1. YAZARLAR

  2. Cihan AKTAŞ

  3. Zaha Hadid: Sınırsız tasarım imtiyazı
Cihan AKTAŞ

Cihan AKTAŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Zaha Hadid: Sınırsız tasarım imtiyazı

A+A-

Zaha Hadid üzerine sağlığında yazmayı planladığım yazı ölümünden sonraya kısmet oldu, dolayısıyla ister istemez genişledi kapsamı. Hiç ölmeyecek gibi çalıştığını düşünürdüm Hadid’in. Şaşırtıcı projeleriyle yeryüzünün en pahalı zeminlerine damgasını vurmayı sonsuzca sürdürecekmiş gibi geliyordu izleyenlere. Bir o ülkede olurdu bir bu ülkede. Bazen bir derginin “Dünyanın En Güçlü 100 Kadını” listesinde orta sıralarda yer alır, bazen prestijli bir mimarlık ödülünü alan ilk kadın mimar olarak anılırdı. Genellemelere itiraz edermiş gibi adını öne çıkaran hızlı bir hayat yaşadı. Teyzesinin yaptıracağı ev için örnekler göstermek üzere Bağdat’taki evlerine gelen bir mimarı tanıdıktan sonra, 11 yaşından itibaren mimar olma isteğini dile getirmeye başlamış. 1972’de Beyrut Amerikan Üniversitesi’nin Matematik Bölümü’nden mezun olduktan sonra, “AA” olarak tanınan London Architectural Association School of Architecture’da mimarlık eğitimine başlamıştı.

Ülkesi Irak’ı en son 1980’de ziyaret ettiğini okumuştum Mimdap.org’ta yayımlanan bir yazıda. Fabrikatör babası, London School of Economics’te öğrenim görmüş, kısa süre ekonomi bakanı olarak görev yapmıştı. Varlıklı bir ailenin kızı olmanın avantajlarına sahipti. Söyleşilerinden bıraktığı izlenim çok aşina: Hem elit, hem sosyalistti. Bağımsızlığına düşkündü ve bunu koruyacak şartlara sahip oldu hep. Hiç evlenmedi. Bunu mesleki sürekliliğin zorunlulukla dayattığı bir medeni durum olarak görüyordu. Furuğ bir oğul vererek kamera tutma, şiir yazma hakkını kazanabilmişti. Hadid’in de-bütün imtiyazlarına karşılık- evlenmeyerek tasarım yeteneğini geliştirmeyi sürdürdüğünü düşünürüm.

Günümüzde bir mimarın nasıl üslup sahibi ve etkili olacağını göstermesi açısından ilginç bir örnekliği var kuşkusuz. İç mekânla dış mekan arasındaki sınırları görünmez kılmaya çalıştığı izlenimi veriyor çizgileri. Bir ressam, bir heykeltıraş gibi tasarlıyordu, “yeni akışkan mekansallık”la ilişkilendirilen projelerini. Mimarlığın “gezegenler gibi asılmış yüzen parçalar”ından dem vuruyordu. Çevre yollarıyla, gökdelen ağlarıyla, viyadüklerle ve geniş parklarla yarışıyordu binaları. Tabiattan aldığı ilham konusunda hayal gücünü ve çizgilerini sakınmadığı söylenebilir. California Elk Grove Kültür Merkezi’nden Changsha Meixihu Uluslararası Kültür ve Sanat Merkezi‘ne, Belgrad Beko ana planından Japonya Ulusal Stadyumu’na; eserleri çevreye doğru yayılırken yer yer yanlış kılıflar geçirilmiş tabii varlıklar gibi görünürler. Dalgalı, kıvrımlı, eğri büğrü çizgilerini incelerken barok üslubu etkisi algılardım; sonraları hakkında okuduğum yazılarda işlerinin “barok modernizmi” olarak adlandırıldığını okudum. Barok döneminin usta mimarı Francesko Borromini, projelerinden tek bakış açılı perspektifi reddetmek suretiyle kendine özgü bir tarz geliştirmişti. Hadid de Yüksek Modernist mimarlığın ustaları olan Mies van der Rohe ve Le Corbusier’in mekanik ve katı kuralları olan, standartlara yaslanan bakış açısını reddederek modernist mimariye yeni bir açılım kazandırma çabası içinde oldu hep.

1950’lerden 1970’lerin ortasına kadar etki açısından zirveye ulaşan Yüksek Modernist mimarlık üslubunun özellikleri şöyle sıralanabilir: Düzgün kutu gibi planların tekrarı, standart arayışı, simetri, süsten kaçınma, yağmurlu ülkelerde bile düz çatının tercihi ve görkem. Çevreye hakim olacak şekilde yapılan büyük binalar ileride “beton kanseri” olarak adlandırılacak bir illet gibi görülerek yargılanacaktı. Devirler değişse de mimarın ihtişam arayışı kolayca değişmiyor. Zaha Hadid elbette bir Le Corbusier, bir Mies olarak temayüz edemezdi. Yüksek Modernist üslubun terk ettiği barok stilini betonarme ve çelik karkasla yorumlama yolunu tuttu. Mimarlık akımlarının üsluplarını kendi döneminin malzemeleriyle deneme konusunda cesur davrandı. Bir ressam gibi çizdi, bir matematikçi kadar şiiri aradı.

