1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Zaman tasavvuru!
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Zaman tasavvuru!

A+A-

Dinler açısından zaman algısı nasıldı diye bakacak olursak, Tevrat’ta çıkış 20. bölüm 11. cümle şöyledir: “Tanrı altı günde yarattı, yedinci gün istirahat etti.” Kur’an’ı Kerim’de Furkan Suresi 59. ayet ise şöyledir: “O, gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan ve sonra arşa istiva edendir.”

İfadeler birbirine yakın gibi görünüyor fakat Kur’an ve Tevrat, aslında tamamen farklı iki bağlama işaret ediyorlar. Zamanla ilişkili olarak Tevrat’ın bu cümlesinden hareket ettiğimiz zaman dört hususun ortaya çıktığı görülür.

Birincisi, Tevrat’a göre zaman, varlıktan ve yaratılıştan öncedir. Mekânın yaratılmış olma vasfını Yahudilik ve Hıristiyanlık kabul eder, Yunanlılar ise kabul etmiyor. Yunanlılara göre mekân yaratılmamıştır; kâinat kadim ve ezelidir. İslam’a göre Allah vardı ve hiçbir şey yoktu; âlem Allah’ın “kün” emrini vermesinden sonra kâinat vücut buldu. Eğer zaman, Tevrat’tan anlaşıldığı üzere, varlıktan ve yaratılıştan önce ise, o zaman Tanrı var olan bir zamanı kullanmış oluyor. Demek ki, zaman denen bir fenomen var, ne olduğunu bilmiyoruz. Tanrı da bunun içinde yer alıyor ve zamanı bir imkân olarak kullanıyor.

İkincisi, Tanrının kullandığı bu zaman ve zamanda tahakkuk ettirdiği yaratılış O’nu yoruyor –haşa- ve yedinci günde dinlenme ihtiyacını hissediyor. Dahası aynı zamanda bu, Yahudi’nin veya kavmin Tanrıdan imtiyaz almasının fırsatı oluyor. Çünkü İsrail, tanrıyı yorgun olduğu anında yakalayıp güreşe davet etmiş ve onu yenip kavmine üstünlük almıştır. O halde zaman, aynı zamanda bir fırsattır da.

Üçüncüsü, zamana hükmedilebilinir; bölünebilir, ölçülebilir ve kullanılabilir. Yani zaman insanın eline geçen fırsat olup dilediği şekilde kullanıma açık bir hammade hükmündedir.

Dördüncüsü, zaman Tanrıdan bağımsızdır; Tanrıdan bağımsız olduğu için insan kendine ait özerk bir hareket alanı bulabiliyor. Bir bakıma insanı Tanrı karşısında yücelten veya onun Tanrıyla rekabet halinde olmasını sağlayan potansiyel imkân da bu zaman algısıdır.

Şimdi buradan Kur’an’daki zaman kavramına döndüğümüzde Allah, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratan ve sonra arşa istiva edendir. Bundan anlaşılan Yahudiliğin anladığının tamamen aksinedir. Şöyle ki: Zaman yaratılışla beraber ortaya çıkmıştır ve Allah olmasaydı zaman da olmayacaktı. Başka bir deyişle zaman O’ndan önce ve O’ndan sonra bağımsız değildir, O’nun fiilidir. Bundan dolayı bir hadiste, “dehre zemmetmeyiniz” denmektedir.

Yaratılış altı devirde gerçekleşmiştir; buradaki “günler” bir devri, yani aşamaları ifade eder. İstiva ise, yüce Allah’ın mutlak ve şerik kabul etmez hükümranlığını ilan etmesi anlamındadır. Altı ayrı devirde, altı ayrı safhada, altı ayrı varlık mertebesinde yaratılış gerçekleşti ve Allah hükümranlığını bütün varlığa teyit ettirdi. Nasıl bize, “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” dediyse ve biz de “Evet, Sen bizim Rabbimizsin” dediysek; kendi özgür irademizle “misak” imzaladıysak; işte istivayla Allah, ulûhiyetini, rububiyetini ve hükümranlığını varlığa teyit ettirdi. Sadece bize değil, varlığın tamamına. Bundan sonra yer ve gökler O’nun hükmüne ve ilahi sünnetlerine göre hareket edecektir; bunun yanı sıra istiva, onların hem bunu teyit etmesi hem de O’nu zikretmesi ve tespih etmesinin ifade edilmesidir.

İnsan da, zamanı bu şekilde yaşayacak ve kullanacaktır; Müslüman Sufilerin deyimiyle “ibnü’l vakt”, yani “zamanın çocuğu”dur. Zamanın çocuğu asrilik manasında “zamane çocuğu” demek değildir. Yaratılışın bilincinde olan insan ne geçmişle çok ilgilenir ne de geleceği planlamaya kalkışır; içinde bulunduğu anı, meşru, doğru ve yaşanması gerektiği gibi yaşar. Geçmiş geçmiştir, kişisel olarak ondan ders çıkarır ve kusurları için tevbe ve bağışlanma diler, geleceğe hükmedemez, onu planlaması doğru olmaz. Bundan hareketle Molla Sadra da, zaman, hareketin çocuğudur, der. Aristo, İbni Sina ve Meşşailere göre ise zaman, hareketin ölçüsüdür; mekân hareket halindedir ve mekânın hareketini ölçtüğümüz zaman, zamanı bulmuş oluruz. Yahudiliğin hareket noktasından başlamak veya onu referans almak suretiyle Hıristiyanlık, Tanrının zamana dâhil edilmesi olarak ortaya çıkar. Zira ilk günah, kefaret ve kurtuluş zamanla ilişkilidir. Nasıl Yahudilerin zaman telakkilerinde vaat edilmiş toprağa ulaşmak temel bir parametre ise, Mesih’in yeryüzüne inmesi ve Tanrının krallığını ilan edip gerçekleştirmesi de zamanla ilgilidir. Bunun için milenyumlar, bin yıl kültürü veya kültleri Hıristiyan inancında çok merkezi bir yer işgal eder.

Modern Batı’da Aydınlanmadan sonra teşekkül eden zaman, Hıristiyanlığın Tanrı’yı zamana dâhil etmesinden çok farklı değildir. Yeryüzünde dünyanın krallığı vardır; fakat Tanrı’nın krallığı gerçekleşmediği sürece hiçbir şeyi olmayacaktır ve Mesih gelecektir. Bundan dolayı zamanın dilimlenmesi, tarihin safhalara ayrılması bununla ilgilidir. Bir bakıma tarih “zamanın sekülerleştirilmiş” formu olarak ortaya çıkmaktadır. Zamanı maddi bir nesne gibi bölüp parçalamak, planlayıp kullanmak mümkünse, bu durumda zaman Descartes’in tabiatı gibi nicel olarak ölçülebilecek, matematiğin diliyle ifade edilecek ve sekülerleşmiş zamanın formu tarih üzerinden hem geçmişe, hem geleceğe hükmedilecektir.

Alman tarih felsefesi, iki dünya savaşına tarih üzerinden meşruiyet buldu. Çünkü varsayıma göre tarih Almanları kıta ve dünya liderliğine zorluyor, mahkum ediyordu! Tıpkı bizim son birkaç senedir, bölge ve Suriye politikamızı tayin ederken, tarihin bize bunu empoze ettiğini, Suriye’nin bize tarihin emaneti olduğunu iddia etmeye başlamamız gibi.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.