1. YAZARLAR

  2. Azad SERHILDAN

  3. Yaşasın Şeriat Yaşasın Kürdistan
Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN

Azad SERHILDAN
Yazarın Tüm Yazıları >

Yaşasın Şeriat Yaşasın Kürdistan

A+A-

Dindar bir Kürt’ün bir yandan Allah’ın kitabının hükümran olması noktasında gayret sarf etmesi gerekirken, bir yandan da istimlak altına alınan coğrafyasını işgalden arındırmak için ciddi bir uğraş içine girmesi gerekir. Çift yönlü bu mücadele zemini ister istemez ağır bir sorumluluğu da peşinden getirecektir şüphesiz.

Müslümanlığa girişin başat şartı olan Kelime-i Tevhid, özsel açıdan egemenlik kavramını asli amaç olarak kabul etmektedir. Bu egemenlik sadece metafizik bazda değil, aynı zamanda fiziki alanda da geçerli olan bir hakimiyet özelliği taşımaktadır. Bir Müslüman hangi çağda yaşarsa yaşasın hangi mekânda ikamet ederse etsin, Allah’ın bu egemenliğine halel getirme hakkına hiçbir şekilde sahip değildir. Beşeri düzenlerin müstekbirleri, tarih boyunca Allah’ın elçilerinin yeryüzü zeminindeki otoriteyi gerçek sahibine teslim etme çaabaalarına sürekli direnmişler ve bu elçilere ellerinden gelen her türlü fiziki ve psikolojik baskı yollarını denemişlerdir. Onların bu elçilere uygulamış oldukları yıldırma politikaları, Kuran’dan öğrendiğimiz kadarıyla göksel egemenlikten çok yeryüzü sathındaki otoriteyle direkt bağlantılı bir girişimdir. Zaten, metafizik boyutta Allah’ın vahdaniyetinin kendi kişisel ve devletsel menfaatlerine dokunacak bir tarafı söz konusu değildir. İlahi nizamın pratiğe aktarılmış şekli olan şeriat, genel olarak insan yaşamını belirleyen kurallar bütünüdür. O, üst anlatı konumundaki ideolojiler gibi, sadece insanın maddi yaşam sahasına değil, aynı zamanda manevi atmosferine de çeki düzen vermeye çalışır. Beşeri yücelmenin yegâne dayanağı olarak, Allah’ın kitabına itaat; beşeri alçalmanın müsebbibi olarak da, beşere itaat Allah’ın kitabının özünü teşkil eden temel ifade tarzıdır. İnsanoğlunun hemcinslerini kendi genel ve özel yaşamını belirleyebilecek bir konuma getirme, buna karşın yaratıcısına bu hakkı vermeme onun vefasızlığına ve nankörlüğüne işarettir.

Dini açıdan Müslüman olmamız hasebiyle Allah’ın kitabıyla hükmolunmayı istememiz ne kadar doğalsa, milli bazda Kürt olmamız nedeniyle de iç ve dış emperyalist güçler tarafından parçalara ayrılıp sömürgeleştirilen Kürdistan vatanını işgalden arındırmak da o kadar doğaldır. Kürdistan’ı müdafaa etmek, tamamıyla bir hak mücadelesidir. Kürtlerin yaşadıkları toprak parçasında esir altında bulunmaları, Allah’ın onlara doğuştan vermiş olduğu kültürel kodları hayatlarına aktaramamaları tamamıyla egemen güç olmamalarından kaynaklanmaktadır. Her ulus gibi Kürtlerin de kendilerini idare etme gibi önemli bir hakları vardır. Yaşadıkları coğrafyada farklı milletler üzerine inşa edilen devletler tarafından her türlü fiziki yıldırma operasyonlarına ve kültürel asimilasyon girişimlerine maruz kalan Kürt milletinin, öncelikli olarak otoriter güç olma meselesini masaya yatırmaları gerekir. Farklı milletleri temsil etme idealiyle inşa edilen düzenlerin kolluk kuvvetlerini Kürdistan’ın her karış toprağında konuşlandırmaları ve o toprakları zorla ele geçirmelerine rağmen kendi topraklarıymış gibi hareket etmeleri, hiçbir vicdan sahibinin kabul edemeyeceği vahim bir durumdur. Kürdistan’ı savunmak, zulme, işgale başkaldırmak demektir. Bu mücadele hiçbir zaman vatanprestlikle karıştırılmamalıdır. Sadece asırlardır o topraklarda yaşayan bir milletin başkasının eliyle değil kendi eliyle iç kontrol mekanizmasını sağlamlaştırma girişimidir. Bu girişim, esaret altında bulunan tüm halklar için geçerlidir. Bir halkın Müslüman ya da gayr-i Müslüm olması bu gerçekliği asla değiştirmez. Çünkü Allah nimetlerini insanlara dağıtırken hiçbir ayrım yapmadan dağıtmıştır; ancak onların adaletli bir şekilde kendi aralarında paylaşım yapmalarını ısrarla dile getirmiştir.

