1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. Zalim Mazlum İlişkisi Çerçevesin
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

Zalim Mazlum İlişkisi Çerçevesin

A+A-

 

Kürtlerin birlikte yaşadığı farklı etnik kimliklere sahip halklarla aynı dini atmosferi soluması, hâlihazırda Kürt meselesi olarak bilinen soruna dini kavramlarla örülü argümanları ileri sürerek yaklaşmanın yanlışlığını gösterir. İnançsal boyuttaki özdeşliğin yol açtığı açmaza karşın evrensel kategorik ibareler olan zalim ve mazlum kavramlarıyla soruna yaklaşma, daha sağlıklı ve çözüme daha yakın bir bakıştır.

Bireysel bazdaki efendi-köle ilişkisinden başlayarak her türlü ayrımcılığın önüne geçmeye çalışan İslam dini, mutlak bir adalet nizamının inşa edilmesi noktasında tavizsiz bir pozisyona bürünmüştür. Üstünlük aracı olarak soyut bir kavram olan takvanın ön plana çıkarılması da, onun somutlaştırılmaya dönük tüm farklılıkların insanlar arasında kaosa yol açacağını hissetmesindendir. Çok farklı etnik kimlikleri bünyesinde barındıran İslam, bu kimliklerin aynı somut haklara sahip olması gerektiğini savunmuş ve bu hakların doğal haklar kategorisine girdiğini savunmuştur. Doğal hakların hiçbir şekilde çiğnenemeyeceğini; şayet bu haklara yönelik saldırı meydana gelirse saldırıya maruz kalanların haklarını savunma noktasında meşru müdafaa hakkına sahip olduğunu dile getirmiştir. Saldırıyı yapanı ya da saldırıya maruz kalanı dini aidiyete göre değerlendirmeyip, evrensel kavramlar olan zalim ve mazlum kavramlarıyla tahlil etme yoluna gitmiştir. “Mazlumun dini sorulmaz.” hadisinde de ortaya konulduğu gibi, ezilen insanın hangi dini akıma mensup olursa olsun korunması ve sahiplenilmesi gerektiği belirtilmiştir. Bu hadisten hareket edecek olursak, zalimin de dini sorulmaz şeklinde bir çıkarımda bulunabiliriz. Yani Müslüman ya da Hrıstiyan olduğunu iddia eden bir insan mazlum olabileceği gibi zalim de olabilir. Peki, mazlum ve zalim kime denir? İnsani hakları elinden alınmış ve her türlü ruhi ve fiziki baskıya maruz kalan öznelere mazlum denilirken; başkaları üzerinde egemenliğini kurup sahip olduğu hakları diğerlerine fazla gören kişilere ve düzenlere de zalim denir. Bu minvalden hareket edecek olursak, Kürtler mazlum pozisyonunda mı yoksa zalim pozisyonunda mı? Mazlumun tanımını merkeze alarak konuşacaksak, Kürtler mazlumdur. Çünkü en doğal hakları ellerinden alınarak çeşitli fiziki ve psikolojik müdahalelerle karşı karşıya kalmıştır ve kalmaya devam etmektedir. Peki, Kürtler zalim midir? Zalimin tanımını masaya yatırdığımızda, Kürtlerin zalim olmadığı görülecektir. Çünkü komşuları olan Türk, Arap ve Fars ulusları üzerinde egemenlik kurmamışlar ve bu ulusların malik olduğu haklara sahip değillerdir. Bununla beraber rahatlıkla Türk, Arap ve Fars ulus devletlerinin ve bu devletlerin Kürtlere karşı olan zalimane politikalarını destekleyen Türklerin, Arapların ve Farsların rahatlıkla zalim olduğu söyleyebiliriz. Çünkü kendilerinin sahip olduğu hakları başkalarına fazla gören her birey, kurum ve devletin zalim olduğunu söylemiştik. Peki, çok geniş bir yelpazede seyreden bu hakların özünü teşkil eden hak hangisidir? 

