1. YAZARLAR

  2. Zeki SAVAŞ

  3. Yoldaki İşaretler
Zeki SAVAŞ

Zeki SAVAŞ

Zeki SAVAŞ
Yazarın Tüm Yazıları >

Yoldaki İşaretler

A+A-

Toplumsal değişimler beraberinde yeni kavramları getirir. Literatürümüze giren yeni kavramlara doğru anlam yükleyemez isek, bazı inhiraflar yaşanabilir.

Bir önceki yazıda Türkiye’de cari olan değişim sürecinin dil, din, mezhep ve düşünce farklılıklarını ‘zenginliklerimiz’ kavramıyla açıklamasının devlet açısından olumlu yanlarına değinmiş ve din, mezhep ve düşünce farklılıklarının toplumsal kesimler açısından aynı kavramla açıklanıp açıklanamayacağına dair bazı soruları gündeme getirmiştim.

Zenginliğin birinci anlamı, bir şeye veya şeylere çok miktarda sahip olmak demektir. Bu anlam itibariyle, sahip olunan şeylerin müsbet, yararlı ve pozitif olması zaruridir. Zararlı veya faydasız şeylere sahip olmak zenginlik sayılmaz. Örneğin bir insanın sıhhat sahibi olması, bedeninin güçlü olması zenginlik sayılırken, insanın çok sayıda hastalığa sahip olması zenginlik sayılamayacağı gibi büyük bir musibet sayılır. Hakeza büyük ama verimsiz bir araziye sahip olmak ya da satılmayan bir mala sahip olmak da zenginlik sayılamaz. Sahip olunan şeyin, reel bir değerinin olması gerekir. Reel değeri olmayan mal ve meta, servet sayılmaz.

Bu zaviyeden baktığımızda, toplumdaki din, mezhep ve düşünce farkları toplum açısından zenginlik sayılamaz. Sayılırsa, değerlerimiz erozyona uğrar. Hepsi bizim ve hepsi değerli dersek, herkesin inancı ve düşüncesi ciddi bir değer kaybına duçar olur. Hangi din, mezhep ve düşünceye mensup olursak olalım, bu aidiyet anlamlı olmaktan çıkar.

Zenginliğin ikinci anlamı, çeşitliliktir. Din, mezhep ve düşünce farklılıklarını bu anlamda zenginlik olarak kabul edebiliriz. Zengin bir kitaplığa sahip olmamız gibi. Kitaplığımızda içeriğine katılmadığımız çok sayıda kitap bulunabilir. Farklı kitapların olması, onların muhtevasını benimsediğimiz anlamına gelmez. Toplumdaki çeşitliliğin kitaplığımızdakinden farkı, ihtiyari değil, tahmili olmasıdır. Aykırı kitapları kendimiz seçeriz. Ne var ki, toplumdaki farklılıklar kendi tercihimiz değildir. Beşerin fıtratıyla ilgilidir. Bu sebeple toplumsal farklılıkların yaşam hakkını kabullenmek, onlarla eşit haklar içinde yaşamak durumundayız. Onlar da biz de aynı topraklarda yaşamak durumunda olduğumuza göre, savaş değil barış içinde hayatı sürdürmek zorundayız.

Mesele, ihtiyari olmayan farklılıklarımızı çeşitliliğimiz olarak tanımlamakla bitmiyor. Bunlarla ilişkilerimiz hangi temelde olacak? İlişkilerimizin muhtevasını hangi kriterler belirleyecek?

Bu konuda üç ayetin kilit rol üstlendiği, bize yol gösterdiği inancındayım. Zikredeceğimiz üç ayet, mezkûr mevzuda yoldaki işaretler hükmündedir.

Ehl-i Kitap ile ilişkilerimizi, Al-i İmran suresinin 64. ayeti düzenlemektedir:

“(Resulum) de ki: ‘Ey Ehl-i Kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin. Şöyle ki, Allah’tan başkasına tapmayalım, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim.’ Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman, ‘şahit olunuz ki biz Müslümanlarız’ deyiniz.”

