1. YAZARLAR

  2. İsmail BEŞİKÇİ

  3. Ziya Gökalp Üzerine…
İsmail BEŞİKÇİ

İsmail BEŞİKÇİ

İsmail BEŞİKÇİ
Yazarın Tüm Yazıları >

Ziya Gökalp Üzerine…

A+A-

Öcalan bu eleştiriyi, “Öcalan’ın duruşu çürüktür” şeklindeki eleştirilere karşı yapıyor. Bu çok yanlış ve yaygın kanıya ilişkin bazı duygularımı ve düşüncelerimi belirtmeyi, bunları kamuoyuna da sunmayı gerekli gördüm. Beşikçi’nin Kürt sorununa yaklaşımı farklı bir toplumsal kategoriyi anlamaya ve kavramaya çalışmak olarak beliriyor. Bu farklı toplumsal kategorinin algılanması ve kavranması ise resmi ideolojiye muhalefet, resmi ideolojiye eleştiri olarak ortaya çıkıyor. 1960’lı yılları düşünelim. Türkiye’de yaşayan herkesin Türk olduğu, kendilerine “Kürt” denen insanların asıllarının da Türk olduğu, bunların da Orta Asya’dan gelen Oğuz boylarından biri olduğu, “Kürtçe” denen dilin aslının da Türk dili olduğu, sadece bir “ağız” olduğu, ilkel bir dil olduğu söyleniyor, iddia ediliyor. Bu düşünceler, bu görüşler kanıtlanmaya çalışılıyor. Beşikçi, l960’lı yılların başında, varlığıyla, varolmasıyla, yaşayan bir varlık olmasıyla, bu görüşleri, bu iddiaları doğrulamayan, bilakis çürüten farklı bir toplumsal, kültürel ve dilsel kategoriyle karşılaşmış… Çaba bu farklı toplumsal ve kültürel kategoriyi anlama, kavrama çabasıdır. Bu, bilimsel bir heyecandır. Bu heyecana yön veren esas dürtü, bir “ihtiyaç”ı karşılamak, bir “ihtiyaç”a cevap olmak vs. değildir, olguları, olgular arasındaki ilişkileri anlamaya, kavramaya çalışmaktır.

Yine 1960’lı, 1970’li, 1980’li, 1990’lı yılları düşünelim. Kürtlere, Kürtçe’ye, Kürdistan’a ilişkin araştırmalara ve incelemelere karşı çok yoğun bir baskı olduğu görülüyor. Bu konulardaki düşünceler, görüşler çok yoğun idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşıyor. Kürtleri Türkleştirme, Kürtleri, Kürtçe’yi inkâr, resmi görüşün yani Kemalizm’in önemli görüşlerinden, Kemalist programın en önemli boyutlarından biri oluyor. Bu görüşleri benimsememek, eleştirmek de çok ağır idari ve cezai yaptırımlara bağlanıyor. Bu konularda düşün özgürlüğünün olmadığı açık bir gerçektir. 1960’lı yıllardan 2000’lere doğru gelişen süreç, Türk siyasal hayatı dikkatle irdelendiğinde, düşün yasaklarının hep bu konuların ifade edilmesine engel olmak için konulduğu açıkça görülür. Bu ağır baskılar, idari ve cezai yaptırımlar ise, sorunu politikleştiriyor. Böylece toplumsal bir sorunu anlama ve kavrama çabası politik bir sorun olarak da algılanabiliyor. Öte yandan yazılanlar, bu arada Beşikçi’nin yazıları, bazı kişiler ve gruplar üzerinde, şu veya bu şekilde etki yaratmış olabilir; kişilerin, grupların kendilerini sorgulamalarına, bazı tartışmalara neden olmuş olabilir. Uzun yıllar baskı altında tutulmuş bir konuda bu tür etkileşimlerin olması da doğaldır.