Bu hak, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı olarak bilinen siyasi otorite hakkıdır. Diğer tüm hakları bünyesinde barındırma potansiyelinden ötürü domino taşı etkisine sahip olan bu hak, aynı zamanda en doğal haktır. Türklerin, Arapların ya da Farsların kendi toprak parçalarında halklarını idare etmesi ne kadar doğal karşılanacaksa, Kürtlerin de kendi coğrafyalarında kendilerini idare etmesi o kadar doğal karşılanmalıdır. Bir devletin ya da milletin kendi sınırları dışına çıkarak başka bir toprak parçasını istila edip, o toprak parçasında yaşayan halkı asimile etmeye çalışması sadece bir insanlık suçu değil; aynı zamanda ilahi kanuna aykırı bir operasyondur. Türk, Arap ve Fars devletleri Kürtlerin asırlardır yaşadıkları toprakları parçalayarak, onlar üzerinde istediklerini yapma telaşı içine girmişlerdir. Toprak hakkına yapılmış olan bu saldırı karşısında, acaba Müslüman olduğunu iddia eden Türk, Arap ve Fars halkları niçin seslerini çıkarmamaktadırlar. Devletlerinin Kürdistan üzerindeki istilalarına cevaz veren din adamları, İsrail’in Filistin üzerindeki istilasına ise cevaz vermemektedir. İkisi de işgal değil mi? İsrail’in çeşitli hile ve entrikalarla Filistin topraklarının büyük bir kısmını ele geçirmesine mukabil, Türkiye Cumhuriyeti de Kürdistan’ın en büyük kısmını (%43) ele geçirmemiş mi? Her iki ceberut devlet de ele geçirdikleri topraklardan yeterli derecede istifade etmiyorlar mı? Baskı, işkence ve göz altılarla halkı sindirmeye çalışmıyorlar mı? Üstelik Türk, Arap ve Fars devletleri sadece bunları yapmakla yetinmeyerek Türkleştirme, Araplaştırma ve Farslılaştırma operasyonlarına girişmektedirler. Allah’ın yaratılışına müdahale ederek Kürtleri dönüştürme pervasızlığında bulunacak kadar ileri giden bu haddi aşmış zalimlere karşı, vicdani ve ilahi bir karşı koyuş gerekmiyor mu? Eğer Kürtler; Arapların, Farsların ve Türklerin yaşadıkları coğrafyalara el uzatıp oraları sömürülerine açık bir sömürge parçası haline getirselerdi, acaba Türk, Arap ve Fars halkı ne yapacaktı? Kürtleri işgalci ilan edip onlarla savaşmayacaklar mıydı? Savaşmalarında haksız olurlar mıydı? Hayır, olmazlardı. Madem haksız olmayacaklarsa, o zaman biz kendi toprağımızı müstekbir güçlerden arındırmak için sesimizi yükselttiğimizde niçin bölücü ithamına maruz kalıyoruz?

Resmi devlet ideolojilerinin oluşturmuş olduğu övgü edebiyatı, gerçekleri örtmede önemli bir araç konumundadır. Zalimin zulmüne meşru kılıflar uydurma peşinde koşan aydın müsveddeleri, şartlanmışlıkları oranında diktaların sözlerini papağan gibi tekrarlamaya çalışırlar. Katliamlar tarihi olarak bilinen Kürdistan coğrafyasını talan eden müstekbir güçlerin dalkavuk sözcüleri, işlenmiş cürümleri haklılaştırmak için kendilerine haklı nedenler bulma arayışına girerler. Başkaldıran Kürtleri asilikle suçlayan ve devletin kendilerine vermiş olduğu nimetlere nankörlük ettiklerini hemen hemen her platformda dillendirirler. “Madem seni besliyorum; o zaman bana itaat edeceksin.” önermesini çıkış noktası olarak alıp, tüm haklı istemleri ekonomik determinizmin kalın pençeleri arasında boğma çabasına girerek, Kürtleri minnet altında bırakma gayretine girerler. Aslında onların hiç de insani olmayan bu bakış tarzlarının altında ince bir paradoks yatmaktadır. Bir kere Kürtler, kendi anayurtlarını terk edip Türklere, Araplara ve Farslara sığınan mülteci konumundaki sığınmacılar değildir. Şu an hayatlarını idame ettikleri topraklarda birkaç bin asırdır yaşamaktadırlar. Tarihi kayıtlara göre Kürtlerin Mezopotamya adı verilen bu topraklardaki geçmişleri Türklere ve Araplara göre çok daha eskiyken, Farslarla yakınlık göstermektedir. Yani her halükarda Kürtler, kendileri çevreleyen üç ulustan sonra gelmemiştir bu coğrafyaya. Bundan dolayıdır ki, kimsenin Kürtlere mülteci gözüyle bakıp onları minnet altında bırakma gibi bir lüksü olamaz. Bilakis minnet altında kalması gereken birileri varsa, o da davetsiz misafir olarak buralara gelip, ev sahibini tutsak haline getirenlerdir. Bununla beraber ezen ulusların Kürtler için söylemiş oldukları “sizi besliyoruz” ifadesi de bir safsatadır. Hayır, onlar Kürtleri beslemiyor; bilakis Kürtler onları besliyor. Kürdistan’daki zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarını metropollerine taşıyarak ekonomik refah seviyelerini arttıran bu ulus devletler, işlenmemiş mamulleri işlenebilir hale getirmek için de Kürtleri üretici olarak pazar yerlerinde çalıştırmaktadırlar. Bu durum, olaylara at gözlüğüyle bakan resmi ideoloji aydınlarının, pohpohlamanın ötesinde herhangi bir fonksiyona sahip olmadığını gösterir.

