1. YAZARLAR

  2. Cihan AKTAŞ

  3. Yüzen dünyanın resimleri
Cihan AKTAŞ

Cihan AKTAŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Yüzen dünyanın resimleri

A+A-

Zaman hiçbir dönemde bu kadar hızlı akmadı gibi geliyor bana. Yapılacak işlerin çoğalması buna karşılık “süre”nin daralmış olabileceği hissi olmalı bunun sebebi. Zamanın daraldığı veya parçalandığı hissini mekânlar da güçlendiriyor. Hiçbir şey aynı, sürekli, güvende ve korunaklı değil sanki…

Ara dönemlere özgü bağlamı kararsız cümleler siyasetten mimariye her alanı kuşatıyor. Denenmedik bir üslup ve yol kalmamış gibi bir çaresizliğe teslim oluyor sorgulamalar. Geleceğe dönük karamsarlık bu sıfırlama hırsının önünü alamayan acizlikle de ilgili. Küreselleşme böyle bir şey, deniyor. Protestoların buldozerlere gücü yetmiyor. Nüfus dalgalanmalarının tek bir sebebi yok, ancak göçmenlere de barınak gerek. Le Corbusier’in mahiyet olarak geri dönüşünden söz edilebilir. Modernist mimarinin konut siloları türlü isimlerle arzı endam ediyor. Ayrıcalıklı olanlar türdeşleriyle sitelere kaçıyor. Yeni sloganlarda temayüz eden kesimler arasında güya haklı statü duvarları yükseliyor. Geleceğin öngörülemeyişindeki güçlük ve üretilen korkular, başka türlü bir uzam ve gelecek tasarımına sevk ediyor sanatçıları. Fourier 19. Yüzyılda iki kez denedi “falanster” modeliyle, sürdüremedi. Herkes kendi mutfağını istedi. “Sömürge” Cezayir’deki uygulamada maaş düzenine geri döndü katılımcılar.

Devrimlerden geriye devrilen heykeller kaldı, bir de mülteci akınları. Bütün ütopyalar denendi sanki, bütün ideolojiler iddialarının sınırlarına dayandı; öyle geliyor. Müslümanlar, modern baskıların ardından sökün eden postmodern iğvalarla da kendi çözümlerini ertelemekteler. “İslam” demek için “faiz haram” da demek gerek; bunu kimse başaramıyor. İslam âleminde Muhammed Bakır es Sadr’ın İslam Ekonomi Doktrini kitabı ölçeğinde çalışmalar hiç ihtiyaç yokmuş gibi nadiren kaleme alınıyor. Hiç değilse faizli ekonomiye karşı politik ve ekonomik olanın ahlakiliği üzerine sorular sorduran bir “Transkritik” yazıldı mı? Sermaye-ulus-devlet üçlüsünün birlikte oluşturduğu devlet kapitalizmi karşısında tereddütlü cümlelerle bazen “kanaat ekonomisi” diyoruz, bazen “kâr payı” formunu öne sürüyoruz. Asıl hayat hiçbir zaman olmadığı kadar başka yerde, başka zamanda akıyor.

Marmaray istasyonlarında karşıma çıkan seramik panoyu, şimdiki zamanın dayatması karşısında geçmişe sığınmanın bir göstergesi olarak izliyorum her seferinde. Desenlerini çeşitli açılardan irdelenmeye değer buluyorum. Hoyrat yapılaşma karşısında hayale dalabiliriz; geçmiş, hiç olmazsa resimleriyle elimizde avucumuzda. Hayat devam etmeli, bu yüzden de başka bir yerlerde sürmek zorunda benimsediğimiz imgeler. Cağaloğlu’nun ana caddesinin parça parça edilişinden hoşlanmamıştım elbet. 16 yaşından itibaren tırmandığım yokuşun aşina manzarasında meydana gelen değişiklikler, mazimin kıymetli fotoğraflarının elimden alındığı hissine yol açıyordu. Hızla değişiyor şehir, alelacele cilalanıyor, yayılırken değiştiriyor adreslerinizi ve sevdiğiniz manzarayı elinizde tutamayacağınızı görüyorsunuz. Cağaloğlu manzaralarının değişimi çok önceden başlamıştı gerçi, yayınevleri, dergi büroları on yıl içinde yokuşu terk ettiler. Marmaray, bu akışı belirleyen ve bütünleyen gövdesiyle bir dönüm noktasının göz alıcı damgası. Sevimsiz görüntüsüne rağmen çekici olmadığını kim söyleyebilir? Şimdilerde, Cağaloğlu’na gideceğim zaman üşenme hissettiğimde, nasılsa Marmaray var, diye geçiyor aklımdan.

Sürekli gidip gelirken, dış görüntüsündeki kabalığa karşı savunma ihtiyacıyla çeşitli açılardan inceliyorum Marmaray’ın iç düzenini. Panolarının bazılarını beğeniyorum. Yukarıda sözünü ettiğim seramik tablo, gökdelenler öncesine ait Boğaz manzarasını yansıtıyor. Siluette tek bir gökdelen bulunmuyor. Renkleri, çizgileri iç acıcı. İstanbul’un karakteristik siluetinin yitimine niye üzüldüğümüzü sergiliyor resim adeta.

Kuşkusuz öyle, siluet aslında içyapı bozulmasının dışavurumu. İç yapı hareketli şimdiki zamanın kaynamasını yansıtırken Boğaz da klasik manzarasını koruyamazdı.