Ziya Gökalp benzetmesiyle ilgili olarak bazı düşüncelerimi de ifade etmek istiyorum:

Ziya Gökalp, 1910 yılında, Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem’le birlikte, Genç Kalemler dergisini çıkarmaya başladığından beri, İttihat ve Terakki Fırkası’nın, Türkçü hareketin içindedir; bu harekette önemli bir mevkidedir; TürkçüTurancı hareketin önemli sözcülerindendir. İttihat ve Terakki Fırkası, Osmanlı Devleti’nin son döneminde Türk siyasal hayatının en önemli siyasi örgütüdür. Muhalefetteyken de, iktidardayken de siyasal hayat üzerinde egemen olan, belirleyici ve yönlendirici olan İttihat ve Terakki Fırkası’dır. İttihat ve Terakki, ordudaki genç subaylara dayalı bir siyasal hareketi örgütlemeye çalışmaktadır. Ziya Gökalp, Birinci Dünya Savaşı sırasında, İstanbul’da Yeni Mecmua’yı çıkarmaya başladı. Yeni Mecmua da, İttihat ve Terakki’nin himayesinde yayımlanan bir dergiydi. Ziya Gökalp’ın Türk milli mücadelesi sonlarına doğru, Diyarbakır’da Küçük Mecmua’yı çıkardığını görüyoruz. Küçük Mecmua’daki yazılarda, Kürtlerin Türklerce asimilasyonundan sağlanacak yararların dile getirildiği görülmektedir. Ziya Gökalp, her zaman devlete ve iktidara yakın olmuştur. Devlet ve iktidarın önemli kişilerden biri olmuştur. Gerek İttihat ve Terakki döneminde, gerek Kuvvai Milliye ve Cumhuriyet dönemlerinde resmi ideolojinin yapıcılarından ve uygulayıcılarından biri olmuştur. Cumhuriyetin gerek düşünce olarak, gerek eylem olarak İttihat ve Terakki’nin bir devamı olduğu da söylenebilir. Bu bakımdan Ziya Gökalp’in, örneğin; Enver Paşa ve Talat Paşa için yaptığı övgüleri Atatürk için de yapması bir çelişki gibi görünmemektedir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Resmi ideolojinin yapıcısı ve uygulayıcısı olan bir kişiyle, o resmi ideolojiyi benimsemediği ve eleştirdiği için idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşan bir kişi arasında çok büyük düşün ve tavırdavranış farkları olduğu açıktır. Bu farklar, bu karşılaştırmanın ne kadar yüzeysel, kaba ve anlamsız olduğunu ortaya koymaktadır.

Ziya Gökalp’ın ikinci bir niteliğini daha ortaya koymak gerekir. Ziya Gökalp, bir Kürt aileden gelmektedir. Fakat kendisini Türk hissettiğini, Kürtlerin Türkler tarafından asimile edilmeleri gerektiğini, Kürtlerin yararına olanın da, bu olduğunu söylemektedir. Şiirlerinde, yazılarında, hep Türklerin yüceliğinden söz edilmektedir; yazılarında, Kürtlerin ilkelliğini anlatmaya çalışmaktadır. Gökalp’in, kendisinin etnik kökeniyle, ailesinin ve halkının etnik kökeniyle ilgili sorunları vardır. Kürtlerin Türkleşmeleri gerektiğini vurgulamaktadır. Ziya Gökalp, Kürt diye bir halkın, Kürtçe diye bir dilin varolmadığını söylememektedir; böyle bir iddiası yoktur; fakat, “medenileşmek” için, “uygarlaşmak” için, dünya ile iletişim kurabilmesi ve dünya ile bütünleşebilmesi için, Kürtlerin Türkleşmeleri gerektiğini söylemektedir. 1922 yaz aylarında, Diyarbakır’da hazırladığı, “Kürt Aşiretleri Üzerinde Sosyolojik Tetkikler” isimli çalışması, aslında Sıhhiye Vekaleti’nin talebi üzerine hazırlanmış bir rapordur. Kürtlerin nasıl asimile edilecekleri, neden asimile edilmeleri gereği üzerine bilgiler içeren bir rapor… Bu dürtüyle, bu amaçla hazırlanmış bir rapor.. Bu rapor o zamanki Sıhhıye Vekili Dr. Rıza Nur’un talebi üzerine hazırlanmıştır. Dr. Rıza Nur, TürkçüTurancı hareketin önemli bir kişisidir. Kürtlerin asimilasyonu üzerinde düşünceler geliştirmektedir, kafa yormaktadır, öneriler hazırlamaktadır. Dr. Rıza Nur’un bu konudaki düşünceleri şöyledir:

“Sıhhiye Vekili iken, iskânın da o vakit bu vekalete ait olmasından istifade ederek Ziya Gökalp’a Kürtleri tetkik ettirdim. Maksadım, bu gibi malumatı toplayıp vaziyeti ilmi, iktisadi bir surette öğrendikten sonra, Kürtlere Türk olduklarını anlatmak için teşkilat yapıp faaliyete geçecektim. Bugün Kürt denilen bu adamların çoğunun Türk olduğunu çoktan bilirim. Yalnız onlara bunu bildirmek, öğretmek lazımdı. Türk, zavallıdır. Hadi Mısır’da, Cezayir’de yüz binlerce Türk’ü kaybetmişiz, Araplaşmışlar, Fakat Kürdistan henüz elimizden çıkmamıştır ve anayurtta Türkleri Kürtleşmeye bırakmışız.” (Doğu Mecmuası, Sayı 12, Ekim 1943, s. 1415, Söz eden, Şevket Beysanoğlu, s. 6. Şevket Beysanoğlu’dan ve yazısından daha sonra söz edilecek).

Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım kitabında da bu konularla ilgili düşüncelerini açıklamaktadır. Bu anılar kitabında da şunlar söylenmektedir:

“Kürtler meselesi beni üzüyor. Bir şey yok ama, bir gün milli davaya kalkacaklar. Bunları temsil etmek lazım. Tetkikata başladım. Temsil usullerine dair kitaplar getirttim. Kürtler hakkında kitaplar buldurdum. Diyarbekir’de olan Ziya Gökalp’e para yollayıp Kürtlerin coğrafi, lisani, kavmi, içtimai ahvalini tetkik ettirdim. Bir rapor gönderdi. Maksadım oranın bir Makedonya olmadan, kökünden meselenin halli idi” (Cilt III, Altındağ Yayınevi, İstanbul 1968, s. 906).

Metinde geçen temsil etmek tabirinin asimile etmek anlamına geldiği bilinmektedir. Raporun dört nüsha hazırlandığı anlaşılmaktadır. Birinci nüsha Atatürk’e gönderilmiştir. İkinci nüsha, Aleviler, Bektaşiler üzerine araştırmalar yapan Baha Said’e verilmiştir. Üçüncü nüsha, Dr. Rıza Nur’un Sinop’daki “Rıza Nur Kütüphanesi”ne kaydedilmiştir. Dördüncü nüsha, Ziya Gökalp’in varisleri tarafından, Türk Tarih Kurumu’na satılan Felsefe Ders Notları arasında bulunmuştur.

Bu rapor 1975 yılına kadar gizli kalmıştır. 1975 yılında, Komal Yayınevi bu raporu, bir önsözle birlikte “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik İncelemeler” ismiyle yayımlamıştır. (Ankara, Haziran 1975) Sosyal Yayınlar, 1992’de, bu raporu, “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler” ismiyle yayımlamıştır. Kitabın başında, Şevket Beysanoğlu’nun “Eser hakkında birkaç söz” başlıklı bir incelemesi yer almaktadır (s. 58). Yukarıda belirtilmeye çalışılan dört nüshada da birbirlerini tutmayan bölümler, cümleler vardır. Sosyal Yayınlar tarafından basılan nüshanın, raporun tam orijinali olduğu sanılmaktadır.

Ziya Gökalp’in damadı Ali Nüzhet Göksel’in de yukarıda dile getirmeye çalıştığımız konulara ilişkin görüşleri vardır. Ali Nüzhet Göksel şöyle yazmaktadır:

“… Şark vilayetlerindeki aşiretlerin iskânı meselesini Rıza Nur benimsedi. Ve ilmi bir şekilde resmen işe başlamak üzere Ziya Gökalp’ten bir tetkik eseri istedi. Gökalp de Diyarbakır ve havalisinden başlayarak, aşiretler arasında bulunan ve Türklüklerini muhafaza edenlerle iktisadi sebepler yüzünden Kürtleşen Türklerin, dillerini tarihlerini ırk ve adetlerini göz önüne alarak bunları Türkleştirmek konusunda bazı etnografik tetkiklerle işe başlaması metotlarını yüz sayfalık bir deftere yazıp Rıza Nur’a gönderdi.

Bu tetkik Vekiller Heyeti’nce çok beğenildi. Atatürk takdir etti. Gökalp’e üç yüz lira gönderdiler ve ayrıca bütün vilayetlerden bir tetkik seyahatına çıkması için arzularını sordular. Gökalp o zaman hastaydı. Elinde, çalışacak seçkin gençler yoktu. Bu seyahatı sulh zamanına bıraktılar. Gökalp öldü.” (Doğu Dergisi, Sayı 12, Ekim 1943, s. 14, Söz eden Şevket Beysanoğlu, s. 8).

