1. YAZARLAR

  2. İsmail BEŞİKÇİ

  3. Yaşar Kemal’e Ödül, Leyla Zana’ya Ceza
İsmail BEŞİKÇİ

İsmail BEŞİKÇİ

İsmail BEŞİKÇİ
Yazarın Tüm Yazıları >

Yaşar Kemal’e Ödül, Leyla Zana’ya Ceza

A+A-

 

4 Aralık 2008 günü, Yaşar Kemal’e, Çankaya Köşkü’nde, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından “Büyük Devlet Ödülü” verildi. “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri”nden biri Yaşar Kemal’e verildi. Cumhurbaşkanlığı’nın ödülle ilgili duyurusundan sonra açıklama yapan Yaşar Kemal, “Bu ödülün bana verilmesini, Türkiye’de siyasal duruşun, barış ve insan hakları mücadelesinin dışlanmaması konusunun ve toplumsal barışa giden yolun açılmak üzere olduğunun bir işareti olarak görmek istiyorum” dedi.

Yaşar Kemal, ödül töreninde yaptığı konuşmada, Anadolu halklarının kendi dillerinde eğitim görme haklarını savundu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Yaşar Kemal’in eserlerinden söz ederken, “Kürt destanları” tabirini kullandı.

Aslında, bu ödülle ilgili haberler, basına yansıyınca, Yaşar Kemal’in, Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde, neler konuşacağı, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bu konuşmaya nasıl karşılık verebileceği de konuşulmaya başlanmıştı. Yaşar Kemal, Anadolu halkları için, bu arada, Kürt halkı için anadilde eğitim hakkına vurgu yapacaktı, Cumhurbaşkanı da buna makul bir karşılık verecekti.

Aynı gün, belki de, Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde, Yaşar Kemal’e ödül verildiği saatlerde, Leyla Zana’ya, ceza verildiği açıklandı. Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi, Leyla Zana’yı, çeşitli yerlerde ve çeşitli zamanlarda, yaptığı 9 ayrı konuşmadan dolayı, 10 (on) yıl hapis cezasına çarptırdı. Yaşar Kemal, barış olsun diye ödül aldım diyor. Leyla Zana da 9 ayrı konuşmasında barış istediği için cezalandırılıyor. Kürtlerin, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını istediği için, kararlı ve ısrarlı bir şekilde istediği için cezalandırılıyor. Bu iki olguyu, olgusal ilişkiyi nasıl değerlendirmek gerekir?

Cumhuriyet tarihi boyunca Kürt-Türk ilişkilerini belirleyen temel olgu yasaklardır. Kürtler, Ortadoğu’da, herkesin, örneğin, Arapların, Farsların, Türklerin sahip olduğu haklara sahip değildir. Yasaklar vardır. Arapların, Farsların, Türklerin, doğal olarak sahip oldukları haklara, olağan olarak sahip oldukları haklara Kürtler sahip değildir, olması gereken, yaşanması gereken haklara Kürtler sahip değildir. Kürt-Türk ilişkilerini, Türk siyasal hayatını belirleyen, yönlendiren bu yasaklardır. Bunlar, Kürtler konusunda, Kürtçe konusunda getirilen yasaklardır. Halbuki doğru olan, doğal olandır, olağan olandır, olması gerekendir. Ama, doğal olan, olağan olan haklara Kürtler sahip değildir. Doğal olan bu haklar üzerinde sistematik yasaklar, baskılar vardır. Bugün dünyada, hiçbir anayasada veya insan hakları belgesinde, “insanlar, özgürce su içebilir”, “insanlar, özgürce hava alabilir” şeklinde maddeler yoktur. Çünkü bunlar doğal olan, insan olmanın, canlı olmanın gereği olan durumlardır, haklardır. İnsanlar, doğal olarak böyle bir ortamda doğarlar. Bunun gibi anayasalarda veya insan hakları belgelerinde, “insanlar, kendi anadillerini özgüce konuşabilirler, toplumsal, kültürel ve ticari ilişkilerinde kendi anadillerini özgürce kullanabilirler” şeklinde maddeler de yoktur. Çünkü bunun da su içmek gibi, hava almak gibi doğal bir hak, doğal bir durum olduğu kabul edilmiştir. Bu, anayasa veya yasa teminatı altında bulunmasına gerek duyulmayacak kadar doğal bir durumdur. Ama, herkes için doğal olan bu haklar Kürtlere yasaklanmıştır. Herkesin doğal olarak yaşadığı, olağan olarak yaşadığı bu haklar Kürtler söz konusu olduğunda baskı altına alınmışlardır.