Dini kimlikli insanların şeriatı benimseyip Kürdistan hukukunu ıskalamasının, ne dini ne de insani açıdan hiçbir gerekçesi olamaz. Dinin kendisi insanlar arasında kardeşliğin tesisi noktasında eşitliği ortaya koymaya çalışan ifadelere sahiptir. Mesela peygamber efendimiz, bir hadisi şeriflerinde, “Bir Müslüman kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemediği sürece gerçek manada iman etmiş olmaz.” diyerek eşitlik kavramına vurgu yapmıştır Müslümanlar arası ilişkilerde. Peygamber olmadan önce Mekkeli Müşriklerle yaptığı “Hılful-Fudul” antlaşmasını peygamberliğinden sonra da tasdik etmeye çalışmasıyla da, insani ilişkilerde bir Müslüman’ın takınması gereken hukuksal tavrı ortaya koymuştur. Her ulus gibi Kürtler de çoğunluğunu kendilerinin oluşturduğu toprak parçasında siyasi otoriteyi elinde bulundurma hakkına sahiptir. Sanal ümmetçilik tezleriyle Kürtlerin başta toprak hakkı olmak üzere diğer haklarının çoğunluğunu örtbas etmeye çalışan Türk, Arap ve Fars Müslümanları, kendilerince ümmeti tesis etme noktasında Müslümanca bir iş yaptıkları zannına sahiptirler. Aslında kendileri ümmete yarar bir iş değil de, aynı ırkı paylaştıkları kendi uluslarına yarayacak söylemlerde ve davranışlarda bulunmaktadırlar. Kürdistan’a kuşbakışı ile bakmalarının sebebi, zihinlerinin yapay sınırlarla örülü olmasından kaynaklanmaktadır. Resmi ideolojinin bakış açısıyla değil de, tarihi veriler ışığında meseleyi irdelediklerinde hakikatin zannettikleri gibi olmadığını apaşikâr göreceklerdir. Ümmeti tesis etmenin ilk aşamasının, tarihi süreç içerisinde bölüştürülüp parçalanan Kürt ulusu ve Kürdistan toprağının bütünleştirmek olduğunun farkına varacaklardır. Diğer Müslüman halklar gibi, Kürtler de kendi topraklarında egemen olup tüm kültürel ve iktisadi hakları kendi tekellerine aldıkları zaman, diğer Müslüman milletlerle kardeşçe oturup ümmetin nasıl inşa edilmesi gerektiği noktasında fikir beyanında bulunabilirler. Ama, diğer halkı Müslüman olan devletlerin kendi öz toprağını zorla ele geçirip kendilerini maddi ve manevi açıdan sömürgeleştirmesine paralel olarak, ümmeti diriltme projesine kendilerini de katmaya çalışması aldatmacadan başka bir şey değildir.

