1. YAZARLAR

  2. Yavuz DELAL

  3. Yavuz Delal'ın Rewşen Panelindeki Sunumu
Yavuz DELAL

Yavuz DELAL

Yavuz DELAL
Yazarın Tüm Yazıları >

Yavuz Delal'ın Rewşen Panelindeki Sunumu

A+A-

“Ey Firavun, arınmak ve Rabbine yönelmek ister misin; gerçek şu ki, Ben âlemlerin Rabbinden bir elçiyim! Bana düşen, Allah hakkında hakikatten başka bir şey söylememektir. İşte size Rabbiniz olan Âlemlerin Rabbinden bir beyyine ve mesaj ile çıkıp geldim: Bırak artık İsrail Oğulları Benimle gelsin. Artık onlara işkence etme! Ve artık Allah’a karşı büyüklük taslama!” Nâziât: 79/18. A’raf: 7/104,105. İsrâ: 17/102. Zuhruf: 43/46. Tâhâ: 20/47. Duhân: 44/18,19. Şuara: 26/17. Yûnus: 10/83. Neml: 27/31. Hz. Musa’nın Firavun’a deklere ettiği irade beyanı; manifestosu:

“Kürt sorunu”yla ilişkisinde İslamcılık Sorgulaması

Bismillahirrahmanirrahim!

Değerli misafirler;

Müslüman bir toplumda İslam olmadan yapılan bir özgürlük mücadelesi, hipodromda hedefe koşan kör bir at gibidir. Kürt toplumunun içerisinde bulunduğu durumu açıklayıp yüklenmeyen bir İslamcılık ise, hipodrom dışında yarışa katılmak isteyen şaşkın bir at gibidir.

Konuşmamı, “Kürt sorunuyla ilişkisinde İslamcılık sorgulaması” başlığı altında yapacağım.

İç içe gibi gözükse de İslamcılık üzerinden “Kürt sorunu”nun sorgulanmasıyla, “Kürt sorunu” üzerinden İslamcılık’ın sorgulanması aynı şey değildir. Kürt toplumu eğer olağan şartları yaşıyor olsaydı, İslamcılık üzerinden meseleleri sorgulamak esas teşkil edebilirdi. Kendini sorumlu gören diğer dünya görüşeri için de bu çözümleme geçerlidir, fakat ben dünya görüşümü İslamcılık ideolojisiyle tedarik ettiğimden, İslamcılık üzerinde duruyorum.

Tarafsız bir gözlemci için müslüman toplumlarda kendini İslam’a dayayarak açıklayan bir İslami Hareketin varlığının tartışılması bilimsel değildir. Müslüman bir toplumda; İslami görüş, İslami kesim, İslami yaklaşım veya İslamcı ideoloji gibi açıklamalar, doğru bulup bulmamamıza bağlı olmaksızın varlıklarını sürdürecektir. Yani bunların varlığı tartışılmaz, ama ortaya koydukları öneri ve pratikler tartışılabilir. Bizim için burada önemli olan özgürlükçü bir dini pratiktir; ki bu aynı zamanda köleleştirici bir din anlayışıyla, dinin gerçek özünü ortaya koyarak mücadele etmek demektir.

İslam’dan sorumlu bir ideoloji olarak İslamcılık bir ütopya değildir, mutlak muhalefet olarak da kalabilir. İslamcılık, İslam’a göre tasarlanmış bir toplum öngörüsüyle genel ve devam edici bir akım olmakla birlikte, uygulama modelleri bakımından değişken ve geçicidir. Bizim inandığımız İslamcılık, birey ve toplum olarak insanın yaşadığı sosyal, siyasi, ekonomik ve ahlaki; kısaca maddi ve manevi sorunlara, o sorunların özgül şartlarını dikkate alarak yeni modeller üretmekle görevli olan İslamcılıktır. Bu modellerin geçerliliği sorunun varlığıyla, güvenirliği de sorunla kurabildiği gerçekçi ilişkiyle test edilir. İslamcılık, çelişkilere bağlı olarak ya devrimci ya da özgürlükçü olan geçici modeller üretmekle görevlidir. Kısaca İslamcılık, İslam’dan ve İslam dolayısıyla Müslüman toplumdan (Müslüman toplumun ilgili sorunundan) sorumlu bir ideolojidir.