Yüksek modernist üslup, toplumu değiştirecek ölçüde hakimiyet kazanacak bir zihniyetin mimarisini gerçekleştirmeyi hedefliyordu. Yeni dünyayı biçimlendirme yönündeki tutkunun otoriter, hatta hegemomik bir dil ve üsluba yönelmesi, Yüksek modernist mimarinin de sonu oldu bir bakıma. Demokratik mimari farklı toplumları kendi gerçeklikleriyle görmemekte ısrarının da gerekçelerini üretiyordu çünkü. Keskin çizgiler, ihtiyaçlar konusundaki evrenselci olma iddiasındaki standartlar ve evin konut olarak düşünülmesindeki mekanik yaklaşım, yeni arayışları getiriyordu gündeme. Bu açından bakılacak olursa St. Louis, Missouri’de 1955 yılında tamamlanan, düşük gelirli insanlar için planlanmış, ödüllü Pruitt-İgoe Konutları’nın 15 Temmuz 1972’de belediye tarafından dinamitlenerek yıkılması ile Zaha Hadid üslubunun temayüzü arasında bir bağ var. Bir şeyler ihtiyaç ve arayışlara her açıdan cevap verememiş, böylelikle başka bir mecraya kapı açmıştı. Buna karşılık süreç hiçbir hegemonyanın o kadar da kolay geri çekilmeyeceğini, bazı açılardan kalıcılığını korumanın bir yolunu bulacağını gösterdi.

Hadid 1977’den itibaren mimarlık alanında çalışmaya başladı. İlk projeleri 1980 yılında uygulandı. Hem yüksek modernizme özgü ütopyacı mimari projeleri hem de “kitsch” post-modernist yorumları reddeden üslubuyla çok geçmeden dikkatleri çekti.1982 yılında Hong Kong’daki Peak Club evleri ve boş vakit merkezi tasarımıyla ödül kazandı, ancak bu projesi uygulanmadı. Frankfurt’ta yaptığı Vitra Yangın istasyonu projesi ise ancak on sene kadar sonra inşa edilebildi. Projeleri, bir sanatçıya özgü sezgiyle bir değişim ihtiyacı üzerine düşündürüyordu. Buna karşılık retrospektifinde, “modernizmin denenmeden bir tarafa bırakılmış önerilerini yeniden irdeleme gereği”nden söz ediyor. Amacını bu denenmemiş önerileri hayata döndürmek değil, yapının tasarımında yeni alanların önünü açmak olarak anlatıyor. Bu araçsallaştırmayla da post-modernizme yaklaştığı açık. Nitekim tasarımları 1980’lerde ortaya çıkan Dekonstrüktivist, yani “yapısal analiz” içeren post-modern akımın içinde değerlendiriliyor. Dekonstrüktivizm, bir yapıyı meydana getiren mimari unsurların bütünlüğünün parçalanması, yüzeylerle yapılan oyunlar, dış cephe gibi mimari unsurların dik açılı olmayan köşelerle yamultulması ve kaydırılması gibi yöntemlerle ayrışan bir akım. Bu akım içinde görülen binalar organik olma iddiasıyla birlikte bir belirsizlik duygusu uyandırırlar. Bazen benzeri bir projenin fotoğrafına baktığımızda cüretkâr bir çocuğun fotoshop yoluyla bize şaka yaptığı hissine bile kapılabiliriz.

Hadid’in projelerindeki gölgeler ve belirsiz unsurların sürprizlerine açık ilgisi bazen İslami mimarlık geleneğinin etkilerine bağlanıyor. Resimlerinde perspektif bir imgenin içinde farklı kaçış noktalarına yer verilmek suretiyle çoğaltılıyor. “Uzay çağı” imgelerini hatırlatan projeleri çoklu perspektif noktalarından ve parçalı geometriden yararlanmanın rahatlığını yansıtıyor. Akla Derviş Zaim’in sinemasında karşımıza çıkan (minyatür esinli) “oynak zaman/oynak mekan” dizgeselliğine dayalı estetik anlayışını getiriyor bu arayış. Le Corbusier’in “yekpare dikmeleri”nin “ruhsuz monolitler” olarak eleştirilmeye başlanmasıyla birlikte mimaride hiçbir unsur yüksek modernizmin sınırlarına tabi olmak istemiyor. Mekan tanımlarından taşıyor, duvarlar ve tavanlar, pencereler ve kapılar, köşeler ve zeminler başını alıp gitmenin sınırlarını denemeye mecburmuş gibi görünüyorlar. Hadid’in “yeni akışkan mekansallık” adını verdiği, kavisli yüzeylerde kendini gösteren anlayışı ise nerede olursa olsun tasarladığı bütün binalarda modern hayatın kaotik yapısının açıklamalarıyla tarif ediliyor. Bu binalar İşte o şekilde olmaya hak kazanmalarını getiren güçlü bir tarihsel dayanağa sahip olduklarını kanıtlasalar bile bizde huzur duygusu uyandırmıyor, tamamlandıkları izlenimine de kapılmıyoruz.

