1. YAZARLAR

  2. Ferhat KENTEL

  3. “Yurttaşlık Bilgisi” Dersinin Devleti ve Ekseriyetle Kaka… (1)
Ferhat KENTEL

Ferhat KENTEL

Serbestiyet
Yazarın Tüm Yazıları >

“Yurttaşlık Bilgisi” Dersinin Devleti ve Ekseriyetle Kaka… (1)

A+A-

     

 

 

     Yiğit Özgür Uykusuz dergisinde gene nefis bir karikatür çizmiş. Sayfanın tepesinde görülebileceği gibi, karikatürdeki adamımızın (anlaşılan “sosyolog” !) sıkıntılı bir vaziyette ettiği lâf, “Bazen sosyolojik analiz yapasım geliyor, bazen de kaka… Ekseriyetle kaka…”, şu günlerdeki ruh halime tam denk düşüyor.

     Gezi olayları sırasında hiçbir yerde yazmıyordum ve anlaşılan Serbestiyet’te yazmaya başlayıncaya kadar içimde epey “analiz” birikmiş! Gezi etrafında dönen saçma sapan tartışmalar (“eski Türkiye”, “karşı-devrim”, “komplo” vs.) karşısında bu analizler, gecikmeli de olsa –biraz- “öfkeye” paketlenmiş olarak Serbestiyet’e taştılar.

     Gezi hakkında yazacaklarım bitmedi (birileri bundan hiç hoşlanmıyor ama aklımdan ve elimden yazmamak gelmiyor, kusura bakmasınlar). Tabii ki, benim yazmam ya da yazmamam önemli değil; Gezi daha çok uzun konuşulacak. Çünkü taşıdığı anlamlar öyle bir-iki aklı evvelin “âbi, anladım ben bu işi!” demeleriyle tüketilebilecek gibi değil.

     Ama Serbestiyet’te yazmaya başladığımdan beri, özellikle şu “cemaat-AKP çatışması” gibi görünen olaylar zinciri vesilesiyle Türkiye’de hayat, daha doğrusu siyasal hayat öyle bir yerlere savruldu ki, yavaş yavaş benim öfkem yerini garip ve gereksiz bir şekilde sükûnete bıraktı. Pencereden dışarı bakıp, “analiz yerine ekseriyetle kaka”dan yana tercih kullanan adam gibi yani…

     Ne oldu, nasıl oldu? Derin ilişkiler hakkında çok şey bilenlerin, ortalıkta uçuşan söylem kavgalarından taraf seçebilenlerin yarattığı toz dumana fazla aldırmazsanız, öyle görünüyor ki, bütün hatlarıyla, içindeki karanlık odalar da dahil olmak üzere devlet çırılçıplak

     Düşünsenize her şey ortalıkta… Yolsuzluk; gizli saklı ambargoyu delme hikâyeleri; durdurulan devlet TIR’ları, TIR’ları durduran başka devlet kuvvetleri; başbakanlarını istifaya davet eden bakanlar, üstelik ekonominin motor gücü olan inşaatçılığın kalfası konumundaki bir bakanın -nedense- hasır altı edilen konuşması; Fethullah Gülen gibi şimdiye kadar mülayim ve duygusal görünen bir adamın ekranlardan taşan öfkesi, beddualar, soruşturma yapan savcılar, savcıları engelleyen güvenlik birimleri; bu savcıların daha önce Ergenekon, Balyoz vb. “eski rejimin” / vesayetin tasfiyesinde rol oynamış olmaları; TSK’ya kumpas; düne kadar yüze binbeşyüz desteklenen Ergenekon, Balyoz davalarında “aa, hata olmuş galiba!” durumları; polise müdahale, “söz dinlemeyen polis”, “yargıya müdahale”, “yürütmeye müdahale”; savaşan “komplo” teorileri, kutuplaştırma yaratmaya çalışan “komplolar” ve “komplo”dan dem vuranların ve rakiplerinin amansız savaşları ve karşılıklı kutuplaştırma çabaları eşliğinde komplonun parçası olmaları… Düne karşı birlikte hareket edenlerin, birbirlerinin sırtlarını sıvazlayanların bugün birbirlerini bir kaşık suda boğacak hale gelmeleri… “Dün”ün işbirliği ve ortaklığının bir anda havaya savrulması…

     Tamam, “devlet içinde tabii ki devlet olmaz.”

     Yani ortalıkta bol bol güçler ayrılığı falan gibi laflar dolaşıyor. Yok, yargı yürütmeye darbe yapmış, yok Erdoğan yargıya darbe yapmış… Sanki devlet bu tertemiz “yasama”, “yürütme” ve “yargı” erklerinin kitabına uyarmış gibi… Devlet dediğiniz şey bol miktarda “bel altı” darbelerin serbest olduğu bir savaş alanıdır.