Ehl-i Kitap ile toplumsal yaşamın muktezasından olan zorunlu beşeri ilişkilerin dışında bir irtibat kurabilirsek, onları aramızdaki ortak kelimeye davet edeceğiz. Aramızdaki ortak noktalardan hareket edeceğiz. Aramızda müşterek noktaların olması, taraflara irtibat imkânı vermektedir. Müştereklerin olması, doğal yakınlığı getirdiği gibi, şer’i hükümlerde de farklılıklara yol açmaktadır. Ehl-i Kitap ile müşrikler hakkındaki şer’i hükümlerin farklılığı bu sebepledir. İnsani ve İslami diyalogumuz, yumuşak ve en güzel dili kullanmamız sonuç vermez ise, Müslüman olduğumuzu, farklı olduğumuzu, aynileşemeyeceğimizi, aramızdaki farkları görmezlikten gelemeyeceğimizi, farkımız yoktur diyemeyeceğimizi, siz de bizim zenginliğimizsiniz, Müslüman Hıristiyan fark etmez şeklinde bir yaklaşım içinde olamayacağımızı ifade etmek durumundayız. İnancımızı paylaşmamaları, çatışmamızı gerektirmez ama aramızdaki farkı küçümseme imkânını da bize vermez. Katılmıyorsanız, önemli değil, hepimiz bir sayılırız diyemeyiz. Çünkü o zaman değerlerimiz aşınır, değerlerimizin değerini ve farkını takdir edemiyoruz anlamına gelir.

İkinci konu, İslam’a tamamen aykırı olan, küfür sayılan düşünce ekolleriyle ilişkilerimiz bahsidir. İslam’ın davet prensipleri gereği yine en güzel dille diyalog kurmak ve inancımızı paylaşıma açmak ve de onların düşüncelerini tenkide tabi tutmakla yükümlüyüz. Eğer olumlu ve insani diyalogumuz sonuç vermez ise, “Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize” ayetiyle amel etmek durumundayız. İslam devletinde yaşamadığımız için farklı hükümleri uygulayacak durumda değiliz. Onları kendi düşünceleriyle baş başa bırakmak zorundayız. Sizin dininiz size derken bulunduğunuz vaziyet üzere devam ediniz, tercihiniz caizdir anlamına gelmemeli. Sizi eleştirmeyeceğiz manasına anlaşılmamalı. Ayetten murad, yanlışlık size aittir, yanlış yol sizin yolunuzdur ve biz o yolda olmayacağız şeklindedir. Yani sizin hesabınız size, bizim hesabımız bize. Sizin inancınızın neticesi size, bizimki bize. Herkes kendi tercihinin sonucuna katlanacaktır. Bu ayette, uhrevi azapla ilgili üstü örtülü bir tehdit vardır. Tehdit ilahidir. Cezalarını ahirette göreceklerdir. Onların batıl düşüncelere sahip olmaları, çatışmamızı gerektirmiyor. Çatışmadan, eleştiri ve paylaşıma mümkün olduğu oranda devam edeceğiz; devamın mümkün olmadığı yerde onları kendi halleriyle baş başa bırakacağız. Ta ki, ‘Mahkeme-i Kübra’da muhakeme olunana dek.

İnsanın haysiyetini, onurunu ve zatını zedeleyen, alçaltan düşünce ve ameller sözünü ettiğimiz düşünce farklılıkları kapsamında sayılamaz. Onlara karşı mümkün olan her vesile kullanılabilir.

Üçüncü konu, İslam dairesi içinde sayılan mezhep ve düşünce farklılıkları mevzusudur. İslam dairesini itikadda tevhid, nübüvvet, mead; amelde de temel farzlar ve haramlar belirler. Bu çerçeve içerisindeki farklılıklara karşı tavrımız ne olmalı? Çünkü mezkûr çerçeve içerisinde çok sayıda mezhep ve düşünce ekolu vardır.