Ziya Gökalp, ömrünün son ikiüç yılını, Diyarbakır’da Türklerin asimilasyonunu sağlayabilmek için çok yoğun bir çaba içinde geçirmiştir. Karakeçililer’in Türk olduğu Ziya Gökalp tarafından iddia edilmektedir.. Bu iddiayı kanıtlayabilmek Ziya Gökalp’in çok önemli bir çabası olmuştur. Bizzat Karakeçililer’in bu görüşe karşı çıkmaları, Kürtçe konuşan, Türkçe bilmeyen Karakeçililer’in bu iddiaya muhalefet etmeleri Ziya Gökalp’i durduramamaktadır. O zaman da “Türkmenlerin Kürtleşmesi” gibi bir iddia ortaya atılmaktadır. Bu iddia ise, “Kürtler ilkeldir”, “Kürtçe ilkel bir dildir” gibi iddiaları çürüten bir niteliğe sahiptir. Bir arada yaşadığı halkları asimile edebilen, doğal asimilasyonu gerçekleştirebilen bir dil ve kültür “ilkel” sözcüğüyle anlatılabilir mi?

Ziya Gökalp’in Kürtlerin asimilasyonu için gösterdiği çabalar, alanlarda, köylerde, kahvehanelerde, çarşılarda, pazarlarda bu konuda aktif bir propaganda yapması. 1992 yılında, Şerafettin Güneli’nin, Dr. Cemşid Bender’e yazdığı mektuplarda bütün açıklığıyla belirtilmektedir. Şerafettin Güneli, bu mektuplarda 1920’li yıllara ilişkin anılarını, ilkokul hayatını anlatmaktadır. 1992 yılı Kasım ve Aralık aylarında yazılan bu mektupların birer fotokopisini Cemşid Bender bana da göndermiştir. Bu mektuplarda Ziya Gökalp’in duygu ve düşünceleri, niyetleri, çabaları, bu niyet ve çabalara karşı da Kürtlerin tepkileri ayrıntılarıyla anlatılmaktadır. Şerafettin GüneliÇemşid Bender mektuplaşmaları değerli bir kaynaktır. Bu mektupların kamuoyuna açıklanması da şüphesiz önemlidir. Bütün bunlar Ziya Gökalp’in kendisiyle, ailesiyle, halkının etnik kökeniyle ilgili birtakım sorunlarının olduğunu göstermektedir. Beşikçi’nin ise kendisiyle, ailesiyle, halkının etnik kökeniyle ilgili hiçbir sorunu yoktur. Doğal olarak, Türkiye’de Türklerin bir milli ve etnik sorunları da yoktur.

İttihat ve Terakki yönetiminin önemli kurumlarından biri de, Ermeniler’e karşı etkili bir şekilde kullanılmış olan Teşkilatı Mahsusa örgütüdür. 1914-1516 yıllarında gerçekleştirilen Ermeni soykırımında bu örgütün çok büyük bir rolü vardır. Teşkilatı Mahsusa’nın kurulmasında, örgütlenmesinde, eylemlerinde Ziya Gökalp’in büyük bir rolü olduğu da bilinmektedir. Bu da, Gökalp’in dikkatlerden uzak tutulmaması gereken önemli bir yönüdür. Teşkilatı Mahsusa, Osmanlı ülkesinde yaşayan halkların tamamen Türk yapılmasını amaçlayan, etnik bakımdan Türk olmayan halkların temizlenmesini gerçekleştirmek isteyen bir örgüttür. Ekonominin millileştirilmesi için böyle bir örgüte gerek duyulmaktadır. Rumların Ege’ye, Yunanistan’a sürgünleri; Ermeni ve Asuri nüfusunun tehcirle soykırımla yok edilmeleri, Kürtlerin, Çerkezlerin, Lazların asimilasyonu; tek dil, tek kültür, tek millet yaratmanın önemli bir programıdır. Bu, sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel bir programdır. Devletin baskı aygıtları kullanılarak gerçekleştirilen bir programdır.

