1. YAZARLAR

  2. Atasoy MÜFTÜOĞLU

  3. Yeni Bir Zaman ve Mekân Bilinci
Atasoy MÜFTÜOĞLU

Atasoy MÜFTÜOĞLU

Atasoy MÜFTÜOĞLU
Yazarın Tüm Yazıları >

Yeni Bir Zaman ve Mekân Bilinci

A+A-

Bütün değer ve ahlak sistemlerinden bağımsız bir bilim ve teknoloji anlayışı/zihniyeti insan ve toplum hayatına egemen olunca, bir dünya görüşü halini alınca; insan hayatı da, toplum hayatı da, dünya görüşleri de her tür anlam ve erdem sisteminden bağımsız hale geliyor. Kültürel değerlerin erozyona uğraması, keyfi hayat tarzlarının, keyfi dünya görüşlerinin ortaya çıkmasına neden oluyor. Bireyler ve toplumlar, ahlaki/dini sistemlerden bağımsızlaşınca, bireysel ve toplumsal tahakküm ihtirasları sahneyi dolduruyor, bu ihtiraslar sebebiyle, bireyler de, toplumlar da çok ağır krizlerle karşılaşıyor. Ahlaki sistemlerden bağımsız bir dünyada bireyler, kişisel mutluluğu yüksek tüketim biçimleriyle ya da başarıyla kazanmaya çalışıyor. Tüketimi hayatın/varoluşun anlam ve amacı olarak seçen bir tür hedonizm, yeni bir hayat tarzı halini alıyor.

Günümüzde ideolojik tekelin, her tür şiddet kullanılarak dayatıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünya, farklı düşüncelere, fikirlere, dünya görüşlerine ve hayat tarzlarına kapalı bir dünyadır. “Açık Toplum” havarileri, Avro-Amerikan ideolojik çerçeveler dışında, hiçbir farklı bir tarzı anlamaya ve paylaşmaya müsait değildir. “Açık Toplum” havarileri farklının, ötekinin, yabancının trajedilerini hiçbir biçimde umursamayan korkunç bir kapalılığı temsil eder.

İnsanlık hayatı eğer dini ve ahlaki sistemlerden bağımsızlaştırılmış olmasaydı, günümüzde yaşandığı üzere tahakküm edenler ve tahakküm edilenler şeklinde kategoriler olmayacaktı. Tahakküm ilişkileri, hiçbir meşruiyeti bulunmayan, acımasız, vahşi, barbar tahakküm biçimleri oluşturuyor. Tahakküm edenler, tahakküm edilenler ilişkisi, yeni etnik ve kültürel kimlik iddialarının hayata geçmesine zemin hazırlıyor, bu iddialar taraflar arasında çatışma ve düşmanlıklara neden oluyor. Hangi toplumda olursa olsun, Türkiye`de örneklerini yaşayarak gördüğümüz üzere tek biçimlilik dayatmaları derin cepheleşmelere yol açabiliyor. Yeni etnik ve kültürel iddiaları insani erdenleri, nitelikleri bir yana bırakarak, mitler/efsaneler/hamasete dayalı bir kültür ve tarihle kendilerini yeniden konumlandırmaya çalışıyor. Hangi toplumda olursa olsun tahakküme maruz kalan unsurların etnik-dilsel homojenleştirme süreçlerine direnmeleri, karşı koymaları, kimlikleriyle ilgili niteliklere sahip çıkmaları anlaşılabilir, paylaşılabilir bir durumdur. Bu koşullar içerisinde tahakküm eden egemen anlayışa karşı aktif bir muhalefet kaçınılmaz hale gelecektir. Hangi gerekçeye dayalı olursa olsun homojenizasyon baskıları, uygulamaları, politikaları ırkçı karşıtlıkları kışkırtır.

Ulus-devlet mantığı, her durumda farklı yoğunluklarla da olsa, etnik arındırmalara ihtiyaç duyar. Her hangi bir topluluğun, örneğin Kürtlerin; kendi dillerine bağlılıkları, sadakatleri, bu dili her şartta savunuyor, bu dil uğruna bir biçimde mücadele ediyor, bu yolda kimi fedakârlıklara katlanıyor olmaları son derece erdemli bir bağımlılık biçimidir. Farklı dillerin, hiç bir şekilde kısıtlanmaksızın birlikte kullanımı etnik-dilsel topluluklar arasındaki gerilimleri önler. Kültürel anlamda engellenen, baskılanan, aşağılanan, suçlanan topluluklar, egemen kültürle rekabete hazır olmadığı zaman teslimiyeti seçer; egemen kültüre teslim olmak istemeyenler için direniş her zaman büyük bir imkândır.

Geleneksel yapıların, tarzlarını, değerlerin, kurumların, ilişki ve etkileşim biçimlerinin büyük ölçüde çözüldüğü, dağıldığı, parçalandığı bir dönemde yaşıyoruz. Modern yapıların, değerlerin, dünya görüşü ve hayat tarzının baskıcı egemenliği de,  geleneksel tarzlarla, modern tarzlar arasında sıkışıp kalan halkları, toplumları duygusal tepkilere, milliyetçiliklere sürükleyebiliyor.

İçerisinde yaşadığımız dünyada bütün toplumları etkileyen gelişmeler, hareketlenmeler, altüst oluşlar, yeni oluşumlar karşısında geleneksel kayıtsızlıklarımızı sürdüremeyiz, eski tarzlarımızı savunamayız. Bu yeni gelişmeleri, hareketleri kabul etmek, bunlara boyun eğmekle; bu hareketleri tanımlamak/çözümlemek birbirinden çok farklı şeylerdir. Bizler, Müslümanlar olarak bu yenidünyayı, yeni durumları doğru tanımlayarak, kendimiz için yeni bir zaman-mekân bilinci oluşturabiliriz, oluşturmalıyız. Modern dünya sistemi eşitsiz gelişme üzerine kurulmuş bir sistemdir, bu sistem sömürü politikalarını “ilerleme” maskesi altında sürdürüyor. Bütün toplumlar bu soyut “ilerleme” maskesi ile baskılanıyor. Yabancı siyasal/ekonomik/kültürel modellerin ithal edilmesi, milliyetçi tedirginliklere, rahatsızlıklara, aşırılıklara neden oluyor. Yabancı ve yerli kültürlerin karşılaşması, yabancı kültürlerin yerli kültürleri etkilemesi, dönüştürmesi, zayıflatması milliyetçi istikrarsızlıkları, fanatizmleri çoğaltıyor.

Günümüz dünyasında teknik bilimsel düzen ile geleneksel düzen karşıtlığı bir türlü aşılamayan korkunç ikilemlerle birlikte; iki arada bir derede kalan zihniyetler oluşturuyor. Seküler düzende bütün anlam sistemlerinin kontrolünü reddeden bir dünya oluşturuyor. Teknik ve bilimsel devrimlerle dinin özelleştirilmesi, devlete ve dünyaya hiçbir biçimde müdahale edemeyecek şekilde sınırlandırılması, toplumsal hayat üzerindeki etkisinin kontrol edilmesi; bugün bilimsel ve akıcı yöntemleri tayin edici bir konuma getirmiştir. Modern bilimsel-akılcı yöntemler dini dışlarken, İslam akılcı ve bilimsel yöntemleri içerir, savunur. İslam akılcı ve bilimci yaklaşımlara yalnızca sınırları olduğunu hatırlatır ve öğretir. Aklın ve bilimin sınırlarının farkında olması, aklın ve bilimin aşırılıklarına karşı çok etkili bir güvencedir.