Bugün, Kürtler hala çocuklarına istedikleri Kürtçe isimleri verememektedirler. Devletin, Kürt alfabesindeki, x,q w, é gibi harflerle hala sorunu vardır. Bu harfleri içeren kelimeler hala yasaktır. Devlet, “bu harfler Türk alfabesinde yoktur” diye yasaklar getirmektedir. Bu harfler Türk alfabesinde yoktur ama, Kürt alfabesinde vardır. Doğal olarak kullanılması gerekmektedir. 1985-1988 yılları arasında Bulgaristan’da cereyan eden olayları hatırlayalım.O zamanlar, Bulgar isimleri almaya zorlanan Türkleri, devlet nasıl savunuyordu? Ama, Bulgaristan’da, Türklerin Türk toplumu olmaktan doğan haklarını kararlı bir şekilde savunan devlet, Kürtlerin bu doğal haklarına çok ağır yasaklar getirmektedir. Kürtçe yasakları, Kürt alfabesindeki x,q,w,é harfleri üzerindeki yasaklar ve düşün yasakları tarafından belirlenen bu toplumsal, kültürel ve politik ortamda, Yaşar Kemal’e verilen Büyük Devlet Ödülü’nün anlamı nedir? Herhalde, bu ödülün yasakları gizleyici, gözlerden ve dikkatlerden uzak tutucu bir işlevi vardır. Devletin, herhalde, böyle bir umudu, böyle bir beklentisi vardır.

Devlet, sadece, Kürt, Kürtçe kategorileri üzerinde yasaklar koymamaktadır, yasakları korumak ve yaşama geçirmek için çok yoğun bir şiddet de uygulanmaktadır. Yasaklar, ancak, devlet terörüyle korunabilmektedir.

1930’larda, pazara inen köylülerden, konuştukları Kürtçe sözcük başına para cezaları alınırdı ve para cezaları anında tahsil edilirdi. Yasaklar böyle korunurdu.

1970’lerde, komando, sabaha karşı köye baskın yapar, kadın-erkek, yaşlı-genç, çoluk-çocuk herkesi köy meydanında toplardı. 50-60 yaşlarındaki orta yaşlı erkekleri, gelinleri, damatları, torunları olan erkekleri kalabalıktan ayırır, onları çırıl-çıplak yapar, erkeklik organlarına ip bağlar, ipi gelininin veya karısının elene verir, dipçik zoruyla köyde dolaştırırdı.

Bir Kürt erkeğine kaç çocuğunuz var diye sorduğunuz zaman, çok yüksek sayılar söyler. Örneğin, orta yaşlı bir Kürt erkeği, 8 der, on der, 13 der. 35 torunum var der. Bu, bir bakıma erkeklik gücüyle övünmektir. İşte bu hakaret ve aşağılama, erkeklik gücüyle böylesine övünen Kürtlere yapılıyor. Bu hakaretin, bu aşağılamanın temel nedeni yine yasakları korumaktır. Çünkü 1969’da, yaz ortalarında, Ankara’da ve İstanbul’da, Devrimci Doğu Kültür Ocakları kurulmuştu. Bu çerçevede milli bir hareket filizlenmeye başlıyordu. Kısa bir süre sonra, Diyarbakır, Silvan, Batman, Ergani’de Devrimci Doğu Kültür Ocakları kuruldu. 1971 Ocak sonlarında Kozluk’ta DDKO kuruldu. Çok kısa bir süre sonra da bütün bu gelişmeleri durdurmayı hedefleyen 12 Mart 1971 askeri rejimi gündeme gelmişti.