Yaşam sahasının ayrıntılarında bile gözlemlenebilecek zalim-mazlum ikilemi ferdi bir etki-tepki meselesiyken; umumi temeldeki bu ikilem, toplumsal varoluşun bütüncül özellikteki yapısı sebebiyle evrensel bir görünümdedir. Diğer tüm coğrafyalarda olduğu gibi Kürdistan coğrafyasının en tenha köşelerinde bile bireysel, ailesel ve kurumsal bazda haksızlık yapanlar olduğu gibi haksızlığa maruz kalanlar da mevcuttur. Buradaki zalimlik ve mazlumluk ikilemi, coğrafyanın tamamını kapsamadığı için parçacı bir nitelik arz etmektedir. Sadece yapan ve yapılana maruz kalanı ilgilendirdiği için sınırlı haldedir. Hâlbuki Kürdistan toprak parçasının istila edilmesi cinsiyeti, aşireti, ideolojisi ne olursa olsun tüm Kürtleri etki altında bırakan tümsel bir vakadır. İşgal kuvvetleri, Kürdistan’ı sömürüye açık bir mekân haline getirmek istediklerinde, Kürtlerdeki farklılıkları önemsemeyip toptan imha etme operasyonuna girişmişlerdir. Başta Osmanlı ve Safevi devletleri olmak üzere, daha sonra vücuda getirilmiş bulunan İran, Türkiye, Suriye ve Irak devletlerinin Kürtlere karşı girişmiş bulunduğu yok etme operasyonlarında, başta ideoloji olmak üzere diğer tüm farklılıkları göz ardı edip tüm Kürtleri hedef tahtası haline getirmeleri, onların menfaatlerinden dolayı Kürt halkıyla sorunlarının olduklarını göstermektedir. Osmanlı devletinin Şeyh Ubeydullah Nehri’nin haklı istemlerle örülü ayaklanmasını bastırması, Türkiye’nin Dersim katliamına girişmesi, İran’ın Doğu Kürdistan’ın Mahabad şehrinde Gazi Muhammed’in kurmuş olduğu Kürdistan Cumhuriyetini yıkıp Gazi Muhammed’i ve arkadaşlarını idam etmesi , Irak’ın Enfal operasyonlarında on binlerce Kürdü katletmesi işgalci kuvvetlerin herhangi bir ayrıma gitmeden Kürt halkını potansiyel suçlu gördüğünü göstermektedir.Buradan Kürt halkının kendi içinde zalim-mazlum çelişkisini yaşamakla beraber, kendilerinin bir bütün olarak sömürgeci güçler tarafından mazlumlaştığı çıkarımına ulaşabiliriz. Kürtlerin kendi içlerindeki parçalı tahakkümcü güçlere karşı parçacı mustazaflık rolüyle karşılık vermesi gerekirken; kendilerini bir bütün olarak esir hale getirmeye çalışanlara karşı da yekvücut haline gelerek, bütüncül mustazaflık rolüyle karşılık vermesi gerekir.

İnsanlıkla yaşıt olan zalim ve mazlum ibareleri, doğası gereği hak gasp etme ve hak müdafaası şeklinde iki zıt açılıma sahiptir. Bireyler arası münasebetten tutun da devletlerarası ilişkilere kadar hayatın her alanında görülebilen bu açılımın Kürdistan ayağı, mazlumiyetin en hassas noktalarından biri olarak karşımızda durmaktadır. Ulus ötesi düzeyde kendini hissettiren bu soruna, temel kavramlar ışığında toprak aidiyeti şeklinde yaklaşılması çözümü kendiliğinden getirecektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar