1. YAZARLAR

  2. Muhammed ZAHİR

  3. Yeni Bir Sürece Doğru
Muhammed ZAHİR

Muhammed ZAHİR

Yazarın Tüm Yazıları >

Yeni Bir Sürece Doğru

A+A-
Bugünlerde İslam dünyasında peş peşe gerçekleşen halk devrimlerinin nedenleri tüm dünya tarafından tartışılırken ve bu nedenlerin en başına Türkiye müessir ülke olarak yerleştirilirken, Türkiye’nin iç politikada attığı adımlar, bana göre Türkiye’de yaşayan halkların bilhassa Kürtlerin geleceğini yakından ilgilendirmektedir. Süreci iyi tahlil etmek; gelecekte sürecin dayatacağı zararlardan korunmak için hayati derecede önemlidir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun, ‘tutuklulukta geçecek süre’ başlıklı 102. Maddesiyle, Özel Yetkili Mahkemeleri düzenleyen 250, 251 ve 252’nci maddelerinde 2004 yılında yapılan değişiklikle ve bu değişikliğin 31 Aralık 2010 tarihinde uygulamaya girmesiyle beraber yeni bir sürece fiilen adım atılmış oldu. Nasıl bir süreç işletilmek isteniyor, sürecin aktörleri kimlerdir? Ve süreçte hedeflenen nedir? Sorularına cevap aramaya çalışacağız.
4 Aralık 2004 Cumartesi günü TBMM 22. Dönem 3. Yasama yılı 27. Birleşiminin dördüncü oturumunda görüşülüp kabul edilen; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun, 102, 250, 251 ve 252’nci maddelerindeki değişiklik 1 Nisan 2008’de yürürlüğe girecekken doğuracağı aksaklıklar ve olumsuzluklar göz önüne alınarak, yürürlük tarihi 31 Aralık 2010’a erteleniyor. Aksaklık ve olumsuzlukları doğuran şartlarda hiçbir değişiklik olmamasına rağmen 31 Aralık 2010 tarihi gelip çattığında bu mezkûr maddenin yürürlük tarihi ikinci defa ertelenmedi ve 31 Aralık 2010 tarihinden sonra Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 250. Maddesinde tanımlanan örgütlü suçlarda tutukluluk süresinin, en fazla 10 yıl olabileceğine hükmederek, bu süreyi dolduran bazı tutukluların tahliyesine karar verdi. 102, 250, 251 ve 252.maddelerdeki değişikliğin uygulamaya girmesiyle beraber Türkiye’de tutuklu bulunan yaklaşık 50 bin tutukludan 5 bini tahliye edildi/edilecek.
Bu tahliyeler kamuoyunda bomba etkisi yaptı. Çünkü tahliye edilen bazı guruplar; halkın vicdanını rahatsız edenler daha doğru bir ifade ile halkın vicdanında mahkûm olanlardı. Yüzlerce insanı, insanlık dışı yöntemlerle katledenlerdi. Cinayetlerin İslam adına işlenmiş olması, Müslüman halk için ayrı bir ızdırap konusuydu. Ellerini Müslüman kanıyla kirletenlerin İslami davaya ve İslami kişiliğe verdiği zararı hiç kimse verememişti. Daha önce İslami davanın, İslami kişiliğin halktaki karşılığı; temiz şahsiyet, eminlik ve güven iken malum gurubun bölgedeki katliamlarından sonra ajan, kontra ve güvenilmez olarak belleklere kazınıyordu. Daha önce mütedeyyin bölge halkı; çocuklarını kendi elleriyle bin bir rica ve minnetle İslami şuura sahip olanlara teslim etmeye çalışırken ve İslami Cemaatler bölgede dalga dalga güçlenirken bu güruhun yaptıklarından sonra halk, çocuklarının İslamcılara takılmaması için ellerinden geleni yapmaya başlıyordu. Elbette bunda sistem ve sistemin doğurduğu PKK’nın olumsuz ve örtüşen propagandaları çok etkiliydi. Bölgede İslami temeldeki bir örgütlenme iki tarafın da işine gelmiyordu. Ancak her ne sebeple olursa olsun böyle bir sonucun meydana gelmesine vesile olmanın kabul edilebilir bir tarafı yoktur ve indellahta bunun hesabının sorulacağına hiç şüphemiz yok. İslami yaşam biçimini karalamak ve İslamcıları halktan koparmak isteyen 28 Şubat zihniyeti, 2000 yılında yaptıkları operasyonlarla, bu güruhun işlediği insanlık dışı cinayetleri halka teşhir ederek İslamcıları halkın nazarında cani ve güvenilmez olarak halkın belleğine kazımak istiyorlardı. Haklarını yememek lazım bunda epey başarılı oldular. İşte böyle bir güruhun baş mimarları CMK’ nın 102. Maddesindeki değişikliğin yürürlüğe girmesiyle 4 Ocak 2011 tarihinde tahliye edildi ve hemen sonra da ortalıktan kayboldular.
