1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Yeni bölge algısı
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Yeni bölge algısı

A+A-

Bugüne kadar Türkiye`nin Arap alemiyle ilgili yürüttüğü politikanın eleştirilebilir yönlerinin mevcudiyetine rağmen yakın tarihin elverdiği konjonktür içinde ve ana hatlarıyla tutarlı ve istikrarlı olduğunu söylemek mümkün. Elbette “istikrarlı ve tutarlı” olan her tutum doğru veya olması gereken değildir. Türkiye, Batı’nın, özellikle NATO’nun derin etkisi altında uzun vadede çıkarlarını gözeterek kendine bir hatt-ı hareket çizemedi. Bugün de tam bağımsız hareket ettiği söylenemez, ama değişen bölgesel konjönktür Türkiye’yi yeni tutum alışlara zorlamaktadır.

 

     Cumhuriyet`in kuruluşundan ve belirgin olarak NATO`ya girişten sonra 1950`ye kadar İslam dünyasında fiili sömürgecilik vardı. Bu dönem boyunca Türkiye Araplarla ilgili iki önemli noktayı dış politikasının esası yaptı:

      a) Çok gerekmedikçe Araplar arasındaki ihtilafa taraf olmamak, onların içişlerine karışmamak;

      b) Ortadoğu`da özellikle Arapları yakından ilgilendiren konularda Araplardan sonra adım atmak.

      Bu iki noktaya her zaman tam olarak riayet edilmedi, sözgelimi İsrail`in bir devlet olarak BM`de oylanmasında Türkiye Araplardan önce adım attı, Cezayir bağımsızlık savaşında kendini ileride zor durumda bırakacak ve hatta devlet düzeyinde özür dilemesini gerektirecek bir tutum izledi. Buna rağmen yine de başlangıçta tespit edilen iki ana noktanın genellikle korunduğunu söyleyebiliriz. Körfez krizinde sabık Cumhurbaşkanı Turgut Özal aktif müdahale ile bu konsepti değiştirmek istediyse de bu mümkün olmadı.

       İran İslam Devrimi, Soğuk Savaş döneminin sona ermesi, yani özellikle 1990’lardan sonra ardı arkası kesilmeyen sosyal çalkantıların, bölgesel çatışma ve savaşların başladığı Ortadoğu`da, artık Türkiye`nin bu iki ana prensibe sımsıkı bağlı kalmasını mümkün olmaktan çıkardı. Buna ilaveten Türkiye’nin 50 küsur senedir AB üyelik sürecinde yaşadığı umut kırıcı macera da onu yeni bir tutum almaya zorlamaktadır.

      Ortada kimsenin görmezlikten gelemeyeceği somut bir gerçek var:

      Türkiye Batı ile hangi düzeylerde siyasi ekonomik ve askeri organik ilişkileri olursa olsun, sonuçta bir bölge ülkesidir. Aynı mekanı paylaşan komşuların birbirini çok derinden etkilemesi gibi, Türkiye de Ortadoğu`daki her gelişmeden etkilenmektedir. Öyle ki, bazen bölgenin herhangi bir yöresinde esen bir rüzgar Türkiye`ye şiddetli bir fırtına olarak yansıyabilmektedir.

      Klasik politikanın fazla sürmeyeceği geçen yüzyılın son çeyreğinde anlaşılmıştı. Türkiye`nin 1974`te Kıbrıs`a yaptığı çıkarma ve tam on sene sonra 1984`te PKK`nın silahlı eyleme başlaması bunun ilk işaretiydi. Suriye’nin Kürtleri siyasi ve sosyo-ekonomik sisteme tam olarak katmaması, Türkiye’ye karşı mücadele veren PKK’nin beşeri gücünü fazlasıyla arttırmaktadır.

      Tunus’ta başlayıp bölgeye yayılan son siyasi ve toplumsal patlamalara kadar denebilir ki, Türkiye Arap alemini kendisini bu alemin içinde bulunduğu somut gerçeklerin bir kısmından koparacak kadar küçümsüyor, sağlıklı bir diyalog kurmakta güçlük çekiyordu. Yüzünü Batı’ya tamamen çevirmiş bulunan Batıcı-Kemalist iktidar eliti bunu özellikle istiyordu. Fakat bugün bunun hiç de sağlıklı bir ruh halinin ürünü olmadığı anlaşılıyor. İnsan dış dünyanın gerçeklerinden bir ölçüde, yani kısmen koptuğu zaman nevrotik bir ruh hali yaşamaya başlar, bu durum ülkeler için de söz konusudur. Ortadoğu`da siyasi dengeler ve toplumsal/maddi dinamikler köklü bir şekilde değişiyor, bugüne kadar uluslararası düzenin bölge için uygun gördüğü statü bir başka konsepte dönüşüyor. Bu aşamada Mısır ve İran`ın öne çıktığını, bu iki ülkenin sahip oldukları ağırlıkla belirleyici konuma geçtiklerini müşahede etmemek mümkün değil.

       Şurası bir gerçek ki eğer Türkiye bölgenin saygın, güçlü, sözü dinlenir ve bunun yanında İslam dünyasından ayırmadığı veya üstüne çıkarmadığı çıkarlarını adalet ve hakkaniyet ölçülerine göre korumak isteyen bir ülke olacaksa, bu meşru hedefine Arap alemini küçümsemeden ve İran dahil “İslam faktörü”nü yeterince hesaba katarak ulaşabilir ancak. Bunun yolu beşeri iktisadi ve siyasi/diplomatik ilişkilerin geliştirilmesi ve sıklaştırılması, Batı’nın her önerdiği fikri ve çözümü gözü kapalı benimsemeyi kaçınmasından geçer. Tabii ki bunun da zihni altyapısı tamamen psikolojiktir, bu psikolojinin iyileştirilmesi için köklü bir paradigma değişimine gitmekte zaruret var. Öncelikle Türkiye elitinin bölge ve Arap algısını gözden geçirmesi gerekir. “Ulusal çıkar”ın ötesinde ümmet perspektifine sahip Müslüman fikir adamlarının göstermesi beklenen katkının ne olduğu herkesin merak konusu.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.