1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Yunanlılar düşündü, diğerleri tüketti mi?
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Yunanlılar düşündü, diğerleri tüketti mi?

A+A-

Felsefe tarihi kitaplarında felsefenin Yunanla başladığı anlatılır. Yunan felsefesinde ilk akla gelen de Thales’tir. Thales’ten önce ne olduğunu, insanların düşünüp düşünmediğini, düşünmüşlerse ne düşündüklerini, düşüncelerini nasıl ifade ettiklerini bilmiyoruz. Batılı-modern tasnife göre Sokrates’i sınır kabul edecek olursak Yunanda felsefe, Sokrates öncesi filozoflar ve Sokrates sonrası filozoflar olmak üzere ikiye ayrılır. Sonrakilere Sokratik filozoflar denir.

Felsefe tarihinin Yunanla başlatılması demek, düşünce tarihinin de Yunanla başlatılması demektir. Çünkü felsefe kurallı, düzenli ve sistematik düşünce olduğuna göre, beyin ve kalb sahibi diğerlerinin düşünmüş oldukları söylenemez.

Bu yanlıştır, insanoğlu tarihte ilk defa Yunanla düşünmeye başlamış değildir. Dahası, tamamen iddia edildiğinin aksine eski Yunanlılarda kavramsal ve sistematik düşünme anlamında felsefe yoktur. Hikmet, ilim ve tefekkürle tanışan Yunanlılar Babil’den, yani Doğu’dan istifade etmişlerdir. Babil, bugünkü Mezopotamya ve çevresini içine alan geniş bir havzadır.

Şu soru önemlidir: Neden Hindistan, Çin, İtalya değil de Babil? Bunun bazı sebepleri var:

Birincisi, insanlar için kurulan “ilk ev” Kabe, “ilk şehir” de Mekke’dir. Daha öncesinde insanlar konargöçer yaşamaktadır; Hz. Adem’le birlikte Ka’be kuruldu, Ka’be’nin etrafında da yerleşim başladı. Konargöçerliğin uzun asırlar sürdüğünü sanmıyorum, Adem aleyhisselam, yeryüzünde semadaki Beyt-i Ma’mur’un izdüşümü olan Ka’be’yi inşa edince yerleşik hayat da başlamış oldu. Daha sonra tabii, maddi ve sosyal sebeplerle insanlar üç koldan Asya, Avrupa ve Afrika’ya yayılmaya başladılar. Bibirlerinden uzaklaştıkça zaman içinde düşünce ve alem tasavvurları gibi dilleri de farklılaştı, hatta içinde yaşadıkları iklime, toprağın cinsine göre deri renkleri de ayrıştı. Vuku bulmuş olan büyük bir göç veya jeolojik felaketler, mesela yarımada sık ormanlarla kaplı iken çölleşmesi veya başka sebeplerle insanlar Arap yarımadasından Babil yöresine doğru göç ettiler. İnsanoğlunun hikmet ve düşünce havzası itibariyle anayurdunun Mezopotamya olması bu ve benzeri sebeplerdendir.

İkincisi; Hz. Nuh’un gemisi Cudi Dağı üzerinde durmuştur. Her ne kadar Hıristiyan alemi Tevrat’taki bir ifadeden hareketle, bu dağın Ağrı Dağı olduğunu iddia ediyorsa da,  geminin bu koca dağ üzerinde durması mümkün değildir. Ağrı Dağı çok yüksektir, insanların ve hayvanların yaşamasına müsait değildir. Kuran’da açık bir şekilde: “Biz gemiyi Cudi Dağı üzerinde durdurduk” diyor (11/Hud,, 44). Hz. Nuh’a “ikinci Adem” denir. Hz. Nuh’tan sonra insanlar yine Mezopotamya bölgesinden etrafa yayılmaya başladılar. Antropolojiye göre insanların ilk defa neolotik dönemden paleolotik döneme geçişleri ve tarımı öğrenmeleri bundan 12 bin sene öncesine iner ve Mezopotamya’da başlar. Fakat bunun çok daha kadim zamanlara dayanması gerekir. İnsanoğlunun toprağı ekip biçmesi, bitki yetiştirmesi, ateşten yararlanması ilk insan toplumuyla başlamıştır. İnsan yeryüzüne sıfır bilgiyle inmiş değildir; hem varlıkların isimlerini biliyordu hem şeylere isim koyma yeteneğine sahipti.

Üçüncüsü de Hz. İbrahim’dir. İbrahim alehisselamla birlikte insanoğlunun hayatında üçüncü bir sıçrama noktası gerçekleşmiş bulunmaktadır. Hz. İbrahim hem mantığın hem de astronominin gelişmesinde muazzam bir sıçramayı ifade eder. İbn Teymiye’ye göre sadece hikmetin değil, mantığın da ana yurdu Keldani’dir. Mantık Hz. İbrahim tarafından geliştirilmiştir. 