İslami bütünlük bilinci içerisinde din/akıl/bilim aynı dili konuşabilir. İslami bütünlüğü yitirdiğimiz için günümüzde ilkeler temelinde, İslami olguları dünyevi tercihler yapan çelişkili, tutarsız ve belirsiz varoluşlar sergiliyoruz. Moderni tenin meydan okumaları karşısında yeni bir dil, model, yöntem geliştirmeyi başaramayan Müslümanlar, günümüzde içerisinde bulundukları çözümsüz durumu aşmak için maalesef “çifte meşruiyet” yolları üzerinde düşünmeye, geleneksel değerler ile modern değerleri uzlaştırmaya çalışıyor. Bu uzlaşma girişimleri sebebiyle çok ciddi kimlik sürtüşmeleri yaşıyoruz. Ortaya çıkan yeni etkinlik biçimlerine, yeni dinamiklere yabancı kaldığımızda, bu dinamikleri çözümleme ihtiyacı duymadığımızda bu dinamiklerin yönlendirici baskılarına maruz kalıyoruz.

Bir yanda Müslümanlara yönelik topyekûn savaşlar, imha savaşları sürdürülürken Irak`da, Afganistan`da her gün yeni Hiroşimalar, Nagazakiler yaşanırken;  Avro-Amerikan dünya Müslümanlara karşı, farklı cephelerde/alanlarda yoğun bir kültür savaşı sürdürüyor. Müslümanlar her toplumda entelektüel terörizmin muhatabı haline getiriliyor. Tarihin bütün aşırılıkları, taşkınlıkları, zulümleri ve kötülükleri Müslümanlara reva görebiliyor. Başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkeleri, giyim tarzlarını politize ederek yasaklama yoluna gidiyor. Kendisinden menkul kültürel üstünlük iddiaları, aşağı kültürler gibi kategoriler oluşturuyor. Kendilerinin her durumda üstün olduklarına inananlar farklılıklara yönelik olarak entelektüel/ideolojik kıyım uyguluyor. Ötekileştirici her tavır, her önlem, her yasaklama, sonunda bir nefret iklimi oluşturuyor. Farklıyı, insan olarak düşünmek yerine, olumsuz bir imaja hapsetmek kadar çirkin bir şey düşünülemez. Her tür ilişki biçiminin küresel düzeyde yoğunlaştığı bir dönemde farklı insan topluluklarıyla, farklı kültürlerle, renklerle, farklı bilgi biçimleriyle karşılaşmaktan korkmamak gerekir. Küreselleşme bugün neo liberal dünya görüşünü evrenselleştirdiğini iddia ediyor ancak bir diğer yanda her tür ötekileştirmeler, dışlamalar ve çatışmalar devam ediyor. Günümüzde dünya nüfusunun yüzde yirmisi küreselleşmeden yararlanırken, yüzde sekseni küreselleşme tarafından avutuluyor ve aldatılıyor.

Batılı kavram ve kurumların evrenselleştirilmelerinin korkunç/ahlaksız sömürgecilikler yoluyla sağlandığı sömürgeci baskı ve zorlamalarla sürdürüldüğünü hatırlamak gerekir.

İthal edilmiş ideolojik çerçeveler aracılığıyla, kültür ve uygarlık dünyamıza bütünüyle yabancı seküler-entelektüel araçlarla şekillendirilen zihinsel dünyalarımızın bağımsızlığından ve özgürlüğünden asla söz edemeyiz. Afrika kıtasında halen pek çok devletin başında Fransız uyruğunda olan, Fransız çıkarlarını gözeten kadrolar bulunuyor. Bu kadrolar aracılığıyla Fransa, Afrika’da ki sömürgeci etkinliklerini büyük bir kolaylıkla sürdürebiliyor.

Modern-seküler uygarlık farklı olana yönelik olarak, şüpheler, aşağılamalar ve terör üretiyor. Modern-seküler kültür, ırkçı/ideolojik aidiyet biçimlerini aşamıyor. Militarizmler, faşizmler, insanlığa karşı işlenen korkunç suçlar çağında, insanlığın büyük acılara mahkûm edildiği bir çağda, modern-seküler dünyanın çok ciddi bir biçimde ahlaki sorgulamalar yapması gerekiyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.