İslam bir dindir. Yaşamın tümünü kuşatan bir kuramı vardır. Bu kuram, yaşama dair sorunlara birer misal/model sunar. İslam, kuramı aracılığıyla İnsanların sorunlar karşısında izleyebileceği, yürürken takip edebileceği bir paradigmayı model olarak gösterir.

İslam, maddi ve manevi yaşamın tümünü kuşatan ve yaşamın temelini açıklayan kuramını genel olarak tevhit ve adalete dair açıklamalarıyla sistemleştirir. Tevhit ve adalet birey ve toplumların bütün hallerini düzenleyen tek ve değişmez kuramdır. Bu kurama göre meşru toplumsal tarz, tevhit ve adaleti temel alan toplumdur ve adaletle hükmetmekle emrolunan bu toplumun en belirgin özelliği de, onun istişareye dayanması, hayra çağırması, doğruyu emretmesi ve münkeri nehyetmesidir. Bunlar İslam toplumsal kuramının temel yasalarıdır. Çünkü inananın yaşamı da ölümü de alemlerin rabbi olan Allah içindir. Onlar bir kötülüğü gördüklerinde elleriyle, buna güçleri yetmez ise dilleriyle düzeltirler, buna da güç yetiremezler ise kötülüğe kalpleriyle buğz ederler.

Bize göre bir ideoloji olarak İslamcılık, İslam’ın temel kaynaklarından, yani Kur’an ve Sünnetten yaşamı patolojiye çeviren yaygın ve etkin sorunları insanlık lehine açıklayıp yüklenerek onlara müdahale etmektir. Yani İslam’dan ve sorunu yaşayan toplumdan sorumlu bir ideolojidir. Yaygın ve etkin bir sorunu açıklayıp yüklenmeyen bir İslamcılık, sorumlu değil, sorunlu bir ideolojidir.

Sorumlu ideoloji olarak İslamcılık, kendisini soruna karşı gerekli kılan Müslümanlıkla ilgilidir. Sorumlu ideoloji, dindarın soruna katılımını sağlar. Çünkü bir yaşam biçimi öneren için kendi ideolojisi bir gerekliliktir. Yaşam biçimi teklifinin doğası ve zorunluluğu ile ideoloji birbirinin gerekleridir.  Arka planı tevhit ve adalete dayanan İslamcı ideoloji “Kürt sorunu”nda Kürt toplumunun özgürlüğüyle ilişkilidir. Kısaca İslam’ın ve toplumun sorumlu ideolojisi, Kürt toplumunun içerisinde bulunduğu duruma karşılık vermek için iman ile seçilen bir bilinç düzeyidir. İslam’dan sorumlu ideoloji, Kürt toplumunu özgürlük için mücadele etmeye yöneltmelidir.

Toplumsal geleneklerin biriktirdiği yığına din demek, dine hakarettir. Çünkü din, toplumsal statükoyu değiştirmek hedefiyle ideoloji olarak doğar veya inanana istikamet tayin etmek için ona bir ideoloji verir. Bir mevcudu kurtarma projesi olarak İslamcılıktan nefret ettiğimiz gibi, bir maraziyattan kurtuluş ideolojisi olarak İslamcılık’a ise iman etmekteyiz. Sorumlu İslamcı ideoloji, dinin, zalimleri meşrulaştırma aracına dönüştürülmesine de engel olur.

Kur’an vahyinde bahsedilen birçok kıssa ve misal, tevhide ve adalete dönük sapmaların toplumları etkisi altına almasına örnek olarak verilmiştir. Hz. İbrahim, tevhitten sapmanın sistemleştiği bir topluma; Hz. Lut, ahlaki yozlaşmanın kanıksandığı bir topluma; Hz. Şuayb, ekonomik haksızlıkların meslek edinildiği bir topluma ve Hz. Musa’da iradesi bütün bütün elinden alınmış bir toplumun özgürlüğü için ezen topluma, tevhit ve adalette yaşanan sapmaları açıklayıp yüklenerek düzeltmek üzere gönderilmiştir. Alah’u Teala’nın emriyle hareket ettiğini açıklayan bütün elçilerin ideolojisi, toplumların içerisinde bulunduğu tevhit ve adaleti ekarte etmede etkinlik sağlamış sorunlar veya sapmalara karşı mücadele eden sorumlu ideolojidir.