1990’larda, kadınlar, gelinler, karakollara, çocuklarının, bebeklerinin gözleri önünde, saçlarından sürüklenerek götürülürdü. Erkeklere, duvarların dibine dizilen çocuklarının gözleri önünde işkenceler yapılırdı. 1990’ların ortalarında, köyler yakılıp yıkılırken, aileler, yerlerini yurtlarını terke zorlanırken, yaşlı insanlar, dedeler, gelinlerinin, damatlarının ve torunlarının gözleri önünde sakallarından kavranılarak çamurlu yerlere çarpılıyor, tekmeleniyordu. Temel neden yine yasakları korumaktı, yasaklara karşı mücadele edenleri imha etmekti.

19 Kasım 2004 de, Kızıltepe’de, 12 yaşındaki Uğur Kaymaz, babası Ahmet Kaymaz’la birlikte öldürüldü. Polisler, okuldan, önlüğüyle henüz gelen Uğur Kaymaz’a13 kurşun sıkmışlardı. 10 Ekim 2008 de Xolxollu Engin Çeber, İstanbul’da, nezarethanede, soyadından ve dik duruşundan dolayı işkence yapılarak öldürüldü. 5 Aralık 2008’de, Sabri Cirit, İstanbul’da, Kürt olmasından dolayı linç edildi, cenazesi toprağa verilmek üzere Bingöl’e gönderildi. Bütün bunların nedeni hep yasakları korumaktı. Yasaklara karşı duranlar ise, “terörist” olarak değerlendirilmekte ve suçlanmaktadır. Kürtlerin, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını isteyen, bu hakları savunan Leyla Zana artık bir “terörist”tir. Çünkü devletin koyduğu yasaklara karşı gelmektedir. Anadilini, anadilinden doğan hakları, istemektedir.

Bugün devlet, en çok, “terör”den şikayet etmektedir. “Terör” dediği bu olayların temelinde devlet terörünün olduğunu ise gizlemeye çalışmaktadır. Türkiye bu “terör” kriterlerini, Batı’ya, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi gibi kurumlara da kabul ettirmiştir. Bunun için, uluslar arası bir bilimsel toplantıya katılan batılı akademisyenler ve uzmanlar, “yasak” diyerek, bazı konuları konuşmaktan, tartışmaktan kaçınmaktadır.

Avrupa’nın Kürtlere Borcu Çoktur

Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa, 1920’lerde, Araplarla, Farslarla ve Türklerle birlikte, Kürtlerin başına lanetli bir çorap geçirmiştir. Kürtlerin beynini dağıtmış, iskeletini parçalamıştır. O yıllarda, ulusların kendi geleceğini belirleme hakkını en çok konuşan Sovyetler Birliği yöneticileri de, İngiltere gibi, Fransa gibi anti-Kürt bir politika izlemektedir. O yıllarda, Kürtleri çok yoğun belalarla karşı karşıya bırakan Avrupa, şimdi de Kürtlerin doğal hak istemlerini, Kürt toplumu olmaktan doğan hakları için mücadele etmelerini “terör” olarak değerlendirmekte, Türkiye ile birlikte karşı çıkmaktadır. Şemdinli’de, 9 Kasım 2005, de, Seferi Yılmaz’a ait Umut Kitabevi’ne JİTEM mensubu görevliler tarafından bomba atılması konusunda hiç sesini çıkarmayan Avrupa, Avrupa kurumları, sorun Kürtlerin hak istemleri olunca, “terör yine azdı, teröre karşıyız” diyerek, Kürtleri kınamak için birbirleriyle yarışa girmektedir. JİTEM mensuplarını suçüstü yakalandığı da bilinmektedir. Avrupa’nın, Avrupa kurumlarının, Kürtlere karşı tutumlarını elbette eleştirmek gerekir.