Kürdistan toprağını muhafaza etmek, hiçbir şekilde milliyetçilikle özdeşleştirilmemesi gerekir. En eski çağlarda bile, insanlar yaşadıkları alanlarda mülkiyet haklarını kullanmışlardır. Bireysel mülkiyetten tutun da grupsal ve halksal mülkiyetlere kadar, tasarrufta bulunma hakkı normal bir durum olarak kabullenilmiştir. Bu açıdan Kürdistan’ın gerçek sahiplerinin, bu toprak parçasında söz sahibi olma babında siyasi otoriteyi elinde bulundurmaları gerekli bir niteliktir; fakat bir Müslüman açısından en önemli problem, Kürdistan’da İslami bir rejimin hakim olamamasıdır. Şu anda genel olarak tüm Kürdistan’da özelde ise Kuzey Kürdistan’da Kürt halkının öncülüğünü ne yazık ki, sol zihniyetten beslenen laik kesim oluşturmaktadır. Bunların inşa edeceği bir Kürdistan olmalı ı olmamalı mı ikilemi özelikle Kürt dindarlarının kafasını çok kurcalamaktadır. Laik bir Türkiye ile laik bir Kürdistan arasında hiçbir fark olmaz, ikisi de dindarlara dönük her türlü baskı aracını devreye sokacaktır söylemleri, özelikle Kuzey Kürtlerinde çok revaçta. Aslında Kürt dindarları bu düşüncelerinden dolayı haklıdırlar. Fakat, Kuzey Kürdistan’da dominant Kürt politik gücü olan BDP’nin ve arkasındaki asıl kuvvet olan PKK’nin inşa edeceği bir Kürdistan, Kürt halkının diğer halklar gibi Allah’ın kendilerine doğuştan vermiş olduğu dil ve sonradan oluşturdukları tarih, edebiyat gibi kültürel kodlara sahip olması açısından fazla yadırganmaması gerekir. Ama onların inşa edeceği rejimi, hiçbir zaman hiçbir Müslüman’ın kabul etmesi mümkün değildir. Bir Müslüman’ın yegâne gayesi, Allah’ın şeriatını yaşadığı toprağa hakim kılmaktır. Fakat bununla beraber, onların kurmaya çalışacağı bir Kürdistan’ı laiktir diyerek engellemeye çalışmak da, tamamıyla sömürgeci Türkiye devletinin dümenine su çekmek olacaktır. Onların böyle bir girişimi ilerde mümkün olursa,  dindar bir insanın kanaatimce takınması gereken tavır, buna engel oluşturmamasıdır. Engellemeye çalışacağı ve mücadele edeceği zemin, şeriat-laiklik ikilemi olmalıdır, Kürdistan’ın kurulması değil.

Kürt dindarları, istimlak altında tutulan coğrafyalarını müstekbir kuvvetlerden temizledikten sonra, Allah’ın nizamını tesis etmeye başlamalıdır. Kuran’daki ilahi hükümleri ve peygamberin sünnetini kendi coğrafyalarında kendi elleriyle uygulamya çalışmaları, onların temel görevi olacaktır. Burda Kürt dindarlarının eliyle kurulacak bir Kürdistan’da, elbette şeriat hükümleri uygulanacaktır. Kürt toplumu her ne kadar farklı dini ve inançsal gruplara sahip olsa da, çoğunluğunu Müslümanlar’ın teşkil ettiği toplumsal bir yapı özelliği taşımaktadır. Bununla beraber halkın sahip olduğu dini değerler geleneksel tarzda devam etse de, insanların kalbine işleyen derin bir Allah inancı ve peygaamber sevgisinden rahatlıkla söz edilebilir. Böyle bir toplumda ilahi rızayı gözetmek daha rahat olacaktır. Muhakkak ki kurulacak bir İslami Kürdistan, laik Kürt çevreleri tarafından rahatsızlıkla karşılanacaktır. İlk başta akıllarına, bireysel ve toplumsal bazda söyledikleri ve yaptıkları gayr-i ahlaki söylemlerin ve davranışların engellenmesi gelecektir. Bireysel özgürlüklerin kısıtlanacağının propagandasını yapmaya kalkışarak, İslam’a duymuş oldukları öfkeyi kusacaklardır. Ama kendi bireysel özgürlüklerinin toplumsal arenada ahlaki yozlaşmaya yol açarak kitlesel çürümeye neden olacağından hiç söz etmezler. İnançlı Kürtler olarak, sadece Kürt tolumunun değil, tüm dünya insanlığının Kuran’ın gölgesine sığınarak hem bu dünyada hem de gelecek dünyada huzurlu bir yaşama sahip olacaklarına olan inancımız tamdır. Ve Allah’ın izniyle kurulacak bu ilahi nizam, farklı düşünce ve görüşlere sahip insanlara kişisel özgürlük bazında kısıtlayıcı herhangi bir yaptırımda bulunmayacak; bilakis onların fikirlerini rahatça ifade edebileceği zeminler oluşturacaktır. Yalnız, toplumsal boyutta halkta rahatsızlık uyandıracak ve onlara olumsuzluklar aşılayacak davranışlara izin verilemez. Çünkü bireysel hürriyet, toplumsal hürriyeti zorlayacak ne bir keyfiyete sahiptir ne de kemiyete.