     Bu “yasama-yürütme-yargı” tekerlemesi yurttaşlık bilgisi dersindeki kulağa hoş geliyor da… Devlet zaten, içinde devlet gibi olmaya çabalayan, devleti ele geçirmeye çalışan bir sürü gücün savaş alanıdır. Dün nasıl darbeciler, istihbaratçılar, işadamları, vatan için olduğunu söyledikleri kurşunları atan katiller, lobiler, inşaat, enerji, medya patronları… bunların hepsi devletin ta kendisidir. Türkiye’de muhafazakârı, sağcısı, İslamcısı, Alevisi, sosyal demokratıyla, hükümetlerin de her zaman polise, bürokrasinin diğer köşe bucağına adam sokma çabaları; sınavları kendi adamlarının girebilmeleri için tasarlamaları tam da devletin içindeki “devlet” olma çabalarına işaret eder. Devlet işte bu güç ilişkilerinin yansıdığı bir denge halidir.

     Ama işte öyle görünüyor ki, yaşadığımız günlerde çoğunlukla adeta gizli bir anlaşmayla görünmez kılınan ve ağır âbilerin “devlet sorumluluğu”, “tuğlayı çekersem herkes duvarın altında kalır”, “sırlarım benle beraber mezara gidecek” türünden mavralarının artık çok fazla cilalanacak tarafı kalmadı ve bu denge hali darmadağın oldu.

     Bu işte kim suçlu? Devlet içinde devlet olanlar mı? Peki hangisi? Fethullah Gülen Cemaati mi? Onların ön plana çıkıyor olması en güçlü olanlar olmalarından mı kaynaklanıyor? Peki diğerleri? Peki, bütün bu “güçler savaşı” nasıl açığa çıktı? Ya da nasıl bu kadar ağır bir şekilde provoke oldu ve de gizlilik falan kalmadı ortalıkta?

     Bu işte kim suçlu? Görmediğimiz, gizli saklı koridorlarda devlet olmaya çalışanlar mı? Onlar yurttaşlık bilgisindeki tanımı bozdukları için, yurttaşlık bilgisine göre suçlu olabilirler ama sosyolojik olarak sadece diğerleri gibi toplumsal ve siyasal güçlerdir. Bu güçlere karşı demokratik alternatifi yükseltecek, devleti demokratik bir yapıya çekecek olan hükümet değil midir?

     Yani devlet içindeki bir yapı KCK tutuklamalarıyla “Kürt barışını bozuyorsa”, hükümet bunu desteklemek değil, engellemek zorunda değil midir? Reklamı uzattığı için RTÜK tarafından ceza verilen Samanyolu TV’de ırkçı propaganda eşliğinde, kamuoyunda “nefret söylemi”ni geliştirerek derin mesajlar veren “Şefkat Tepe” adlı dizi sadece “fikir ve ifade özgürlüğü” adına gösterilmeye devam ediyorsa bir sorun var mıdır, yoksa bu tür diziler Kürt sorununa karşı “milliyetçi” ittifaklar için gerekli mi görülür?

     Türkiye toplumunun son yıllarda en önemli demokratikleşme potansiyelini taşıyan Gezi hareketini çığırından çıkaran, Gezi’ye karşı kutup inşa etmeyi kurtuluş olarak gören hükümet değil midir? “Eski rejimin ayaklanması / komplosu” söylemlerinin arkasına saklanmak yerine; gerçekten “modern” devlet gibi davranmak mümkün değil miydi?

     Evet, belli ki, birileri AKP’yi devirmek ve çok kötü ümüğüne basmak istiyor.

     Evet, tabii ki, ne yapıp edip bu devirmeye karşı, bütün hırsızlıklara, yolsuzluklara rağmen demokrasiyi savunmak gerekiyor.

     Tabii ki, bu dalaş içinde bir yerlerde ellerini ovuşturan ve darbe için fırsat kollayan birilerine karşı sivil siyaseti, bir gün sadece demokrasiyle bütün bu yolsuzların yollanabileceği fikrini savunmak gerekiyor.

     Bütün bu durumun arkasından acaba “Çok kafa ütülediniz! Biraz kenara çekilin bakalım” demek üzere şimdilik vuruşları saymakta olan silahlı birilerine karşı savunmak gerekiyor.

     Peki, devletin içine girmiş olan alternatif güçlerin “komplolarına” benzer bir komplonun parçası olmak zorunda mıydı “devletin gerçek sahibi” olan bir hükümet?

     Alın işte durum tam da MebuseTekay’ın dediği gibi…

     “Adalete güvenini kaybetmiş bir toplum ürkütücüdür”… Evet ama ürkütücü olmasının ötesinde durum öyle bir aşamada ki, bir zamanların şehirler arası terminallerindeki helalara benziyor.

     SERBESTİYET

 

Önceki ve Sonraki Yazılar