Kürt toplumunun içerisinde bulunduğu durumu tevhit ve adalet teklifine dayanarak yüklenmesi gereken sorumlu ideolojinin paradigması, Kur’an ve Sünnetin paylaşmamızı emrettiği ortak ve temel ilkelerdir. Bu ilkeler paradigmanın kuralları ve ideolojinin yasalarıdır. Bu ilkelerin neler olduğu açıklanmalıdır.

İslamcılık, “”Kürt sorunu”yla ilişkisinde hiçbir kıvam tutturamamıştır. “Kürt sorunu”nun olgunlaşmasında veya belirli bir biçim almasında sürecin kayda değer hiçbir yerinde olamamıştır. Bu sayede çözüme ilişkin yapılan tartışmalarda da İslamcılar herhangi bir özgünlüğe sahip değildir. Sorumlu olmayan, ama sorunlu olan ideolojisiyle İslamcılık’ın Kürt toplumunu kurtaracağını söylediği “İslami çözüm” önerisi de sorunludur. Dolayısıyla topluma olabildiğince yabancıdır. Topluma yabancı kalan bir İslami çözüm önerisine toplum da yabancı kalacaktır. “Kürt sorunu” İslamcı girişimin bir birikimi halinde olgunlaşmış değildir. Hiçbir katkısı olmadığı gibi, Kürt toplumundaki olgunlaşmayı yavaşlatmış ve toplumda kimi kopmalara sebep olmuştur.

Oysa Kürt toplumunun içerisinde bulunmuş olduğu maraziyattan bağımsız nesnel bir gözlem ve ideoloji dili olamaz. Bu yüzden ortak paylaşımı mümkün kılan açıklamaların benimsenmesinden sonra meseleler hakkında bir görüş ve duyuş sahibi oluruz.  Çünkü her görüş bir ideolojik arka plana sahiptir. Her görüş, içerisinde bulunduğu sistemlerin, geleneklerin veya kültürlerin ona öğrettiği görüştür.

Kürt toplumunun içerisinde bulunduğu durumu anlamaktan uzak duran bir İslamcılık var orta yerde. “Kürt sorunu”nu anlamayanı, kabul etmeyeni, “Kürt sorunu” da anlamayacak, kabul etmeyecektir. İslamcıların “Kürt sorunu”yla ilişkisini yansıtan mevcut yetersizlikler, İslamcıların “Kürt sorunu”yla ilişkide çok ciddi ve çok büyük tecrübeler yaşamasını zorunlu kılar.

İslamcıların “Kürt sorunu”yla ilişki kurmada yaşadığı problemleri iki başlıkta toplamamız mümkün olacaktır. Bu problemlerin hepsi bildik paradigması sayesinde doğmaktadır. Ve “Kürt sorunu”na ilişkin ilkeleri ortaya koyamamada etkilidir.

Birinci temel problem, İslamcıların anlama ve tanımlama problemidir, yani olağan toplumlarda geçerli olan düşünce ve mantık kuralları, ölçütleri ve ideolojinin olağan önyargılarıyla Kürt toplumuna yaklaşmalarıdır. Oysa bu yaklaşım olağan olmayan toplumlarda toplumun içerisinde bulunduğu durumu kavrayan bir içerik temin etmeye engeldir. İslamcılık ister stratejik, jeopolitik, ekonomik veya ister ideolojik gibi hangi gerekçeyle olursa olsun, aşağılananın kendi ülkesiyle birlikte Kürt toplumu olduğunu kavramada büyük eksiklik yaşamıştır.

Eleştirdiğimiz İslamcılık, Kür toplumunun içerisinde bulunduğu durumu anlamada cidden yanılmış olduğundan onu tanımlamada da yanılmaktadır. 1925 Şeyh Said hareketinden buyana süregelen ve artık olgunlaşmış bulunan milletleşme hareketinin, Kürt Hareketi olarak isimlendirilmesinin kimlik temelli milliyetçi bir tanımlamaya sevk edeceğini düşünerek, hareket içerisinde yer almayı veya hareketi oluşturmayı İslamcı paradigmaya ters bulmuştur. İslamcılar Kürtlerin içerisinde bulunduğu durumu anlayamadığı için onu nasıl tanımlayacağına karar verememekte, “Kürt sorunu” gibi can kurtaran (paradigma kurtaran) bir tanımlamayla yetinmektedir. Kürt ve Kürde dair kelimeler üzerine bir mücadelenin kurulmasını din dışı görmekte ve bu kelimelere karşı temkinli yaklaşmaktadır. İslamcılar, henüz Kürtlerin içerisinde bulunduğu durumu paradigmaları içerisinde tanımlayamamıştır.

