1. YAZARLAR

  2. Zülfikar Furkan

  3. YAŞAMIN MEMBA-I
Zülfikar Furkan

Zülfikar Furkan

Yazarın Tüm Yazıları >

YAŞAMIN MEMBA-I

A+A-

 

Sonsuz evren içerisinde çok küçük bir alan kaplayan ve adını dünya olarak bildiğimiz gezegenimiz, milyarlarca yıl süren bir gelişim (tekâmül) aşamasından sonra canlı yaşam için uygun hale gelmiştir. Atmosfer tabakasından tutun da, yer çekimi kanununa kadar aklımıza gelebilecek her donanım, başta insan olmak üzere her canlının yaşamını rahatlıkla sürdürebilmesine uygun bir şekilde tasarlanmıştır. Dünyanın şekli, hareketleri, mevsimlerin oluşması, iklim, bitki örtüsü, toprağın oluşumu su ve karaların dağılımı vb. her şey bu amaca matuf olarak irad edilmiştir. İnancımıza göre dünyayı imar ve inşa ile görevlendirilen insan, sorumluluğunun dışına çıkarak hırs ve ihtiraslarına yenik düşerek tabiattaki bu kanunlara gereğinden fazla yüklenmiş, zulmederek tabiat ayetlerini de tahrif etmiş veya yok etmiştir. Bu zulmün karşılığında ise tahrif edilen tabiat, zamanla görevini yapamaz hale gelmekte veya yaratılış amacı dışında olağanüstü felaketlerle tekrar karşımıza çıkmaktadır. Adına ister küresel ısınma diyelim ister iklim değişikliği diyelim. Ne dersek diyelim unutmamamız gereken temel şey; daha çok kazanmak ve daha çok tüketmek için yapılan her faaliyet dünya denilen bu gezegeni kaçınılmaz sona doğru götürdüğü gerçeğidir.

Son günlerde özellikle ülkemizde kuraklık ile ilgili çok şey yazılıp çizilmekte, üzerinde yorum yapılmaktadır. Kuraklık ile birlikte tatlı su kaynaklarının azalışı, göllerin kuruması, tarımsal üretimin yapılamaması vb. olumsuzluklar her idrak sahibi kişiyi endişeye sevk etmektedir. Dünyanın yaratılışı ile ilgili değişik teorilerin olduğunu biliyoruz. Defalarca ısınıp soğuyan bir gezegen üzerinde yaşamaktayız. Bu mucizevi gezegenin milyonlarca yıl önce birkaç defa buzul çağı yaşadığını aklımıza getirmeliyiz. Fosil yakıtların çok hızlı tüketilmesi sonucu atmosfer sera gazlarının Güneş'ten gelen ısıyı arttırıcı etki yapması sonucu iklimlerde ciddi değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Dünya nüfusunun ve tüketimin bu hızla artmaya devam etmesi halinde gelecek nesillerin nasıl bir dünyada yaşayacağı konusu hala gizemini devam ettirmektedir.

Son iki yüzyılda enerji alanında ortaya çıkarılan yeni kaynaklar (petrol, doğalgaz vb.) dünya devletleri için sahip olma, yönetme anlamında yeni stratejiler belirlemelerine yol açmıştır. Yapılan iki büyük dünya savaşı ve sayısız bölgesel savaşlar hep bu enerji kaynaklarına tek başına sahip olma adına yapılmıştır. Bu uğurda yüz milyonlarca insan ve diğer canlı türleri yok edilmiş ve bunun doğal sonucu olarak da dünya üzerindeki tabiat ayetlerinde de tahribat ve tahrifat ortaya çıkmıştır. Toprak altında sessizce bekleyen bir enerji kaynağına sevgi ve şefkatle yaklaşıp onu tüm insanlık ve diğer canlılara daha adaletli ve huzurlu bir dünya yaratmak için kullanmak yerine, tabiri caizse doğanın, tabiatın, toprağın ırzına geçilerek ondaki cevherleri gasp etme yolunun tercih edilmesinin doğal sonuçları ile karşı karşıyayız… Tabiata karşı açtığımız bu acımasız savaşın sonucunda, tabiat da bize sınırsız ve cömertçe sunduğu nimetleri kısarak/keserek cevap vermeye başlıyor. Değişen iklimler, çoraklaşan topraklar, eriyen devasa buzullar, kirlenen deniz, göl ve akarsular, soyu tükenen canlı türleri, yakılan binlerce bitki türü çeşidi vb. felaketler sonucu insanlık ailesi olarak yok olmayla karşı karşıya bulunuyoruz.

On binlerce yıl önce tarih sahnesine çıkan insan, avcı/yiyecek toplayıcılığı ile yaşamını idame ettirmiştir. Toprağı yatak, yıldızları yorgan bilerek tabiatın kendisine sunduğu imkânlarla ayakta kalabilmiştir. İlk insanlar doğayı kendilerinden bir parça ve aileden biri olarak görürlerdi. Atın su içtiği yerden su içer, kedinin yattığı yerde yatardı. İçinde kurt olan meyveyi yer, köstebeğin kabarttığı yere ağaç dikerdi. Yılanın güneşlendiği yere ev yapar, kuşların sıcakta yuva kurduğu yere de su kuyusu kazardı. Hayatta kalabilmek için kendisine en büyük desteği, Allah’ın yarattığı en büyük mucizesi ve en büyük tabiat ayeti olan ‘SU’ vermiştir. Hiçbir çaba sarf etmeden dünyanın her tarafında bulunan bu mucizevi kaynak tüm canlıların olmazsa olmazı olmuştur. Yaşamın idame ettirilmesi için yapılan tüm tarımsal faaliyetler ve canlıların ayakta kalabilmesinin olmazsa olmazı olan her şey ‘SU’ ile yapılmaktadır…