Kürtler, Ortadoğu’nun ortasında, halkıyla ve coğrafyasıyla, bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. 40 milyondan fazla nüfus, ama, küçücük bir siyasal statüye sahip olmayan bir halk. Ama, Avrupa Birliği’nde, nüfusu bir milyonun altında olan Luxemburg, Kıbrıs, Malta gibi devletler, nüfusu 40 milyonun üzerinde olan Kürtlerin geleceğini belirliyor. “Kürtler’e şu olmaz, bu olmaz” şeklinde alınan kararların altına imza atıyor. Avrupa Birliğin’de, sadece, Almanya’nın, Fransa’nın, İngiltere’nin, İtalya’nın ve İspanya’nın nüfusları, Kürtlerin, Ortadoğu’daki toplam nüfuslarından fazladır. Belki Polonya’nın, Kürtlerin nüfusuna yaklaşan bir nüfusu vardır. Geriye kalan 21 devletin nüfusları Kürtlerin nüfusunun çok çok altındadır. Luxembug’un, Kıbrıs’ın ve Malta’nın nüfuslarını bir milyonun çok altıda olduğunu belirtmiştim. Slovenya’nın, Letonya’nın, Estonya’nın, Litvanya’nın nüfusları ise bir-iki milyon civarındadır. Bütün bunların, “bağımsız Kürt devletine karşıyız, Ortadoğu’nun ortasında sınırların değişimine karşıyız” diyerek, Kürtlerin geleceğin belirlemeleri ahlaki midir? Bu tutumda siyasal ahlak var mı? Devletlerarası ilişkilerde, uluslar arası ilişkilerde, , ahlak hiç aranmayacak mıdır, ahlaki değerler hiç gözetilmeyecek midir? Uluslar arası ilişkileri belirleyen hep ticari ilişkiler mi olacaktır? Uluslar arası ihaleler, silah alım-satımı,

zehirli gazların alamı- satımı vs. mi olacaktır?

Monako, Andora, San Marino, Liechtenstein, üye sayısı 50 civarında olan Avrupa Konseyi üyeleridir. Bu devletlerin nüfusu 10 bin-30 bin arasında değişmektedir. Avrupa Konseyi’nin de Kürtlerin geleceğini belirleyen kararları vardır. Bu kararların altında da yukarıda sözü edilen dört devletin imzaları vardır. Kaldı ki 200 Kürtler 200 yıldır milli mücadele sürecindedir ve çok ağır bedeller ödemektedirler.

Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Miletler…Görüldüğü gibi temel kurumlar milletlerden söz etmektedir. Ama hep, devletlerarası ilişkiler belirleyici olmakta, devleti olmayan milletler de “terör” kapsamında değerlendirilmektedir. 40 milyonu aşkın nüfusuyla Kürtlerin, dünyada devleti olmayan en büyük millet olduğu, halk topluluğu olduğu bilinmektedir.

Özgürlüklere sık sık vurgu yapan Avrupa’nın, bu konulardaki tutumu çifte standartlı bir tutumdur. Avrupa özgürlüklerden söz ediyor ama, fiili olarak da devlet terörüne sınırsız bir destek veriyor. Andrei Sakharov (1921-1989) çok değerli bir fizikçiydi. Uluslararası barış konularıyla ilgileniyordu. 1975 de Nobel Barış Ödülü’nü aldı. Bu konular üzerinde çalışırken, Kürtlere, uluslar arası düzeyde yapılan haksızlıkların bilincine varmıştı. Kürt sorununun her şeyden önce insanlık sorunu olduğunu, insani bir sorun olduğunu kavramıştı. Kürt sorununu Birleşmiş Milletler’e götürmek için çaba harcıyordu. Andrei Sakharov bu çabalar içindeyken yaşamını yitirdi.