Tahliyeler sonrası kamuoyunda oluşabilecek olumsuz tepkiler, özellikle muhafazakâr oylara sahip iktidarı panikle Yargıtay’ı suçlamaya yöneltti. Yargıtay da; sadece 102. Maddedeki değişikliği uyguladıklarını beyan ederek iktidarı suçladı. Karşılıklı suçlamalar bir müddet devam etti. Her konuda olduğu gibi bu konuda da yandaş medya ile Candaş medya kendi taraflarını savunma pozisyonuna geçtiler. Yandaş medya iktidarı aklayıp yargı çevresini suçlarken, Candaş medya da her zamanki gibi bütün suçu iktidara atmakla meşguldü. Ergenekon’u bile görmeyen Candaş medyanın bu olayı görmesini beklemek abesle iştigaldi belki ama Adaletten dem vuranlara ne oluyordu? Kimsenin yaşananları aklıselimle değerlendirmeye niyeti yoktu. Ama yaşananlar aslında her iki tarafın da bu çorbada tuzunun olduğunu gösteriyordu. Her iki tarafın da açıklamaları inandırıcı olmaktan çok uzaktı.
Sayın Başbakanın; ‘‘Ehemm mühimme tercih olunmalı"... Neden önemli dosyaları öne almıyorlar? Ben bizzat yaşadım. Benim dosyamı bir günde Diyarbakır'dan getirtip, karar alıp, beni seçime sokmadılar. Sayın Erbakan’ın dosyasını ne kadar kısa sürede sonuçlandırdıklarını herkes gördü. Ayrıca Sayın İlhan Cihaner’in dosyasını da ne kadar hızlı sonuçlandırdıklarını da herkes gördü. Madem o kadar mahirdiniz, neden şimdi yapmıyorsunuz?’’ derken Yargıtay’la ilgili söyledikleri doğruydu ama eksikti.
Eksikti çünkü Sayın Başbakan kendilerine düşenleri görmezden geliyordu. 2008’ de oluşabilecek aksaklık ve olumsuzlukları öngörerek 102. Maddedeki değişikliğin yürürlük tarihini erteleyen AK Parti, aksaklık ve olumsuzlukları doğurabilecek şartlarda hiçbir değişiklik olmamasına rağmen ne oldu da 2010’da bu öngörüye sahip olamadı. AK Parti hükümetinin bir bakanlığı olan Adalet Bakanlığı bu süreçte, tutuklu dosyalarının görüşülmediğini bildiği halde, yargıyı uyarıcı ikinci bir ertelemeyi neden gündeme getirmedi? İçişleri Bakanlığı; tahliye edilenlerin ortadan kaybolmasına neden müsaade etti? Biran için Sayın Başbakanın bu süreçten beri olduğunu ve tahliyelerden gerçekten rahatsız olduğunu varsayalım. O halde neden durumun böyle olacağını bildiği halde konuyu öncesinden gündeme getirmeyen Adalet Bakanlığından ve tahliye sonrası tahliye edilenlerin ortadan kaybolmasına engel ol(a)mayan İçişleri Bakanlığından hesap sorup bu işte kusurlu olanlara bedel ödettirip kamuoyuna deklere etmedi? Sayın Başbakan bunu yapsaydı çok daha inandırıcı olacak ve halkın nazarında çok kolaylıkla aklanacaktı. Ak Parti yukarıdaki sorulara inandırıcı cevaplar vermediği müddetçe bu işin bir aktörü olarak kalacaktır.
Aynı şekilde Yargıtay da bu işin bir aktörüdür. Yargıtay’ın kendince önemli gördüğü dosyaları ne kadar kısa sürede görüşüp sonuca bağladığını tüm Türkiye gördü. Ama malum dosya ile ilgili Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı gerekçeli kararı Mart 2010’da tamamlayarak Yargıtay’a gönderdiği tebliğ namesinde cezaların onanmasını istediği halde, Yargıtay 9.Ceza Dairesi 9 ay sonra, 31 Aralık 2010’ da, tutukluluk süresini azami 10 yılla sınırlayan yasanın yürürlüğe gireceğini bilmesine rağmen, 9 ay boyunca dosyayı görüşmedi. Buna mantıklı bir izah yapmak mümkün mü?
Değerlendirme
