanır ve hepsi de akıl üzerine temellenmiş olduklarını iddia eder." Gaetano Mosca'ya göre, yönetici sınıf iktidarını "siyasal bir formül" ile meşrulaştırarak örgütsüz çoğunluğa tahakküm eder.

-3-

Bütün heterojen yapısına rağmen hayatı bir tek siyasal formülün olanaklarıyla görmek, yaşamak ve bu amaçla kısıtlamalarda bulunmak, otoriterlik olarak adlandırılabilir. Modern bir ifadeyle statüko ve paradigma dokunulmaz kılınarak kuvvetli bir merkezi idare tesis edilir. Siyasi çoğulculuğa yer verilmez. Otoriterliğin olduğu yerde hukukun üstünlüğü ve kuvvetler ayrılığı gibi demokratik unsurların etkisi az olur. Hangi adla adlandırılırsa adlandırılsın otoriterliğin olduğu yerde insanın kişisel özgürlüğü tali bir mesele olacaktır. Otorite her şeydir ve otoriteye koşulsuz bir itaat söz konusudur. Oluşan otoriter kişiliklerin en belirgin vasfını, otoriteyle oluşan geleneksel değerlere bağlılık oluşturur. Onun için otoriter kişilikler genelde saldırgandır. Bunlar güçlü ve otoriter liderleri benimseme ve onlara itaat etmeyi tercih eder. Otoriter kişiliğe göre diğer insanlar, kendisinden olanlar ve kendisinden olmayanlar diye sınıflandırılır. Sahip oldukları saldırganlık, azınlıklar söz konusu olduğunda daha da belirginleşir. Sağcılığa yakın olan otoriter şahıs, kendi inanç ve değerlerinin sorgu ve eleştiri konusu yapılmasından çok rahatsız olur.

Etyen Mahçupyan, İnsanı Anlamak adlı kitabında, Blace ve Mouton’un insanların davranışlarıyla ilgili yapmış olduğu tasnife yer vermiş. Bu tasnife göre insanların davranışları yedi başlık altında ele alınmış. Bu yedi davranıştan bir tanesinin de otoriter (authoritarian) davranış olduğu belirtilmiş. Diğer davranışları demokrat, ataerkil, relativist, sosyal, kayıtsız ve oportünist olarak adlandırmış. Otoriter davranışla ilgili olarak şu açıklamalara yer verilmiş: “Bilgisinin ve fikirlerinin doğruluğundan emin bir tutumu ifade eder. Dolayısıyla bu davranışa sahip kişi fazla yoruma mahal bırakmadan işin kendi istediği gibi yapılmasını bekler. Görevin gereğini beceremeyen kişilerin sistem dışına itilmelerini savunur, sonuç üretmeyi esas alır ve işlerin emir komuta mekanizması içerisinde yürümesini ister. İnisiyatifi daima elinde tutmaya çalışır, kararları kendisi verir, çatışma çıktığında son sözü söyler ve eleştiriyi başkalarının yanlışlarını yüzlerine vurmak için kullanır.” (s.234)

Mahçupyan, insanın tanınması bağlamında zihinsel yapı üzerinde durur. Sistem kurucu, normatif tasavvura dayanan dört zihniyetin varlığından söz eder. ‘Dönüştürücü’ zihniyetler olarak adlandırdığı bu dört zihniyeti şöyle sıralar: Ataerkillik, otoriterlik, relativizm ve demokratlık. Otoriter zihniyetle ilgili dikkat çeken tespitleri kısaca şöyledir:

Otoriter zihniyet altında üretilen kültürel normlar, doğruya sahip olduğunu düşünenlerin diğerleri üzerinde tahakküm kurmasını, onları eğitmesini, yönlendirmesini, bilinçlendirmesini ve gerektiğinde cezalandırılmasını meşru kılar. Bu normlar çerçevesinde adaptasyon mekanizmaları, emir alma ve verme, itaat, ilişkilerin katı sınırlar ve ölçütlerle tanımlanması, cezalandırma ve ihbar üzerinden ilerler. Bu zihniyet altında, insanların sistem için feda edilebileceği, sistemin nasıl olması gerektiğini belirlemenin ise eylemleri sonucu gücü ele geçiren kişi ve grupların tekelinde olduğu bir toplumsallaşma ortaya çıkar.