Küreselleşmenin yenisini yüceltmenin her yeni ve her çağdaş sayılana teveccüh etmeme gereğini savunan kesimlere düşmesi tarihin bir cilvesi. Yaygın olarak “muhafazakâr” olarak adlandırılan ve İslamcı siyasetçilerin ivme kazandırdığı kanallarda kendilerine bir hareket alanı bulan kesimler kalabalık, heveslerle dolu, enerjik ve çalışkanlar. Moderniteyi tüketim temelinde ele alırken, yenilik ve güvenlik özellikleriyle de içselleştirmekten geri durmuyorlar. Bu uyuma bağlı olarak ulusçuların tamama erdirilmemiş maddi kalkınma arzularının İslamcı siyasetçilerde bulduğu bir karşılığın da katkısı göz ardı edilemez. Kalıcı değerlerin taşınması konusunda gösterilmesi gereken duyarlığın silikleştiği her seviyede “yeni”, teknolojinin sağladığı bir şimdiki zaman mührü albenisiyle ışıldıyor. Bir yöntemken bir amaca dönüşme iddiasına heveslendiren bir ışıldama bu.

Sürekli “mürteci” olarak suçlanan, çağdaş dünyanın teknolojik gelişmelerinin dışında olmadığını kanıtlamak isterken abartıya düşüyor. Global düzen de teknoloji transferleri başlığı altında bu abartıya zemin hazırlıyor. Çeşitli arzular, ihtiyaçlar ve savunma mevzilerinin meydana getirdiği geniş bir nüfusun yenileme ve yenilenme talebini bir taraftan da hâlâ İslamcılığın ilkeleriyle öne sürdüğü görülüyor. Oysa İslamcılığın kurucu ana dalgası açısından hem” yeni” hem de “tüketim” tartışmadan edilemeyecek sıfat ve olgular.

Bir faal olma, imzasını atma, mührünü basma hevesiyle de mekânlar hiçbir dönemde olmadığı kadar hızla değişiyor. Bu değişime ayak uydurmakta zorlanan sanatçılar gibi tüketiciler için de geçmişe ve geleceğe kaçmaya dönük (fantastik) sanat ve edebiyat eserleri bir hayli ilgi görüyor. Tur paketleriyle tabiata kaçmak, başka bir çözüm yolu gibidir.

İdeallerin başka bir yer arayışındaki ifadeler, şimdi burada olanı tanımlayamaz olma depresyonundan bağımsız okunamaz. Şimdi, tam burada yeni, yepyeni gündemleri en etkin şekilde üstlenme telaşı içinde yol alırken şiarlarımız, birikimlerimiz ve ülkülerimizin inşaat tozuna karışarak dağıldığını duymuyor muyuz? İç göç yığılmaları varoşları genişletirken gökdelenler manzaramızı kapatıyor. “Şimdilik” kaydıyla başvurulan tedbir yerleşik hale geliyor. Betonlaşma eleştirisi içeren onca şiiri, onca öyküyü şimdi nasıl açıklamak gerekir?

Benzeri bir paradoksu Japonlar bizden daha önce yaşadı. Geleneksel resimleri ukiyo-e’lerde somutlaşan hızla kaybolup gidecek “şimdi”nin manzaralarına dair hassasiyetleri nedeniyle de, inşaat sektörünün engel tanımayan yürüyüşü Japonlar için güçlü bir depresyon sebebi olmaya devam ediyor.

Hayao Miyazaki’nin animeleri üzerimizde böyle bir etki uyandırmaz mı? Çiftlikler, pirinç tarlaları, Shinto mabetleri, Bizans ve Viktoryan tarz evler… Sahneler yitirilenin mahiyeti, hikaye ve karakterler ise aslında nasıl olabileceği üzerine düşündürür. Şehir ve tabiat el ele, uyum içinde ilerler. Şimdiki zaman yok; ya geçmiş var ya gelecek.

İlerleme inancının yenilgileri muhafazakar hamlelere güç kazandırıyor, ancak salgın her tarafı kuşatmış, kimse ötekinden çok farklı değil. Sebepleri açısından az çok özdeşleşme yapabildiğimiz Japon mucizesinin en uç sanat dalında karşımıza çıkan kaçış, bizi metropolün sembolik mekânlarından birinde buluyor ve şaşırtmıyor. Hız ve kalabalık parantez açma çevikliğiyle birlikte kaçış yolu aralıklarını da öğretiyor bize: Şimdilik, hayallerde ve sanatta geçmişe ve geleceğe kaçmak bedeli en hafif olanı gibi görünüyor. Halihazırda olana dönük bu yabancılaşmanın çok daha ağır bedelleri olduğu öne sürülebilir. Tersine, sanatın işte böyle bir durumda bize yardımcı olarak dinle birleşik bir sistem oluşturdukları zamanlarda olduğu gibi elimizden tutabileceği de söylenebilir.

Fakat acaba din ve sanat soruları ve cevaplarıyla nereye kadar bütün ve birleşik, bunun cevabı da tartışmaya açık. Biri geçmişe kaçarken diğeri geleceğe kayıyor. Biri şimdide cevap ararken diğerine buna engel olma görevi verilebilirmiş gibi yapılıyor.

İslami kabullerimiz şimdiki zamanın sanatı üzerine düşünmekten uzak durduğu ölçüde geçmiş, mükemmel bütünlüğüyle hâlâ en yaygın kaçış alanı. Güncel sanat ise çeşitli sebeplerle sarsıcı olsa bile dini anlamdan boşaltıldığı haliyle varoluşun ürpertisini nadiren duyuruyor. Hızla tükeniyor zaman, düşüncesizce kaybediliyor bağlamlar. Şimdiki zamana ilişkin soruları ertelemeye çağıran acil durum halinde kesifleşiyor gaybi evsizlik hissimiz. Geçmişin aşina mekânlarının hatırasıyla geleceğin sürprizlerle dolu resimlerine tutunarak katlanmaya çalışıyoruz şimdiki zamanın genişleyen parantezlerine.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.