Tahliyelerle ilgili karşıt gibi görünse de temelde aynı mantıkla yapılan iki değerlendirme ön plana çıktı. Bu değerlendirmelerden birincisi; Ergenekoncuların denetiminde olan Yargıtay’ın, söz konusu yasanın çıkacağını bile bile dosyaları bekleterek Hizbullahçıların yöneticilerinin serbest kalmasını sağladığı yönündeydi. Böylelikle hem hükümeti zor durumda bırakacaklar hem de PKK_Hizbullah çatışmasını çıkararak Ergenekon davasını etkisizleştirecekler ve askerin tekrar itibar sahibi olmasını sağlayacaklardı. Öcalan’ın konu ile ilgili açıklaması ( ya bana itaat edersiniz ya da çatışmayı göze alırsınız…) ve hemen akabinde Hizbullahçıların karşı açıklaması (mecbur kalırsak meşru müdafaa hakkımızı kullanırız meyanında) bu değerlendirme sahiplerini adeta haklı çıkarır nitelikteydi. Ancak yeni süreç, kısa vadede çatışma üzerine bina edilmediği için böyle bir çatışma ortamına sürecin sahipleri tarafından izin verilmedi.
Tahliyelerle ilgili ikinci değerlendirme ise; AK Parti Hükümetinin bu yasayı zamanlama açısından bilerek erteletmediği, önümüzdeki seçimlerde PKK’nın etkisini kırmak için Hizbullahçılardan yararlanmayı amaçladığı yönündeydi. Bu değerlendirme sahiplerine göre Hükümet, sandık başlarındaki PKK baskısını nisbi de olsa Hizbullahçılar sayesinde dengeleyecek ve böylelikle zorla alınan oyların bir kısmının önüne geçecektir.
Göründüğü kadarıyla oynanmak istenen oyun, her iki değerlendirmeyi de aşan boyutlardadır. Tüm karar sahipleriyle devlet sahiplerinin bu tahliyelerle yukarıdaki değerlendirmelerin ötesinde bazı hesaplar yaptığı tartışma gerektirmeyecek kadar açıktır. Ergenekon ya da seçimler baz alınarak yapılan değerlendirmelerle kendimizi sınırlandırmazsak eğer, (ki böyle bir sınırlandırma sürecin yıkıcı etkilerini ya da hesaplarını görmemizi engeller) devlet sahiplerinin ulusal devletin bekası için müttefekun aleyh bir oyun tezgahladığını görmek zor değil. Kürt Sorununun çözümü konusunda devlet, şimdilik alternatifi olmayan ama Kürt halkının da tamamını temsil etmeyen bir örgütle (PKK) pazarlık masasına oturmak istemiyor. Seçeneklerin bol olduğu bir süreci yönetmekle tek seçenekli bir süreci yönetmek arasında dağlar kadar fark vardır. İşte tam da bu noktada devlet, PKK’ ya destek vermeyen mütedeyyin Kürt halkına Hizbullahçıları adres olarak göstermek istiyor…
Sonuç
Birini yok edemiyorsan onunla çatışacak yeni bir güç çıkar mantığı emperyal bir mantıktır ve her zaman tutmaz. Topluma bir elbise dikip giydirmeye çalışanların, halka rağmen halkı dizayn etme gayretleri her seferinde olduğu gibi yine duvara toslamaya mahkûmdur. Halkın rızasının dışında halk üzerinde oynanmak istenen oyunların tutmadığını, hesap yapanların hesabını alt üst ettiğini en iyi AK Partinin bilmesi gerekirdi. 28 Şubat sahiplerinin hesapları tutmuş olsaydı şu anda değil iktidarda, AK Parti’liler evlerinde bile rahat etmeyeceklerdi. Kürt halkı kendi sosyolojisi içerisinde bir alternatif çıkarmak isteyecekse (ki kanımca bu kaçınılmaz olacak) çıkaracaktır. Kendi değerlerine yabancı olanlara ilelebet mahkûm olacak değildir. Ama bu birilerinin düğmeye basması sonucu olmayacaktır. Birilerinin kucağında ve himayesinde de olmayacaktır… Bütün bu hesaplardan beri olanlar olarak bizim de hesabımız; Rabbimizin rızasına uygun, halkımızın değerlerine yabancı olmayan, benliklerden arınmış, yola girdikten sonra ‘Edi bese’ demeyen ve Allah’tan başka hiç kimsenin himayesinde olmayan bir yol haritası izlemek… Unutulmamalıdır ki bütün hesapların üzerinde bir hesap daha var; Allah’ın hesabı…
Wel akibetu lilmuttakin…
Not: Bu yazının karalaması yaklaşık iki ay öncesine aittir. Ancak bu süre zarfında üç taziye ve bir de trafik kazası geçirince bu yazıyı yayına göndermek bu zamana kaldı. Bu durumu okurlarımın dikkatine sunmak istedim. Saygılarımla…
Önceki ve Sonraki Yazılar