1. YAZARLAR

  2. Cihan AKTAŞ

  3. Yeni emek, değişmeyen çileler
Cihan AKTAŞ

Cihan AKTAŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Yeni emek, değişmeyen çileler

A+A-

Siyasi kamu bir hayli hareketli ve sarsıcı. Günden güne değil saatten saate değişiyor sahneler ve ifadeler. İşte şu konuda yazayım diyorsunuz, birkaç saat geçmeden eteklere düşüyor yeri.  Buna karşılık bir de medeniyetle ilgili, insanlık ve Müslümanlığımızla ilgili başka bir gündem var ki orada neler olup bittiği siyaset, din, sanat ve edebiyat; her türlü gündemin acil maddesi olmalı.

İşçi meseleleri bağlamında geçmiş dönemlere nispeten gerçekleşen iyileştirmeler ne ölçüde genellenebilir, emin değilim. Firmalar, fabrikalar, holdingler alanı karanlık labirentler gibi. Bazı iş mekanları var ki oralarda neler olup bittiğini ancak iş cinayetleri sonucunda öğrenebiliyoruz. Bodrum katların havasız hücrelerine kapatılan sayısız işçi, o işi de bulduğu için haline şükrederken sağlığından olmayı göze alıyor.  Yoğun bir çevre kirliliğinin hakim olduğu Dilovası gibi sanayi bölgelerinde işçilerin hangi şartlar altında çalıştığını Allah bilir. Şehir içinde ise bodrum katlardaki işletmelerin oluşturduğu kayıt dışı ekonomi kim bilir hangi istismarlarla hükmünü sürdürüyor. Varoş diye tabir edilen yerlerde bodrumlar, merdiven altları ve metruk binaların bahçelerindeki kömürlüklerden uyarlanma atölyelerde metal mutfak aletleri sağlıksız şartlarda üretilip yine sağlığa zarar verecek halleriyle pazarlarda düşük gelir grubundan insanlara satışa sunuluyor.

 Söz konusu atölyelerdeki kaplama banyolarında kullanılan siyanürün işlem sırasında işçilere zarar vermemesi için hangi önlemler alındığı meçhul. İşçiler bir yandan siyanürlü su buharını solumakla yüz yüze bırakılırken, öte yandan banyo teknelerindeki zehirli sulara çıplak elle temas etmelerinde de bir beis görülmüyor. Banyolardan çıkarılan metal ürünler yine çıplak elle paketlenip sevkiyata hazırlanıyor. Bu tür atölyelere  Avrupa Yakası'nda en çok Bayrampaşa, Edirnekapı ve Beyoğlu'nda rastlanıyor. Bayrampaşa'da üretime yönelik iş merkezlerinin bodrum ve merdiven altları bu ölümcül faaliyetin mekânları.

Görünüşler bazen son derece yanıltıcı olabiliyor.

Bir keresinde Küçükyalı’da karşıma çıkmıştı böyle bir atölye. Birkaç yıl önce Eylül ayında yaşanan bir sel hadisesi üzerine evimin bulunduğu bir aşağı sokağa inemeyince, yolumun üzerindeki inşaat malzemeleri satılan albenili bir cepheye sahip firmaya sığınmıştık kızımla. Orada bir saate yakın oturduk; iyi hatırlıyorum, 2009 Eylül’ünün başlarıydı, akşam semtteki Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kimsesiz çocuklar yararına düzenlediği yemeğe katılacaktık. Firmanın yöneticisi alımlı ve hoş sohbet seramik sanatçısı hanımla yeni inşaat malzemeleri üzerine sohbet ederken birden büyük salonun şık bir paravanla kaplı köşesinden mavi önlüklü kadınların arka arkaya çıkmaya başladığını gördüm. Aşağıda bir atölye varmış meğer ve işçiler yağmur yağdığında atölyenin havası dayanılmaz hale geldiği için çıkmak zorunda kalmışlar. Zaten giriş katında olan firmanın alt katında nasıl bir atölye bulunabilirdi? Yarım pencerelerle aydınlanan bodrum katında çalışıyorlardı mavi önlüklü kadınlar. En az otuz kişi saymıştım.

Aklına Jale Sancak’ın öyküsü gelmişti: “Kuyuda.” Nefesi tükenirken benzi solan işçi kadınların eseri olan seramiklerle de güzelleşiyor evlerimizin banyoları, mutfakları. Bu anlattığım sıradan bir örnek. Medyada uluslararası markaların Asya ülkelerinin izbelerinde hangi şartlar altında üretildiğine dair haberlere sıklıkla rastlıyoruz.

Ucuza mal edilen pahalı zevklerin sürekliliği kurbanlar gerektiriyor. Bu tür atölye işçilerinin neredeyse tamamını işin gerektirdiği eğitim ve deneyimden yoksun, en alt gelir grubunda, hatta açlık sınırında yaşayan emekçiler oluşturuyor. İmalat sonrası paketleme işleri de çoğunlukla küçük yaşta yoksul kız çocuklarına, çok düşük ücretle yaptırılıyor.