Otoriter zihniyet açısından ahlak, Madde'nin yasalarını sahiplenen bir toplumsal sistemin sahiplenilmesini, içselleştirilmesini ve korunması için gerekenlerin yapılmasını ima eder. Otoriter zihniyet, doğanın yasalarını anlayanların eylemleri sonucu başarıyı yakaladığını, dolayısıyla başarılı olmuş olanların toplumu yönetme ve yönlendirme haklarının olduğunu varsayar.

-4-

Tymothy Bewes, Şeyleşme adlı kitabında “öznellik, imaj tarafından öylesine işgal edilmiştir ki, modern kimliğin kendisi hiçbir gerçekliği olmayan bir ‘-mış gibi yapma’ haline gelmiştir” der. Toplumun şeyleşmesini ise anlamın yok olduğu ya da anlamlı sözlerin olanaksızlaştığı toplum olarak ifade eder. Bewes’in ifadelerinden yola çıkarak bugün insanlığın olması gereken öznellikten yoksun olduğunu ve genel görünüm itibariyle otoriter bir modernlik dolayısıyla şeyleşmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bunun temel sebebi ise zihinsel anlamda yaşanan deformasyondur. Zihin, olması gereken işleyişten uzaktır. Çünkü herhangi bir kavramsal yapı ve dile sahip değildir. Onun için de zihinsel manada bir güvensizlik söz konusudur. Bu durum Müslümanlar açısından bakıldığı zaman, tam olarak yerine oturan bir gerçeklik olmaktadır.

Bugün Müslümanlar Kur’an’dan kaynaklanan bir zihinsel yapı ve işleyişe sahip değildir. Çünkü Kur’an merkezli bir pedagojik yapılanmanın uzağında yetişmişler. Bu sadece bugünün sorunu olan bir olgu değildir; yüzyıllardır varlığını sürdüren bir olgudur. Bir taraftan otoriter devlet yapılanmalarının dayattığı otoriter eğitim, diğer yandan gelenek olarak kabul edilmiş yüzyılların kemikleştirdiği otoriter yetiştirme tarzları varlığını sürdürmektedir. Hayatın entegrist ve otoriter yaklaşımlarla değerlendirildiği, Müslüman adlandırmasıyla etiketlenmiş bir coğrafyanın içine düştüğü içler acısı bir dünyada yaşıyoruz. Otoriter ve totaliter yapılar sebebiyle, Müslümanların hallerini arz edecekleri doğru dürüst bir mercileri yoktur. Daha doğrusu öncelikle zihinsel manada tutsağı oldukları otoriter algı ve kabuller bile fark edilmiş değildir. Bunun içindir ki tekerrür eden hatalar ve enselerde pişirilen bozadan herhangi bir rahatsızlık duyulmuyor.

Müslümanlar olarak zihinsel anlamda bir arınmanın ateşini yakmamız gerekiyor. Ateş kelimesini gerçek anlamıyla kullanıyorum. Evet, ateş yakıcı ve yok edicidir ve zihinsel olarak yakılıp yok edilmesi gereken çok şeyimiz olduğu aşikârdır. Böylece zihinsel manada yeniden ve ciddi bir değerlendirme yapılmalıdır. Tıpkı “la ilahe illallah” derken bütün otorite iddiasında bulunanların, otoritelerinin reddedilmesi gibi. Çünkü gerçek otorite sahibi Allah’tır. Bu tevhid cümlesi bir slogan olmaktan çıkarılmalı ve hayatın gerçeklerine değecek bir dinamik haline getirilmelidir. Bunun için de öncelikle tevhidin anlamına varılmalıdır. Şimdiye kadar -Haricilerin de yaptığı gibi- doğru zannettiğimiz cümlelerle yanlış işler yaptık. Bu yanlış işlerin tarihte kalmış birer tecrübe olduğunu düşünme yanılgısına düşmemek gerekir. Çünkü Müslümanlar olarak halen aynı yerde durma bahtsızlığını yaşıyoruz. “Allah’tan başka ilah yoktur” demekle Nuh’un gemisine bindiğimizi düşünüyoruz. Nuh’un gemisine binmek münkerin otoritesinden marufun otoritesine hicret etmek iken, hayatın gerçekliğinde bu tersyüz edilmiş ve münkerin otoritesi zihinlerde Nuh’un gemisi olarak yer edinmiş. Bu bir paradokstur ve bu paradoks aptallaştıran bir paradokstur. Bu aptallaştıran paradokstan kurtulmak zorundayız. Onun için din ile vahiy ile Kur’an ile ilişkimizi yeniden gözden geçirmeli ve bütün yaklaşım tarzlarımızı Kur’an’a arz etmeliyiz. Bu şekilde hayatın ve zamanın gerçekliğini kuşatacak kendi dilimizi ve söylemimizi oluşturmamız gerekir.

Allah’tan başka otorite kabul etmemeyi nasıl anlamak gerekir? Daha doğrusu Allah’ın otoritesi derken, yeni bir otoriter yapıdan mı söz etmiş oluyoruz? Hayır, böyle bir şey söz konusu değildir. Allah, gökleri ve yeri yaratan ve koyduğu yasalarla donatan yegâne otorite sahibidir. İnsanlar açısından meseleye baktığımızda, insanlara akıl ve irade verilerek özgürce seçim yapma hak ve imkânı verilmiştir. İnsan, sahip olduğu yetenekler çerçevesinde, istediği yaklaşım tarzıyla, istediği hayatı yaşayabilir. Onun içindir ki yaklaşım biçimi ve yaşam tarzı bakımından son derece farklılıkların varlığına tanıklık etmekteyiz. İslam’ı, Kur’an’ı, vahyi tercih eden Müslümanlar için, yaşam tarzı da İslam, Kur’an ve vahiy kaynaklı olmalıdır. Her insanın benimsediği yaklaşım usulleri kendi yaşam tarzları olmaktadır.

Din konusunda çok genel olarak şunu söyleyebiliriz: Her insanın yaşam tarzını oluşturan, düşünme ve inanma biçimini din paydasında toplayabiliriz. Bu anlamda yeryüzündeki bütün insanların sahip oldukları bir dini vardır. Yani dinsiz insan yoktur. İslam öncesi putperest Mekke toplumunun da, ateşperest Fars toplumunun da bir dini vardı. Kafirun Suresi’nde “sizin dininiz size benim dinim banadır” ayetinin muhatabı olan Mekkeli putperestlere baktığımızda kastedilenin hayat tarzları olduğu görülecektir. Onun için her insanın dininin hayat tarzlarını oluşturan düşünme ve inanma biçimleri olduğu ortaya çıkmaktadır. Öyle ise yukarıdaki ayeti “sizin yaşam tarzınız size, benim yaşam tarzım banadır” şeklinde de anlamak mümkündür. Aynı şekilde Bakara Suresi 256. ayeti de bu anlamda okumak mümkündür: “Dinde zorlama yoktur…” Yani kimse kimsenin düşünme, inanma ve yaşam tarzına müdahale ederek zorlayıcı olamaz.  

Yukarıda söz konusu ettiğim sorulara gelince, Allah’ın otoritesinden söz ederken herhangi bir otoriter davranış, zihniyet, yapılanma, yaklaşım biçimi ve yaşam tarzı akla gelmemelidir. Müslümanlar için Allah’ın yegâne otorite olmasının anlamı, Müslümanların kişisel yaklaşım tarzlarında, zihinsel işleyiş ve düşünüşlerinde, irade ve eylemlerinde özgür olmaları ve hiç kimseden korkmamalarıdır. Hz. Peygamber ve ilk dört halife döneminde Müslümanlar bu nitelikleriyle hayata müdahale edebilmiştir. Fakat saltanatlı yılların başlamasıyla birlikte aşırı otoriter ve totaliter uygulamalarla kadınlar başta olmak üzere halkın geneli baskı ve tehditle sindirilmiştir.

-5-

Atasoy Müftüoğlu, Akılsız ve Düşüncesiz Umutlar adlı kitabının farklı sayfalarında, otoriterlikle ilgili şu tespitlerde bulunuyor:

“Yoldan çıkmak veya yanlış yola girmek anlamını da taşıyan "kibir"le otoriterlik arasında kopmaz bir bağ vardır. Kibirlilerin, özellikle de kibirli iktidar sahiplerinin muhakeme/müzakere ve müşavere yetenekleri yoktur. Büyük ihtiraslar, büyük düşüncesizlikler ve büyük duyarsızlıklar üzerinde yükselir. Kendilerini başkalarının yerine koyamamak, patolojik bir kibirle malul olanların işidir. (…) Bugün, Türkiye'de popülist/sağcı/muhafazakâr/milliyetçi otoriterliğin "siyasal İslamcılık" olarak tanımlanmasının, İslam adına çok büyük bir talihsizlik olduğunu bilmek/anlamak gerekir. Günümüzde, İslam toplumlarında ne yazık ki, İslami değerlerin yerini etnik değerler, İslami meşruiyetin yerini de ulus-devlet meşruiyeti alıyor. (…) Günümüz dünyasında hızlı iletişim tefekküre geçit vermiyor, alan bırakmıyor. Dijital teknolojinin çocuklar/gençler üzerindeki otoritesi, ebeveynlerin kendi çocukları üzerindeki otoritesini bütünüyle yok ediyor. Çocuklar/gençler ebeveynlerinin değil, dijital teknolojinin çocukları haline geliyor. (…) İslami anlamda özgürlük, epistemik kölelikten/bağımlılıktan ve vesayetten bütünüyle kurtulduğumuzda; İslami epistemolojiyi, epistemolojik otorite ve meşruiyeti, bütün boyutlarıyla, kavram ve kurumlarıyla hayata ve tarihe kazandırdığımızda başlayabilir. (…) Türkiye, bir dönem otoriter sekülerleşme dönemi yaşamıştı, bugün ise otoriter popülizm dönemini yaşıyor. Otoriter sekülerleşme döneminde toplum ve kültür ideolojik okumalara tabi tutuluyordu ve laiklik bir din fobisi halini almıştı. Otoriter popülizm ise bugün, ne yazık ki İslami, dini olan her ne varsa, bütün bunları çok büyük bir hoyratlık ve kabalık içerisinde araçsallaştırıyor.”

Her insanın meşruiyet gerekçeleri farklıdır. İnsan hayatındaki yaklaşım tarzları, benimsediği meşruiyet gerekçelerine göre oluşmaktadır. Aynı zamanda her insanın kendisini adlandırması da sahip olduğu meşruiyet gerekçeleriyle uyumlu bir adlandırmadır. İnsanın inandığını söylediği meşruiyet sınırlarını ihlal etmesi, kendisiyle çelişmesi demektir. Her Müslüman için meşruiyeti ifade eden sınırlar, Kur’an’da ifade edilen sınırlardan ibarettir. Kur’an hayatın bütün detaylarını izah eden bir kullanma kılavuzu değildir. Kur’an, zikrettiği bazı temel esaslara riayet etmeyi emreder. Örneğin her durumda adaleti gözetmeyi, zorbalık yapmamayı, emanete riayet etmeyi, Allah’a ortak koşmamayı, yalan söylememeyi, yönetimde ehliyet ve liyakati esas almayı, ortak akılla hareket etmeyi emreder. Hem bireysel ve hem de toplumsal manada her türlü otoriterliği yasaklar. Güç ve iktidar zehirlenmelerini, örnek gösterdiği tipolojiler üzerinden ifade ederek uyarılarda bulunur. Firavun ve Nemrut’un sürüp giden olanca otoriter ve totaliter uygulamalarına rağmen, ibretlik akıbetlerinden haberdar eder. Zenginler için Karun’u, âlim ve bilginler için Bel’âm’ı işaret eder. Dini kendi yararları, kendi iktidarları için araçsallaştırmanın, din tacirliği olduğu uyarısında bulunur. Bu din tacirlerinin karınlarına ateş doldurduğunu haber verir. Dini değerlerin araçsallaştırılma örnekleri her zaman ve her yerde olan bir durumdur. Özellikle Türkiye’de bunun örneklerinin haddi hesabı yoktur. Bu, aslında Müslümanların içinde bulundukları durumu açığa çıkarması bakımından gerçekten çok ibretliktir. Bütün otoriter yaklaşımların, birlik ve beraberlikten çok ayrıştırıcı bir doğası vardır. En kıymetli birliktelikler, insanların özgür irade ve tercihleriyle oluşan birlikteliklerdir. Bunun dışında kalanlar ise ya istismardır ya da zorbalıktır. Allah bu ikisini de yasaklamaktadır.

“Din tercihinde zorlama yoktur.” “Onlara zor ve baskı kullanacak değilsin.” “Sen onlar üzerinde bir zorba değilsin.” “İnanıncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın?”

Not: Bu yazı Kurani Hayat dergisinin 90. Sayısında yayınlanmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.