Kürt toplumuna, aynı zamanda uygulanan iki ayrı İslamcılık yaklaşımı doğal olarak farklı iki yaklaşımdır. Ve neredeyse bu fark bağdaşmaz iki ayrı dünyanın da ifadesi gibidir. Eleştirdiğimiz İslamcılık Kürt toplumunu olağan bir toplum olarak kabul etmekteyken, bizim ileri sürdüğümüz İslamcılık Kürt toplumunu olağan bir toplum olarak kabul etmemektedir.

Olağan bir toplumda, uygulanabilirliğinde teorik ciddi sıkıntıların olmayacağı İslamcılık yaklaşımının Kürt toplumuna olduğu gibi aktarılması, Kürt toplumunun içerisinde bulunduğu durumu dikkate almayan bir yaklaşımdır. Bu problem İslamcılık’ın Kürt toplumunun içerisinde bulunduğu durumu anlamadığını gösterir. Yani “Kürt sorunu”nun “ne” olduğu konusunda yanılgıdadır.

İkinci temel problem, birinci probleme bağlı olarak “Kürt sorunu”nu açıklayıp sorumluluk yüklenme problemidir. İslamcılar, Kürtlerin içerisinde bulunduğu durumu anlayıp tanımlamada yanıldığından, “Kürt sorunu”yla ilişkiyi yanlış açıklamalar ve sorumluluklar üzerinden işlevsel kılmaktadır. Bütün sorumluluğu, ancak olağan toplumlarda uygulanabilecek bir yaklaşımla, Kemalizm’le verilecek ideolojik mücadelenin inhisarına havale etmekteler. Kemalizm sorunların baş aktörüdür, ancak Kemalist politikalar Türk toplum konseptince de özümsenmiş durumdadır. Kürt toplumunun içerisinde bulunduğu durumu dikkate almadan kurulmuş İslamcı paradigma, genel tevhit ve adalet yaklaşımıyla soyut açıklamalarda bulunmakta ve soyut idealleri hedeflemektedir. İslamcılık Kürt toplumundan sorumlu bir ideoloji olamayınca, doğal olarak Kürt toplumunun içerisinde bulunduğu durumu açıklamak ve toplumun hedeflerini belirlemek mümkün olmuyor. Ve Kürt hareketinin istemlerini ulusalcılık istemleriyle eşitleyerek Kürt toplumunun iradesinden doğan mücadelelerden kendini ayırıyor. Kürt toplumunun içerisinde bulunduğu durumu açıklayıp yüklenmeyen İslami Hareket, bu yüzden Kürt toplumundan sorumlu bir hareket olmaktan çıkıyor ve Kürt Hareketiyle de ilişki kuramıyor. Aksine, savrulup müstekbir konseptin unsurlarıyla yakınlaşıyor.

Birinci temel probleme yani anlama ve tanımlama problemine karşı, bizim sorumlu ideoloji olarak belirlediğimiz İslamcılık paradigmasına göre “Kürt sorunu” hikâyesinin girişi şöyledir:

Kürt toplumunun içerisinde bulunduğu durum, kendiliğinden içerisinde bulunduğu durum değildir. Yani Kürt toplumu siyasal sistemden ve sosyal intibaktan bilinçli olarak düşürülmüş, aşağılanmış ve güçsüzleştirilmiştir. Bu, ülkede büyüklük taslayan (bunun adı istikbardır) TC’nin Türk toplumsal konsept adına tasnif edip aşağıladığı Kürt toplumuna ve ülkesine yönelik inkar ve güçsüzleştirme politikası sayesinde mümkün olmuştur (bunun adı istizaf uygulamasıdır).