Zulüm kıskacında azade olacak bir Kürdistan ister İslami bir yönetimle , isterse laik bir yönetimle idare edilsin, her halükârda başta Kürt dindarları olmak üzere, tüm dünya Müslümanlarının dikkat etmesi gereken hususlar söz konusudur. Öncelikle bir Müslüman’ın vatana hiçbir şekilde kutsallık atfetmemesi gerekir. Vatan için ölüm, İslami değildir. Vatan, İslami hükümlerin hakim olması için bir zemin aracıdır sadece. Kürdistan bayrağı ve Kürt milli marşı da vatan gibi kutsallık verilmediği sürece normal karşılanmalıdır. Ancak Kürdistan bayrağı özgürlüğün sembolü olarak kabul edilip mistik bir özellikle özdeş hale getirilirse dini inanç zedelenir. Bu durum kolluk kuvvetleri için de geçerlidir. Gayr-i İslami bir Kürdistan’da ölecek ya da öldürülecek hiçbir asker, şehit değildir olamaz da. İslami bir Kürdistan’da ise, ölecek asker ya da polis eğer sadece İslami rejimi müdafaa etmek için mücaadele edip öldürülürse şehittir; ama niyetinde bunun dışında başka emeller varsa, ona asla şehit denilmez. Tabi, bunlar şimdilik birer teori sadece. Eğer Kürdistan toprağı işgal kuvvetlerinden arınırsa, inançlı bir Kürt Müslüman olarak bu tür siyasi kavramlara bu şekilde yaklaşılması gerekir. Fakat Kürdistan şu an dış ve iç emperyalist kuvvetler tarafından idare edilmekte, Güney Kürdistan’ı kısmen bunun dışında tutabiliriz, ve onlar tarafından şekillendirilmektedir. Bu sömürü kuvvetleri tarafından talan edilen Kürdistan’ı ve Kürt halkını müdafaa eden başat siyasi ve askeri aktör ise, özellikle Kuzey'de kendini iyice belli ettiren, laik zihniyetli BDP/PKK kesimidir. Savaşımlarında tamamıyla haklı olan bu haareket, ideolojik açıdan dine aykırılık teşkil ettiğinden ötürü, ölen militanlarına şehit diyemeyiz hiçbir şekilde. Bu durum, sadaece bu hareket için değil, özgürlük için mücadele eden tüm özgürlük hareketleri için de geçerlidir. Çünkü şehit ibaresi, Kuran’i bir kavram olup, yaratıcıya kurban olma girişimidir. Yani, halkı için mücadele eden bir hareket meşru müdafaa hakkını kullanıyordur; metot olarak silahli mücadeleyi de elzem olarak görebilir böyle bir hareket. Ama dinsel bir ibare olan şehit kavramını dindar bir insan olarak asla kullanamayız bu tür din dışı hareketler için.

Allah’a inanan inançlı birer muvahhid olarak, bir yandan istimlak altında bulunan herhangi bir topluluğun temel insani haklarını savunmamız gerekir; bir yandan da o topluluğun Allah’ın adaleti çerçevesinde idare edilmesi noktasında mücadele etmemiz gerekir. Kürdistan coğrafyası da işgalin katmerlisi olan parçalara ayrılıp sömürüleşme pozisyonunda olduğundan ötürü, onu sömürgeleştiren parazit devletlerden kurtarılması için gayret gösterilmeli; bununla beraber sömürge olmaktan kurtarıldıktan sonra, ilahi nizamın hükümlerinin uygulanması babında her türlü girişimde bulunulması gerekir.

Önceki ve Sonraki Yazılar