Bir defa sözünü ettiğimiz çerçevedeki farklılıklar kaçınılmazdır. Dinin yorumu bir tek mezhebe ve ekole hasredilemez. Hem dinin kendisi hem de insanın doğası buna imkân vermiyor. İmkân vermemesinin hikmeti vardır ve bu hikmet ilahidir. İnsan ve İslam Din’i, kıyamete kadar var olacaktır. Hayat değişken ve seyyaldir. Sürekli yenilenmektedir. Yeni ihtiyaçlar doğmaktadır. Beşerin de bilgi ve birikimi sürekli artış göstermektedir. Bunun için İslam Din’i temel kurallar muvacehesinde oldukça geniş bir manevra alanı bırakmıştır insana. Eğer bu manevra alanını tahdit edersek, İslam’ın ihtiyaçlara cevap vermesini kendi ellerimizle engellemiş oluruz. Örneğin İslam, itikadi konularda tevhid, nübüvvet ve meadı temel ilke olarak belirlemiştir. Bunun dışındaki tüm itikadi konular teferruattır, farklılık arz edebilir, müdellel olarak farklı görüşler savunulabilir. Çünkü temel konuların dışındaki farklılıklar, İslam dairesinin içindedir, dışında değil. Mezhep değiştirenlerden bazılarının kendi geçmişlerini dalalet ve yeni tercihlerini hidayet olarak tanımlamaları, bilgilerinin ve şuurlarının değil, cehaletlerinin veya taassuplarının sonucudur. Araştırma ve tahkik sonucu mezhep ve ekol değiştirmek doğaldır ancak öncekini batıl, sonrakini hidayet olarak görmek bağnazlıktır, İslam’ın ruhunu anlamamaktır, dine dar bir pencereden bakmaktır.

Eğer İslam tarihine mutaassıplar egemen olsaydı, hiç bir zaman İslam düşüncesi ve mezhepleri bu kadar gelişemezdi. Mutaassıplara rağmen yakalanan zenginlik, bizim için büyük bir nimettir. Bu nimeti arttırarak gelecek kuşaklara devretmeliyiz.

İkincisi, dinin genel çerçevesi içindeki farklılıklar gerçek zenginlik sayılır. Bu farklılıkların tümü bizimdir ve aralarında tercih hakkı vardır. Bunu kabul etmeyenler, en azından var olan ve olacak olan farklılıkları müsbet manada çeşitlilik olarak görebilir, görmelidir. Aksi yaklaşım, dine ve bu dine inananlara zarar verir.

Çoğunluğun zihninde şu soru oluşabilir: İslam dairesi içindeki bütün farklılıklar müsab midir? Yani hepsi isabetli ve doğru mudur? Bu sorunun cevabını gerçek manada bilen sadece Allah’tır. Bu konuda İsra suresi 84. ayetle amel etmek durumundayız:

“De ki: Herkes kendi şakilesine göre davranır. O halde yol olarak kimin daha çok hidayete erdiğini Rabbiniz daha iyi bilir.”

Yani herkes kendi yönünde(ibn-i Abbas), herkes kendi yapısına uygun(Mücahid), herkes kendi niyeti üzere(Kutade), herkes kendi mezhebi ve yolu üzere(Ferra), herkes kendi dini üzere(ibn-i Zeyd) davranır anlamına gelmektedir. Kimin daha çok hidayet üzere olduğunun kavgasını vermemiz anlamlı değildir. Mezhep ve düşünce farklarını hidayet ve dalalet temelleri üzerinde tartışmak, yersizdir. Kimin daha isabet ettiğini, kimin daha hak olduğunu muhatabımıza kabul ettiremiyorsak, konuyu Allah’a havale etmemiz gerekiyor.

Bu ayete ve diğer delillere dayanarak İslam’ın genel dairesi içindeki bütün mezhepleri ve düşünce ekollerini mazur sayabiliriz. Yani bütün dikkatine ve çabasına rağmen hakikatte isabet etmeyenler mazurdur ve kimin tercihinin Allah nezdinde hakikate tekabül ettiğini de bilmiyoruz. Bilmediğimize göre farklı tercihleri dalalet olarak tanımlama hakkına sahip değiliz. Onlara karşı saygılı olmalı ve gerektiğinde karşılaştığımız sorunların çözümü için onlardaki usul ve hükümlerden yararlanabilmeliyiz, onların felsefi bakış açısından istifade etmeliyiz.

Zikredilen üç ayetin üç temel konuda iman edenlere yol gösterdiği, kriter ve kıstas oluşturduğu inancındayım.

Farklılıklarımızı nasıl tanımlamamız ve yorumlamamız gerektiği konusuyla ilgilenenler, bu ayetler üzerinde çalışmayı sürdürebilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.