Sakharov adına düşün ödülü koyan Avrupa Birliği Sakharov’un bu temel niteliğini örtmeye, gizlemeye çalıştığı kanısındayım. Avrupa Birliği özgürlük diyor, düşün özgürlüğüne vurgu yapıyor ama, fiili olarak devlet terörüne sınırsız bir destek veriyor. Kürtlerin mücadelesinin temelindeki haklılığa gözlerini kapıyor.

Yaşar Kemal kuşlar kadar, kelebekler kadar hafif ve özgür olmalıdır. Halbuki bu devlet ödülleri bir yüktür. Yaşar Kemal gibi sanatçılar, ancak, devletin Kürt politikasını, uygulamaları eleştirdiği, bu devlet ödüllerine hayır dediği zaman kuşlar kadar hafif ve özgür olur. Yaşar Kemal gibi sanatçıların bu tür ödüllerin manevi yönüne de maddi yönüne de ihtiyacı olmamalıdır. Bu ödüllerin Kürtleri aşağılamak ve incitmek olan bir devlet politikasını gizlemek gibi bir işleve sahip olduğu dikkatlerden uzak değildir. Ayrıca, politikamızı, aydınlar da benimsiyor, destekliyor izlenimi yaratmaya çalışılıyor.

Öte yandan Avrupa’nın, Avrupa kurumlarının da Kürtler konusundaki duyarsızlıkları, devlet terörüne sınırsız destek vermeleri yine eleştirilmelidir. Avrupa kurumları da, saygın sanatçılara ödüller vererek devlet teröründen yana tutumlarını gizlemeye çalışıyorlar.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, kişi olarak iyi niyetli olduğu söylenebilir. Ama, Kürt sorununda kararlı ve istikrarlı bir devlet politikası vardır. Bu, kurumsal bir politikadır. Böyle bir politika çerçevesinde aydınlar, topluma, ancak, bu politikaları, uygulamaları eleştirerek yardımcı olurlar.

Nezarethanelerdeki iyi polis-kötü polis uygulamalarıyla Türk siyasal hayatının her alanında karşılaşmak mümkündür. Yaşar Kemel’i ödül almak için ikna eden yüksek rütbeli bürokratlar da vardır, Yaşar Kemal’in konuşmasından, Cumhurbaşkanı’nın tutumundan rahatsız olan bürokratlar da vardır. Leyla Zana davası, rahatsız olanlara tutumlarını ve düşüncelerini açıklamak için önemli bir fırsat vermiştir. “Leyla Zana’ya öyle bir ceza verelim ki, hem tutumumuzu ve düşüncelerimizi tekrar ortaya koyalım, hem de herkese haddini bir defa daha bildirelim” anlayışı, yine egemen olmuştur.

Çankaya Köşkü’nde yapılan ödül töreninden birkaç gün önce, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bayram namazını Diyarbakır’da kılacağı söyleniyordu. Diyarbakır Cumhurbaşkanı’nı karşılamaya hazırlanıyordu. Demokrasi Partisi Genel Başkanı Ahmet Türk ve Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, Cumhurbaşkanı’na doğal bir karşılama yapılacağını dile getiriyorlardı. Leyla Zana’ya ceza açıklandıktan sonra, Cumhurbaşkanı Gül’ün Diyarbakır ziyaret ertelendi. Ertelemenin nedeni olarak Cumhurbaşkanı’nın sağlığı gösterildi Artık, DTP Genel Başkanı Ahmet Türk veya Belediye Başkanı Osman Baydemir karşılama ile ilgili olumlu açıklamalar yapamıyorlardı.

Önceki ve Sonraki Yazılar