Bu hikayenin vahyi delilleri olan Kasas, 28/3-6 ayetlerini şöyle ifade edebiliriz: Kemalizm yeryüzünde büyüklük taslamış ve ülke toplumunu egemen ve egemen olmayan toplumlar olarak tasnif etmiştir. Bunlardan egemen olmayan toplumu ezerek onlara çeşitli işkenceler uygulamıştır. Ezilen toplum, olağan olmayan bir toplum durumundadır. İnananların bu konu hakkındaki iradesi de, herhangi bir kayıt getirmeksizin ezilen toplumun siyasal erkini ve sosyal statüsünü temin ve tesis etme yönünde olmak şeklinde tecelli etmelidir.

Burada temel ilke, ezen ve ezilen arasında kesin bir ayırım yapıp kayıtsız olarak ezilenden yana tavır koymaktır. Yani başlangıç yaklaşımında ilke şöyledir: Mücadele herhangi bir toplum veya kimlik etrafında değil, ezen ve ezilen çelişkisi içerisinde kurulur ve ezilenden yana irade koymayı şart kılar.

Kürt toplumunun içerisinde bulunduğu durum ezilme durumudur (istizaf). Buna göre Kürt toplumu ezilen toplum olarak tanımlanır (mustazaf, 7/137). Mustazaf toplumdan yana olma iradesi de her inananı bağlar.

Kürt ve Kürde dair olan kelimelerin kullanılmasının meşruiyetini sağlayan delilleri Kur’an vahyi ile şöyle ortaya koyabiliriz: Başta ezilen bir toplumdan yana olmayı irade edinen İslamcı model (28/4), ezenin, bu ezme politikasını, ezilen toplumun kimliğinden ve bu kimlik dolayısıyla başına iş açılması korkusundan dolayı yapmakta ve zulmü bu kimlik üzerine kurmakta olduğunu belirtir. (7/110.127.129.137. 20/53–63. 26/35. 28/6.8. 40/25. 10/78). Mustazaf toplum, kimlik üzerinden ezildiğinden,  ezilmeye sebep teşkil eden kimliği mücadelede kullanarak, mücadeleyi somutlaştırır ve ezilen toplumun hangi toplum olduğunu vurgular (2/49. 7/141. 14/6. 20/47). Kısaca Kur’an vahyinin kriterlerine göre Kürt toplumu olağan bir toplum değildir. Öyleyse olağan toplumlar için hazırlanmış bir yasa veya düşünce sistemi bu topluma aktarılamaz. Önce bu toplumun olağan hale getirilmesi gerekir.

İkinci temel problem, yani Kürtlerin içerisinde bulunmuş olduğu ezilen toplum statüsünü açıklayıp yüklenme problemine karşı, bizim sorumlu ideoloji olarak belirlediğimiz İslamcılık paradigmasına göre, “Kürt sorunu” şöyle açıklanıp yüklenilmektedir:

Kur’an vahyi başlangıçta ezilen toplumu ilkesel olarak anlayıp tanımlamış, sonra ezilen toplumun ezilme unsuru olarak kimliğine vurgu yapmış ve bu kimlikle beraber tevhit ve adalet önderliğini sürdürmüştü.

Şimdi ise ezilen toplumun statüsünü açıklayıp bu açıklamalardan doğan yükümlülükleri belirleyecektir.