Lafı uzatıyorum aslında. İşçilik söz konusuysa beterin beteri hep mümkün. İnşaatlarda  çalışırken büyük ihmalkârlıkların eseri kazalarla hayatlarını yitiren, engelli bir hayata mahkum olan işçiler acil ve kalabalık gündemlerimizde anmaya değmeyecek bir yer tutuyor. Kapitalizmin bir mistifikasyonla  bünyemize zerk ettiği kalkınma hırslarının adsız kurbanları onlar. Kazanımlar perspektifinden bakma tercihimiz nedeniyle sergiler olduğumuz sağırlık, bir tür yabancılaşma zeminine sürüklüyor bilincimizi. Sahi, yola çıkarken önceliklerimiz nelerdi…   

İşçi çoğu zaman bir köle hayatı yaşıyor şimdilerde, çünkü emeği daha da ucuzladı, otomasyon sistemleri ve mülteci işçi potansiyeli nedeniyle.

Antonio Negri, 2006’da basılan “Porselen Yapımı” adlı kitabında üretim biçimi ve değerlendirme süreçlerini etki altına alan (fikri, ilmi, bilişim ve iletişim kaynaklı, ilişkiler ve duygular bağlamında gelişen) maddi olmayan emeğin hegemonyası altında oluşumuzun anlamını irdeliyordu. Klasik emek-değer yasasına özgü emeğin üretimde harcanan zamana göre ölçülmesi yasası artık geçerliliğini yitirmektedir bu hegemonyayla birlikte.

Bilişimle ilgili emeği belirleyen bu yeni gelişme kuşkusuz birçok sektörde etkili ve buna göre de hak ve hukuk alanında yeni karşılıklar ediniyor. Gelgelelim geçiş sürecinin hiç görmediği, eski dönemin daha da hoyratlaşan kuralsız uygulamalarının cefasını çeken taşeron işçiler bu yeni döneme özgü  çoğu kez tanımlanması kolay olmayan “iyiliklerin” öylesine uzağındalar ki… Yeni birikim ve örgütlenmeler yeni sömürü tarzlarını da getiriyor kuşkusuz. Yeni teknolojilere uyum sağlayamayan, bu teknolojilerin oluşturduğu düzenlemelerde bir adres edinemeyen meslek sahipleri bile sakatlanarak tasfiye edilirken, her an işten atılma korkusu yaşayan güvence yoksunu işçinin nasıl bir itiraza şansı bulunabilir? Tek kozu, “kıymeti harbiyesi olmayan”  bedeninin en zorlu işlerin sahasına atılmasına göz yumması olmalı. O sahaya atılan bir birey değil, özne de değil, kalabalık bir ordunun adsız neferi.

Geçtiğimiz yıl İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde kanalizasyon taşması sonucu su basan laboratuvarın temizliğini yapan taşeron işçiler gerekli önlemler alınmadığı için mikrop kaparak hastalanmıştı. Bu işçiler arasında bulunan talihsiz işçi  Zafer Açıkgözoğlu kaptığı enfeksiyon nedeniyle karaciğer yetmezliğine yakalanmıştı ve önceki hafta vefat etti. “Ayaklarımdan gelen bir sızıntıyla bulantı ve kusma başladı, bilincimi kaybetmiştim” diye anlatmıştı kendisiyle yapılan röportajda.  28 yaşındaydı. Daha önce hiç hastalanmamıştı.  Lağım temizliği onun görevi değildi. Zorla yapması istendi. Bu, köleye yapılan muamele değil mi?

Bir açıdan değişiyor dünya, iş düzeni açısından, zenginliğin üretimiyle ilgili faaliyet istihdam kurallarını sıkı sıkıya bağımlılıktan kurtuluyor.  El emeği ve entelektüel emek arasındaki ayrım nedeniyle  kapitalist, emek sürecinin yapısına tek yönlü hükmetme gücünü yitiriyor.  Kapitalistin mali hegemonyasını sarsan ve sınırlayan bu gelişme, emeğin kendini özgürleştirmesine nispeten elverişli kanallar açıyor.

 Fakat bir taraftan da –yeni öznellik biçimlerinin sağladığı avantajlarla- kimileri neşeli bir serbestliğin tadına varırken kimileri de bu neşeli halin fotoğraflarının perdelediği köhne düzenin insafına terk ediliyor. Bir kural, itina, sakınım, hesap verme sorumluluğu olmaksızın itiliyor işçi kirli suların, zehirli gazların,  bilinmezliğine. Taşeron İşçileri Çalışma ve Dayanışma Derneği vasıtasıyla yürütülen davası üzerine şunları söylemişti Açıkgözoğlu: “Hastane yetkilileri bizden daha yüksekler, daha üstünler, belki onlar kazanırlar. Ne karar çıkarsa saygı duyacağız, elden ne gelir ki!”


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.