Artık yavaş yavaş Batılıların da kabul etmeye başladığı üzere Yunan felsefesi kaynağı itibariyle Keldani hikmetine dayanır. Farabi “Hikmet Keldanilerden Mısır’a, Mısır’dan İtalya’ya, İtalya’dan da Yunanistan’a geçti. Allah bana hikmeti tekrar ana yurduna getirme misyonunu verdi” diyor. Babil çevresi, Harran bölgesi, Adıyaman, yukarı Suriye, Cundişapur, İskenderiye ilginç bölgelerdir. Atina oukulunun dağılmasından sonra bu bölgeler canlandı, ancak Atina okulundan önce de hareketliydiler.

Tarihen sabittir ki, kadim zamanlardan beri tanrılarıyla sorunlar yaşayan Yunanlılar, 20-30 sene Doğu’da herhangi bir medresede tahsil görmeyen insana “hakim” demezlerdi. Nasıl ki biz bugün ülkelerimizdeki eğitimle yetinmeyip çocuklarımızı yurtdışındaki Oxford, Cambridge, Harvard gibi okullara gönderiyorsak, Pisagor’dan tutun diğer bütün Pre-Sokratik filozofların neredeyse tamamı 10-30 sene arası Doğu’da tahsil görmüşlerdir. Bizim kitaplarımızda Pisagor’un ilk olarak Çin’de tahsil gördüğü belirtilir. Heraklit, İran’da, Empedokles Mısır’da uzun seneler tahsil görmüştür. Anaksagoras ise Yahudilerden ders almıştır.

Yunanlıların diğerlerinden farkı ve ilk düşünceyi üretenler olarak anılmalarının sebebi, felsefeyi yazıya dökmeleridir. Yunanlılara kadar kimse felsefeyi yazıya geçirmeyi denememişti. Yunan mirası yazıya geçtiği bugüne kadar geldi. Bazı hakimler, alfabeyi hikmette kullanmaları dolayısıyla Yunanlıları “Hikmete ihanet etmekle” suçladılar. Kim bilir sözlü hikmet birikimine sahip nice kavim ve havza vardı, tarihin nisyanına terk edilip unutuldular. Kadim havlarda nice Platonlar, Aristolar yaşamış ancak hikmet ve felsefeleri yazıya geçmediği için bugüne intikal etmemiştir. İbni Sina’dan sonraki Meşşai filozoflardan Ebu Bereket el Bağdadi, kendisine ısrar edilmesine rağmen kitap yazmaz ve bunu isteyenlere şöyle derdi: “Hikmeti kitaba geçirilmez, hikmet sözlü (şifahi) olarak insandan insana birebir aktarılır.” Daha sonra en azından tezini savunması için bir kitap yazması istenmiş, o da Kitab’ül Muteber’i yazmıştır. Hikmeti ilk defa yazıya geçirenler Yunanlılar olduğu için de, bir kısım insanlar felsefenin Yunanla başladığını düşünür. Ancak gerçek şu ki, yazılmış eserlere bakıldığında, Doğu’dan önemli izler ihtiva ettiği görülür. Sicistani, Yunanda sistemli bir felsefenin olmadığını söyler; onlarda olan, vecizeler, hikayeler, şiirler ve dar-ı mesellerdir.

Yunanda sistematik düşünme Hz. Musa’yla buluşmalarından sonra başlamıştır. Yine Sicistani’ye göre, Yunanda ilk filozof, Hz. Musa’nın vefatından 951 sene sonra ortaya çıkmıştır. Yalnız hikmet ve felsefe değil, ilimlerde de Yunan’ın Doğulu kaynaklardan beslendiği bir gerçektir. Tabiat ilimleri Yunanistan’dan önce, Anadolu’da, Mısır’da ve Sicilya’da gelişmişti. Sicilya’da gelişmesinin sebebi, buranın Mısır’la olan irtibatlı olmasıdır. Abbasiler zamanında da Sicilya, İber yarımadası gibi ilim ve hikmetin Kıta Avrupası’na intikalinde önemli rol oynayacaktır. İyonya fizikçileri, Mezopotamya, Hint astronomisi ve tıbbının Anadolu’daki devam ettiricileridir. Bizde bazı felsefe tarihçileri, Babil’de arazi ölçümleri olduğu için geometri, Mısır’da da su kanalları olduğu için matematik ve geometrinin geliştiğini iddia eder. Elbette ki, matematik ve geometri gibi ilimler söz konusu işlerde kullanılmıştır ama başlangıçtaki sebep insan zihninin ilahi olanla sayılar üzerinden irtibat kurma çabasıdır. İnsan varlığı anlamlandırmaya çalıştığında bu ilimlerin veya bilgilerin yardımına başvurma lüzumunu hissetmiştir. Kadim kültürlerde Babil, Hint, İran, Mısır ve Yunan’da da böyledir. Sonraları bunlara Müslümanlık da eklenmiştir.  Beşeri havzaların birbirlerinden hikmet, fikir ve bilgi almaları doğaldır, gereklidir, hatta zorunludur.

Kadim zamanların insanı için önemli olan hikmetin nerede neşvünema bulduğudur. Hikmeti nerede bulsa alır; bununla iç dünyasını ve çevresini aydınlatır. Birilerinin düşünüp diğerinin tükettiği konusu Yunanlılarla Romalılar için söylenir ama başkaları için söylenemez.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.