“Sanat Mimarlık Kompleksi” kitabının bir bölümünü “Neo-Avangard Jestler” başlığıyla Hadid’e ayıran Hal Foster, mimarın mücadelesini başka birçok açının yanı sıra “mekanın tam anlamıyla çarpıtılması” olarak da tanımlıyor. Kıvrımları, rampaları ve sarmalları hem taşıyıcı eleman halinde hem de üslupsal jestler olarak projeyi yükleniyor.

Bir ressam sezgisiyle çiziyor Hadid, bu nedenle tasarımlarının piyasası tıpkı çizgileri gibi dalgalı. Ancak riski göze alan kesimlerle sürdürebilir projeler hazırlıyor. Zor detaylara sahip fütürist projeleri hem bütçe hem de mühendislik hesapları açısından müşterilerini zorluyor. Orta Batı Amerikalı ve geleneksel muhafazakarlıklarıyla tanınan iş gruplarının tasarılarına gösterdiği ilgi dikkat çekici. Çünkü arazileri geniş ve paraları bol; ayrıca görkemden hoşlanıyorlar. Hadid’in Ohio, Cincinnati’da yaptığı Rosenthal Modern Sanat Merkezi üzerine, “Soğuk Savaş yıllarından bu yana Amerika’nın sahip olduğu en önemli bina” olduğunu dair yorumlar yapılıyor.

Bazı projeleri ilgi çekse de inşa edilmedi. (Akla Le Corbusier’in Cezayir ve Moskova için tasarladığı ama hayata geçirilemeyen projeleri geliyor). Tokyo 2020 Olimpiyat Stadyumu’nun inşası maliyeti ve çevreye verdiği zarar nedeniyle durduruldu. Katar’daki, Dünya Kupası karşılaşmaları için yapılan Al-Wakrah Stadyumu için, inşaatı sırasında 1200 mültecinin öldüğüne dair iddialar öne sürüldü; ancak kendisi bunu yalanladı. Despot rejimlerle çalışmaktan rahatsız olmadığına dair eleştiriler de yöneltiliyor Hadid’e. Yüksek Modernist üslup temsil gücünü haiz eserlerini emperyalist söylemlerle bütünleşerek gerçekleştirmişti. Hadid de görkemli tasarımlarını uygulamaya sokmak için “işte şu çevrelerle çalışmam” diye kılı kırk yarmadı. Kaldı ki başkentler için düşünülen geniş ölçekli bir Zaha Hadid projesi bir kentsel dönüşüm istilası, bir istimlak kıyımıyla birlikte gerçekleşiyordu. Bunun örneklerinden biri, Bakü’de inşa ettiği HaydarAliyev Kültür Merkezi. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün yayınladığı rapora göre, bu kültür merkezinin inşası için gerekli arsa hükümetin sistemli bir yasadışı istimlak ve zorla boşaltma operasyonuyla sağlandı. Evlerini terke zorlanan insanlara ise bunun karşılığı verilmedi. Bazı binalar insanlar henüz içinde yaşarken yıkıldı. Hükümet aileleri evlerinden çıkarmak için bölgede elektriği, gazı ve suyu kesti. Bazen de insanlar sebepsiz yere tutuklandılar ve çıktıklarında evlerinin yıkıldığını gördüler.

İsminin bir marka olarak dolaşımının, projelerinin cazibesini artırdığı bir gerçek. Hal Foster’in ifadesiyle “yırtıcı” sayılan kişiliği ve “egzotik” bulunan geçmişi, fark edilmesini sağlamıştı. Efsunlu bir ifade sergiliyordu. Mimarların siyah giyindiğine dair genellemeyi tazeledi. “Bedenin hareketlerini tanımlayan akışkan çizgilerden ilhamını almış” füturistik ayakkabılar tasarladı. “Dünya (89 Derece)” isimli resminde olduğu gibi yerçekiminden yoksun, perspektiflerin yamulduğu, ölçeklerin belirsizleştiği bir dünya için hayaller kurdu. Aaron Betsiky’nin “Hadidland” dediği bir dünya için tasarladı. Hocası Rem Koolhaas’a göre “kendi yörüngesinde bir gezegen”di. Yıldız bir mimardı.

Esasında modernizm kadar katı, post-modernizm kadar seyyaldi. Mütevazı, tutumlu ve müşfik olmayı umursamadı. Devasa projeleri için dümdüz edilecek meskûn alanlarda bazı binaların içinde insanlar yaşarken yerle bir edilmesinden habersizmiş gibi çalıştı. Oyunu kurallarına göre oynadığı muhakkak.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.