Bütün bunlar bilimin ve siyasetin kavramlarıyla özgürce konuşulabilmeli ve yazılabilmelidir. Düşün özgürlüğü çok önemli bir kurumdur. Özgür eleştiri önemli bir kurumdur. Bilimin temel koşulu özgür eleştirin dinamik bir şekilde işlemesidir. Demokrasinin temel koşulu yine özgür eleştiri kurumunun varlığıdır. Halbuki resmi ideoloji Türk siyasal hayatını belirleyen, yönlendiren bir konuma sahiptir. Resmi ideolojinin varlığını sürdürmesi, gereklerinin etkili bir şekilde yerine getirilmesi, bilimi de demokrasiyi de boğmaktadır. Ziya Gökalp’in, Dr. Rıza Nur’un, Ali Nüzhet Göksel’in yukarıda belirtilen yazılarında, özellikle bir kavram dikkati çekmektedir: “İlmi bir şekilde”. Bu kavramının sık sık kullanıldığı görülmektedir. Toplumsal olguların ilmi bir şekilde ele alınması gerektiği vurgulanmaktadır. Bilimin temel koşulu ise özgür eleştiridir, özgür tartışmadır. Halbuki resmi ideoloji bilim ortamının oluşmasını, bilim anlayışının kurulmasını engellemektedir; özgürlükleri boğmaktadır. “İlmi bir şekilde” kavramı bugün de sık sık kullanılmaktadır; ama, bilimi, özgür eleştiri ve tartışmayı boğan resmi ideoloji kurumuna hiç dikkat çekilmemektedir. Halbuki seksen yılı aşkın bir zamandır Türk siyasal sisteminin en önemli kurumu, iç ve dış siyaseti, bilimi ve hukuku belirleyen, yönlendiren en önemli kurum resmi ideoloji kurumudur.

Avrupa istiyor diye yapılan düzenlemeler, Avrupa’ya uygum paketleri, Kopenhag kriterlerinin karşılanmaya çalışılması, düşün özgürlüğünü kurumlaştıramamaktadır. Örneğin bu kriterlerin gereği olarak Terörle Mücadele Yasası’nın 8. maddesi yürürlükten kaldırılmıştır. Kitaplarımızın büyük bir kısmı hakkında bu maddeye göre soruşturma açıldığı, mahkumiyet kararları verildiği de biliniyor. Buna rağmen bu kitapların çoğu hakkında verilen toplatma ve dağıtımının yasaklanmasına ilişkin kararlar kaldırılmamıştır. 8. madde yürürlükten kaldırılmış olmasına rağmen kitaplarla ilgili yasak kararları sürdürülmektedir. 8. Madde yürürlükten kaldırıldıktan sonra Yurt Kitap Yayın sahibi ve sorumlusu Ünsal Öztürk ve avukatımız Levent Kanat, kitaplar üzerindeki toplatma ve dağıtımını yasaklama kararlarının kaldırılması için ilgili mahkemelere başvurmuşlardır. Mahkemeler, bazı kitaplar üzerindeki yasağı kaldırmakla beraber kitapların çoğu hakkındaki istemi reddetmişler ve şöyle bir gerekçe ileri sürmüşlerdir: “Her ne kadar 8. madde kaldırılmışsa da, bu kitapların içeriği, mevzuatımızın öteki maddelerine göre de suç olmaya devam etmektedir…” Mahkeme kararlarının çoğunda, bu maddelerin hangileri olduğunun bile belirtilmesine gerek duyulmamıştır. Birkaç kararda ise Terörle Mücadele Yasası’nın 7. maddesi, TCK 159, 312 gibi maddeleri sayılmaktadır. Bunların da hukuk dışı kararlar olduğu açıktır. Ünsal Öztürk, bu kararlar üzerine de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuştur… Görüldüğü gibi 8. maddenin yürürlükten kaldırılması bu maddeye göre verilen kitap toplatmaya ve yasaklama kararlarının kaldırılması sonucunu doğurmamıştır. Bunun nedeni resmi ideolojinin belirleyiciliği ve yönlendiriciliği karşısında hukukun üstünlüğü ilke ve anlayışının kurumlaşamamasıdır. Kaldı ki düşün özgürlüğünün etkili bir şekilde yaşama geçirilmesi, kurumlaşması, bilim ortamının oluşması, yasa, yönetmelik sorunu değildir, zihniyet değişimi sorunudur. Bu da ancak uzun vadede yaşama geçebilecek bir değişimdir. Buna rağmen düşün özgürlüğünü önemle vurgulamak, düşün özgürlüğünün yaşama geçmesi için, kurumlaşması için mücadele etmek gerekir. Fakat “Kemalizm ilericidir, çağdaştır, Kürtler gericidir, ilkeldir” diye konuşan Abdullah Öcalan için düşün özgürlüğü diye bir sorun yoktur. Zaten, Öcalan’ın böyle bir istemi de yoktur.

Önceki ve Sonraki Yazılar