Kur’an vahyinin önümüze koyduğu modele göre, mustazaf toplum bir başka toplum tarafından ezilmiş, aşağılanmıştır (istikbar). Bu toplum, toplumun güç odaklarıyla sembolize edilmekte ve güç odaklarının ezme politikasından sorumlu tutulmaktadır. Bu toplum müstekbir toplumdur. Önderlerince aldatılmış ve doğru yoldan uzaklaştırılmış olsa da, önderlerine itaatten geri durmayan toplum müstekbirliği kanıksamıştır. Müstekbir toplum, ezme politikasının dünyevi ve uhrevi tüm sonuçlarından sorumludur. Çünkü ezme, bile isteye yapılan bir uygulamadır. İstikbar, irade edilerek uygulanan bir politikadır. Müstekbir toplumun iradesiyle, bir başka toplumun kendi kaderini belirleme iradesi ezildiği için, diğer toplum mustazaf olarak kabul edilmektedir. Mustazaf diye tanımlanan toplumun içerisinde bulunduğu durumun yegâne müsebbibi müstekbir toplumdur. Mustazaf toplumun bu durumdan çıkarılması her onurlu ve sorumlu insanın görevidir. Bu görevden kaçınmak, meşru ve doğru değildir. Her iki toplum müstekbir ve mustazaf kavramlarıyla belirli bir zihni konsept içerisinde ele alınır. Dolayısıyla her iki toplumun tüm üyelerinin fiili istikbar ve istizaf içerisinde olması şart değildir. Her iki toplumun tüm üyelerinin karşı karşıya gelmesi de şart değildir. Toplumsal statüleri gereği, her iki toplumun üyeleri de kendi konsept statülerinden sorumludur. Müstekbir toplum konseptinin her bilinçli üyesi istikbar etmemekle, mustazaf toplum konseptinin her bilinçli üyesi de istizaf altında kalmamakla sorumludur. Bu yüzden müstekbir toplumsal konseptin temsilcisi bulunan otoriteye karşı, Allah adına mustazaf toplumdan yana olarak Allah’ın ve halkın hakkını irade etmek gerekir. Allah’ın ve Allah adına mustazaf toplumun hakkını irade etmek tam, meşru ve doğru bir görevdir (bu görev fıtri olduğundan insan zihni bunu er geç yapmaya muktedir olacaktır).

Mustazaf toplumdan sorumlu olan bilinçli üyelerin, sırtlandığı görevin hedefleri ise Kur’an vahyine göre şunlardır:

Kendi kaderini belirleme gücünü kendi eline almalıdır. Çünkü asla bir toplum, kaderini belirleme gücünü Allah’tan (bunu halkın kendisinden diye okumak mümkündür) başkasına teslim edemez. Mutlaka Allah’tan başkasına teslim edilmiş toplumsal iradeler geri alınmalıdır. Mustazaf toplum, mustazaf olmadan önceki olağan toplum statüsünü elde etmelidir. Kendi toplumlarının önderleri ve kendi maddi ve manevi zenginliklerin sahibi olmalıdır. Mustazaf toplum, kendi egemenlikleriyle güvenlik içinde ülkelerine yerleştirilmelidir. Bunun için yeryüzünde örgütlenme ve dayanışma içerisinde olacakları maddi ve manevi imkânlarını oluşturmalıdır.

Müstekbir topluma karşı mustazaf toplumdan sorunlu İslamcı ideolojinin görevleri ise şöyle belirtilir:

Sorumlu ideoloji ezilen toplumun özgür olma iradesini beyan etmelidir. İslamcı ideolojinin toplumunun özgür olma iradesini kendine ödev kılma yetkisi, bizzat mustazaflık dolayısıyla Allah tarafından verilmiştir. Sorumlu İslamcı ideoloji, görevini, âlemlerin rabbi Allah ve mustazaf toplum adına müstekbir topluma ilan etmelidir. Özgürlük görevini üstlenmede yetki sahibi olmak için, özgürlük isteminin kendisinden başka bir yetkilendirmeye ideolojinin ihtiyacı yoktur. Mustazaflar Allah’ın kullarıdır, müstekbir toplumsal konsept için kulluğa zorlanan mustazaflar müstekbir toplumdan teslim alınmalıdır. Sorumlu İslamcı ideolojinin görevi hakikatten başka bir şey söylememek, sürekli Allah’ı anmak ve müstekbirlerden değil, Allah’a karşı görevleri yerine getirememekten korkmaktır. Müstekbir topluma, en uygun dil ile büyüklük taslamaktan vazgeçmesi ve mustazaf topluma uyguladığı işkence ve haksızlıklarına son vermesi gerektiği söylenmelidir. Kendi kaderlerini belirleme gücünü kendi ellerine alıp kendi ülkelerinde güvenle yerleşmeleri sağlanmalıdır.

İslamcılar, Kürt toplumundan sorumlu ideolojilerini, iradesine tahakküm konulan Kürt toplumundan yana ve Kürt toplumunun iradesine tahakküm eden müstekbir toplumsal konseptin iradesine karşı oluşturmalıdır.