Kuruyan yüreklere, çatlayan toprağa derman olan bu kaynağın kıymetini onu kaybetmeden anlayamayacağız gibi. Başta kutuplar olmak üzere tatlı su kaynaklarını günden güne azaltıp yok ediyoruz. Ülkemizdeki en büyük buzul olan Hakkâri Cilo Dağlarındaki, Reşko Buzulunun 1930’ lu yıllara göre alt uzantısının 2500 m’lerden, günümüzde 3400 m’ye kadar çekildiğini üzülerek seyrediyoruz. Munzur dağlarındaki su kaynaklarının giderek kuruduğu, tahıl deposu olan Orta Anadoluda yer altı su kaynaklarının da tükenmekte olduğunu ve bunun sonucunda tarım arazilerinde sayısız obruğun oluştuğunu da göz önüne aldığımızda önümüzdeki on yıllarda Anadolu coğrafyasında çok ciddi su sıkıntısının yaşanacağı ve tarımsal faaliyetlerin sekteye uğrayacağı kaçınılmaz görünüyor.

Su kıtlığı sonucu tarihte bölgesel birçok savaş, istila ve yağma yaşanmıştır. Ancak; günümüzde daha cihanşümul ve küresel boyutta yaşanmaktadır. Su nedeniyle ülkeler arası sorunlar giderek artıyor. Gelecekte Nil Nehrinin kullanım hakkı konusunda Mısır ile Sudan, Ürdün Nehri nedeni ile Ürdün ve İsrail, Fırat ve Dicle nehirleri için Türkiye-Suriye-Irak arasında sıcak çatışmaların yaşanacağını söylersek sanırım yalan olmayacaktır. Ülkemizden doğan iki büyük su kaynağı olan Fırat ve Dicle nehirlerinin gelecekte bölge için çok ciddi gerilim kaynağı olması kaçınılmaz görünüyor. Son iki yüzyılda yaşanan yeraltı enerji (petrol, doğalgaz) savaşlarının yerine günümüzde ve gelecekte su kaynakları nedeniyle çok daha şiddetli ve acımasız savaşların olacağını söylersek abartmış olmayız herhalde. Suriye’de yaşanan iç savaşın önemli nedeninin başında 2006-2010 arası yaşanan tarihin en büyük kuraklığının yattığı da söylenmektedir. Kuraklık dönemi boyunca kırsal kesimlerde yaşayan 2-3 milyon civarında insanın iç göçle Şam ve Halep gibi büyük şehirlerin kenar mahallelerine yığıldığı, yoksulluk ve sefaletin bu insanların rejime karşı isyan etmelerinde önemli bir etken olduğu söyleniyor.

Ülkemiz sanıldığı gibi su kaynakları konusunda zengin bir ülke değildir. Tatlı su kaynaklarımızın % 75’i tarımsal sulamada kullanılıyor. Su miktarının azalması kuraklığın kısa vadeli etkisi olarak hissedilirken aynı zamanda artan su talebinin karşılanamaması veya ekolojik sistemlerin bozulmasına neden oluyor. Çevresel etkilerinin yanı sıra ekonomik etkileri de kuraklığın şiddetine bağlı olarak çok ağır şekilde hissedilebilir. Tarım, enerji, turizm ve ormancılık gibi sektörler kuraklıktan doğrudan etkilenir. 2003 yılında Avrupa’da yaşanan kuraklığın maliyeti 10 milyar Euro üzerinde olduğu hesaplanmıştır. 2006 yılında İspanya’da tarım sektörünün kuraklık yüzünden zarara uğradığı tespit edilmiştir. Türkiye’de 2007 yılında yaşanan kuraklık kendini büyükşehirlerde bir haftayı bulan su kesintileriyle hissettirmenin yanı sıra tarım sektörü küçülmüş, hububat üretiminde önemli bir azalma olmuştur.

Etkin, verimli bir tarımsal sulama ve temiz su politikası geliştirmek gelecek kuşaklar için büyük önem taşıyor. Sorun bu şekilde devam ederse gelecekte ülkeler bir yana, iller arasında bile su kaynaklı çatışmalar yaşanabilir. İstanbul’a Batı Marmara’dan getirilen su kaynaklarının (Melen çayı), ticari su şirketlerinin Sapanca gölünü besleyen kaynakları kullanması ve gölün kuruma riski ile karşı karşıya kalması gibi sorunlar kullanım hakkı konusunda bölge halkı ile ciddi çatışmalara neden olabilir.

Su yaşamın özü, anlamı ve memba-ıdır. Su üzerinde inşa edilen bir gezegende yaşıyoruz. Susuz yaşam olmaz. Su kaynaklarımızı, tarımsal politikalarımızı iyi yönetemezsek, iklim değişikleri konusunda etkin, geleceğe dönük politikalar geliştiremezsek tüm dünyada olduğu gibi kuraklık ve çölleşme sonucu ciddi demografik değişikliklere, iç ve dış savaşlara maruz kalabiliriz. Doğal bir olay olan kuraklığın etkileri, iklim değişikliği ve insan faaliyetleriyle daha da şiddetli hale gelmektedir. Kuraklığın kronik bir sorun haline gelmemesi için su kaynaklarının hem yağışlı hem de kurak dönemlerde iyi yönetilmesi gerekir. Su herkesin meselesi olduğu için yönetimi oldukça karmaşıktır. Suyun ikame edilemeyen kısıtlı sosyal ve ekonomik bir kaynak olduğu anlayışı tüm kesimlerce benimsenmelidir. Topyekûn bir anlayışla suya gereken önemi verip onu korumalıyız.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.