1. YAZARLAR

  2. Etyen Mahçupyan

  3. Yargıya niye güvenelim?
Etyen Mahçupyan

Etyen Mahçupyan

Akşam Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Yargıya niye güvenelim?

A+A-

Yolsuzluk operasyonu etrafındaki tartışmalarla birlikte ‘milli irade’ sorunsalına da geri döndük. Bu mesele Ergenekon davaları sürecinin arkasındaki motiflerden biriydi.

Demokrasilerde çoğunluğu temsil eden hükümetlerin askerî vesayet altına alınma, engellenme ve düşürülme gayretlerinin gayri meşru olduğunu söylüyordu. Bu tür girişimlerin tespiti ve değerlendirmesi yargıya aitti ama yargının kendisi bu gerilimde evrensel bir hakem olarak telakki ediliyordu, milli iradenin parçası olarak değil. Ancak yargı o süreçte ve örneğin KCK davalarına ilişkin olarak, hakemlik işlevinin sınırlarını fazlasıyla esnetti, kolaya kaçtı, ciddiyetsiz davrandı ve ideolojik bir tutum aldığına dair bir kanaat yarattı. Bu durum davaların esasını ortadan kaldırmadı, ama yargının niteliğine ilişkin ağızda buruk bir tat bıraktı. Çünkü hakemlik konumunu korumakta titiz davranmayan bir yargının, ideolojik açıdan ‘proaktif’ olduğu bir olayda ne derece savunulabilir olduğu sorusu ortadaydı.

Nitekim söz konusu ayak bağı bugünün yolsuzluk operasyonunda, yargıyı temsil eden savcıların tutumu ve duruşu ile birleşerek, dosyanın içinin boşalması tehlikesini üretti. Hükümet de bu fırsatı kullanmakta tereddüt etmedi ve önümüzdeki seçimleri ‘milli iradenin’ hakemlik yapabileceği bir karşılaşma olarak sunma yoluna girdi. Şimdilerde kuvvetler ayrılığı ilkesinden hareketle yargının da ‘milli iradeyi’ temsil ettiği öne sürülebiliyor. Ama bu, yargının bizatihi siyasi bir taraf olduğunun ikrarı anlamına gelir. Çünkü doğrudan seçilmediği sürece hiçbir yargı ve bu meyanda savcılık müessesesi milli iradeyi temsil etmez. Hükümeti sıkıştırmak isteyenlerin alternatif milli irade üretmekle uğraşmaktansa, milli iradenin sınırları üzerinde durmaları gerekir. Bu ise doğal olarak ‘hukuk’ kavramını denkleme sokacak ve yürütmenin denetlenebilmesinin bir ayağını oluşturacaktır. Ancak bu adım sorunu çözmek için yeterli değil… Çünkü hukukun hayata yansıması belirli bir kurumsal yapı ve kişiler eliyle oluyor. Bu yapı ve kişilerin ‘hakem’ olarak güvenilirliği ise sınamaya muhtaç. Diğer bir deyişle belirli bir mekanizmaya, sırf adına ‘yargı’ dediğimiz için güven duymamız beklenemez. O güvenin kazanılması lazım…

Eğer toplumun savcı ve yargıçları seçme ve geri çağırma yetkisi olsaydı, bu güvenilirliğin çıtası daha düşük olabilirdi. Ama Türkiye’de toplumun yargının personeli, yapısı ve çalışma biçimi üzerinde neredeyse hiçbir etkisi yok. Buna yargının Cumhuriyet’in başından bu yana özellikle devletin koruyuculuğu misyonunu taşıdığını, devletin resmî ideolojisinin takipçisi olduğunu ve ideolojinin sisteme girebilmenin ve yükselebilmenin asgari zeminini oluşturduğunu ekleyin. Türkiye gibi cemaatçi, parçalı bir toplumda yargı ‘reformunun’ ister istemez hakemlik müessesesini yeniden kurmak anlamına geldiğini, ama eldeki beşerî malzemenin kendi kimliğinden ötürü bizatihi ideolojik olduğunu da düşünün. Bunun anlamı yargının ideolojisini değiştirmenin nispeten kolay, ama onu ideolojik olmaktan çıkarmanın epeyce zor olacağıdır.

Her şey bir yana, bazı insanların sırf belirli bir üniversiteye gidip belirli bir mesleği seçmeleri ve ideolojik zemini güçlü bir kurum olan yargı mekanizmasına kabul edilmeleri onları niçin ‘hakemliğe’ elverişli kılsın? Hukuk felsefesinin olmadığı, yargı mensuplarının kendilerini bir ‘sınıf’ sandıkları ve sınıfsal çıkarları ideolojik tutumla bütünleştirdikleri bir ülkede, kim karşımızda bir ‘hakemlik’ kurumu olduğuna inanır? Kendimizi aldatmayalım. Türkiye bir hukuk devleti değil ve daha bir süre olmayacak. Hukuk devleti nosyonu hiçbir ülkeye paraşütle inmiyor. Ancak bir toplumsal talep olarak ortaya çıktığı zaman işlevsel olabiliyor. Ama söz konusu talep de toplum olma iradesinin hakim olmasını gerektiriyor.

Halen bir geçiş döneminin içindeyiz… Bu süreçte yargı demokrasiyi inşa etme yönünde çok kritik bir işlev görebilir ve yolsuzlukların engellenmesi de bu bağlamda değerlendirilmeli. Ne var ki her tarafı sarkan, tarihsel, ideolojik ve siyasi bagajları olan, kronik güvenilirlik krizi yaşayan bir yargının çok dikkatli olması lazım. Milli iradeyi temsil edenlere karşı darbe girişiminin yargılanmasında yapılan yanlışlar bile kalıcı etkiye sahip. Aynı yanlışları milli iradeyi temsil eden bir aktöre karşı yaptığınızda ise, altınızdaki halının bir anda çekilmesi ihtimali ile karşılaşırsınız. Çünkü insanlar bu yargının siyasi olmasına alışmışlar ve bunu hissettikleri anda kesin bir kanaat oluşturabiliyorlar. Yargı bu topraklarda henüz rüşdünü ispat etmedi… O nedenle yanlışın maliyeti de yüksek oluyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.