Kur’an vahyinde Musa ve Firavun haberlerinde sosyopolitik içerikle sunulan “istikbar-istizaf ve müstekbir-mustazaf” kavramlarını ve bunların tanım ve uygulamalarından doğan sebep ve sonuçlarını ve yansımalarını İslami hareket paradigması için model almalıdır. Bu takdirde İslamcılar, “Kürt sorunu”yla ilişkisini Kur’an gerçekliği üzerinden sahih bir biçimde kurmuş olacaktır.

Hasılı;

Kur’an vahyi ile bağlayıcı kavramsal sistemi temin eden kurallar bütünü olarak paylaşımı ortak kılabileceğimiz olağan olmayan topluma ilişkin model söylemi şu biçimde telif edebildiğimi belirtmek isterim.

  1. Temel ilke veya madde şudur:

“Kürt sorunu”nun varlığı, müstekbir-mustazaf çelişkisiyle kabul edilir ve açıklanır. Müstekbir-mustazaf çelişkisi ortadan kalktığı zaman “Kürt sorunu”nun varlığı da ortadan kalkar. Bu sayede geliştirilen kavramsal sistem, yani model, müstekbir-mustazaf çelişkisiyle kayıtlıdır. Çelişki kalktığında ilgili model de kalkar.

Buna göre:

  1. “Kürt sorunu”nda konsept taraflar, müstekbir-mustazaf kavramsal yapısı içerisinde iki taraftır ve bu iki taraf birbirinin kavramsal düşmanıdır.
  1. “Kürt sorunu”nda inanlar ve erdemliler mutlaka mustazaf toplumdan yana olmalıdır. İnananlar Mustazaf toplumun irade beyanına önderlik etmeli ve onların özgürlüğü için mücadele vermelidir. (Tarihsel verilerin ve toplumun iç ve dış dinamiklerinin, inanmasa da, insan zihnini harekete geçireceği unutulmamalıdır. İnanmayan insan zihni görevini yapıyor diye kınanamaz).
  1. “Kürt sorunu”nda üçüncü taraf, müstekbir toplumdan olduğu halde, mustazaf toplumla organik ilişki kurmadan istikbar politikasını ret edip müstekbir konsepte yalnızca doğruyu söyleyen kesimdir. Bu kesim, mustazaf toplumun doğal müttefiki ve bilinç eşitidir (iman-din kardeşidir).
  2. “Kürt sorunu”nda müstekbir konsept, tamamıyla batıl ve yasadışıdır. Suçlu olan tek kavramsal taraf müstekbir taraftır.
  1. “Kürt sorunu”nda mustazaf kavramsal konseptin varlığı bütünüyle müstekbir konseptin politikasının eseridir.  Mustazaf toplum, müstekbir toplum sayesinde vardır. Müstekbirin olmadığı yerde mustazaf olmaz. Bu yüzden mustazaflıkla mücadele edilmez, müstekbirlikle mücadele edilir. Mustazaflıkla mücadele doğru değildir, çünkü mustazaflıkla mücadele müstekbir olmakla sonuçlanabilir.
  1. “Kürt sorunu”nda müstekbir konsept, kendi iradesiyle Kürt toplumunun iradesini güçsüzleştirerek onları mustazaf kılmıştır. Müstekbir konseptin irade ettiği istikbar politikasından kendi toplumu da sorumludur.
  1. “Kürt sorunu”nda mustazaf kavram sayesinde, Kürt toplumu, alçaltan istikbara karşı kendi kaderini belirleme yetkisini irade etme hakkına sahiptir. Bu hakkı irade etmek, mustazaf toplumun ve iman edenlerin bilinçli her üyesinin sorumluluğudur.
  1. “Kürt sorunu”nda mustazaf toplum içerisinde, istikbarın ezici gücünün ürettiği korku sayesinde özgürlük iradesini açığa vurmayanların olması, korkuya bağlı olarak anlayışla karşılanmalıdır. Korkuya bağlı olmayan geri durmalar ve özgürlük istemine soğuk gözükmeler meşru değildir.
  1. “Kürt sorunu”nda mustazaf toplum sabırlı olmalı, Allah’ı sıkça anmalı, örgütlenmeli ve önderlikler kurmalı ve bu önderliklerin merkezinde hareket etmelidir. Mustazaf toplumun sızlanması anlayışla karşılanmalı ve toplumun ne yapacağına kendi kaderlerini ellerine aldıktan sonra bakılmalıdır. 

rewsen.com

Önceki ve Sonraki Yazılar