1. YAZARLAR

  2. Zülfikar Furkan

  3. YAHUDİNİN PERVASIZLIĞI
Zülfikar Furkan

Zülfikar Furkan

Yazarın Tüm Yazıları >

YAHUDİNİN PERVASIZLIĞI

A+A-

İsrail saldırdı. Tüm dünya ayağa kalktı. Sanki ilk vahşetiymiş gibi. Hâlbuki lanetli İsrail her zamanki ihanetini, vahşetini ve pişkinliğini göstermiştir. İslam ümmetinin bağrına saplanan bu kanlı hançerin bir an evvel çıkarılıp hak ettiği yere göndermenin zamanı gelip geçiyor. Uluslararası diplomasi arenasında yazılı ve sözlü kınamanın dışında her zamanki gibi ciddi bir yaptırımın olmayacağı aşikardır. Zillet içerisinde yaşamaktansa onurluca direnip insanca ölmek er kişinin şiarıdır. Boyun eğip sefil bir hayat yaşayıp ve sefih bir şekilde can vermek alçakların yoludur. Halkı Müslüman olan ülkelerin hükümet ve devlet sözcülerinin yüzeysel açıklamaları artık hiç kimseyi tatmin etmemektedir. Gazze, Beytüllahim, Ramallah, Nablus, Han Yunus ve Rafah gibi şehirlerde binlerce cinayete imza atan bu eşkiya sürüsünün uluslararası arenada tescillenmiş sistematik bir vahşetidir.

İsrail terörünün geçmişine baktığımız zaman da bunun açık örneklerini görebilmekteyiz. İsrail terör örgütleri tarafından kurulduğu gibi kuruluşundan sonra da bölgede hep terör estirmiştir. Bu yüzdendir ki İsrail denince hep savaş, çatışma, işkence ve zulüm akla gelir. Filistin topraklarında yaşayan milyonlarca insana yapılan zulüm ve işkenceleri bir yana bırakırsak İsrail'in henüz yetmiş yılı bile doldurmamış olan ömründe sekiz büyük savaş olduğunu görmekteyiz. Bunların birincisi 1948'de İsrail'in kuruluşuyla birlikte patlak veren savaş, ikincisi 1956 yılında bu ülkenin Fransa ve İngiltere'nin desteğiyle Mısır'a karşı açtığı savaş, üçüncüsü 1967 yılında ABD desteğinde Mısır, Suriye ve Ürdün'e karşı gerçekleştirilen savaş, dördüncüsü 1968 yılında Ürdün'e karşı gerçekleştirilen saldırı, beşincisi 1973 yılında yine İsrail tarafından başlatılan Arap - İsrail savaşı, altıncısı, 1982 Lübnan işgali, yedincisi 2006 İsrail-Lübnan Savaşı, Hizbullah ile İsrail Silahlı Kuvvetleri arasında Lübnan toprakları ve İsrail'in kuzeyinde, 12 Temmuz - 14 Ağustos 2006 tarihleri arasında süren savaş ve son olarak Aralık 2008 tarihinde Gazze saldırısı. Bu ülkenin tek taraflı olarak komşularına karşı düzenlemiş olduğu yüzlerce saldırıyı da buna eklersek İsrail'in savaşsız bir gününün geçmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. BM teşkilatı tarafından "barışsever ülke" olarak anılan İsrail'in tutumu bundan ibarettir.

Bu durum BM'in barıştan ve barışseverlikten ne anladığını da bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.

Bu düzeyde alçalan, vahşileşen bir güruhun dünyanın her ülkesinde elini kolunu sallayarak rahatça hareket ediyor olması; askeri, diplomatik ve kültürel alanda söz sahibi olması ayrıca düşünülmesi gereken diğer bir husustur. Devletlerarası iyi niyet göstergesi olarak kullanılan sathi yapmacık diplomatik uslüp tıkanmış vaziyette. T.C. Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrail’in alenen savaş ilanını, küçük bir saldırganlık olarak anlayan, üzerine alınmadan çok kızmış gibi yapan, sert tonda ama içeriksiz ve saldırıya Türkiye’nin cevabının ne olacağını söylemeyen bir acziyet göstermiştir. Vakit direnme ve başkaldırma vaktidir. Zalime zulmümü haykırma ve onu zulmü içerisinde boğma vaktidir. Küresel güçlerin Ortadoğu coğrafyası üzerinde oynadıkları bu son oyunu deşifre edip bozma zamanı gelmiştir. Zulüm payidar kalmayacağına göre bu son gelişmelerde bu zulmün sona ereceğinin bir göstergesidir.

Peki tüm bunlar niye bu şekilde gelişmektedir. Yahudinin bu pervasızca saldırılarının gerçek nedeni nedir, Türkiye gibi bir aktörün hedef seçilmesinin ne gibi sebepleri olabilir? Türkiye siyasetinde taşların yerlerinin değiştirilmek istenmesi, miadını dolduran Ak Partinin bitirilerek yerine daha ulusalcı, daha marjinal ve daha az ılımlı bir oluşumun iktidara taşınması süreci gibi gözükmektedir. Kürdistan coğrafyasında kürt halkının velâyetini(!) üstlenen ulusal silahlı gücün kurucusu ada sakini zat açılımdan çekileceğini ve bundan sonrasında olacaklardan sorumlu olmayacağını açıkladı. Bu bile kafalarda soru işareti bırakacak düzeyde bir başlangıç gibi gözükmektedir. Hemen akabinde Siyonistlerin hain saldırısı, ülkede tırmandırılan kaos ortamı, askeri üslere yapılan saldırılar ve ana muhalefet cephesinde meydana getirilen vitrin değişikliği birbiriyle bağlantılı olaylar dizisi olarak sıralanabilir. İsrail’i; kendince meşruluğunu ilan ettiği 1948 yılında resmi olarak ilk tanıyan ülkelerden biri olan Türkiye’nin İsrail ile bu şekilde bir pozisyonda kalması Yahudi açısından tahammül edilecek bir durum değildir. Davos zirvesinde Başbakan Erdoğan’ın İsrail cumhurbaşkanı Şimon Peres’e zulmünü yüzüne haykırması onu kameraların önünde küçük(!) düşürmesinin sinsi intikamı olarak gözükmektedir. Alışılagelen itaatkar, uysal ve munis lider tiplemesine aykırı bir Erdoğan portresini sindiremeyen bir terör devletinin kitlelere ve ülkelere verdiği bir gözdağıdır bu son saldırı. Erdoğan’ın dünya ve ortadoğuda edinmiş olduğu itibarın sona erdirilmesidir. Demokratik açılımın baltalanması, artan şiddet ortamının insanlarda uyandırdığı güvensizlik ve korku psikolojisi farklı kişi ve kurum arayışına ittirmektedir. Erdoğan’ın artan itibarının bir anda sonlandırarak yerine çiçeği burnunda muhalefet liderinin getirilmeye çalışılmasının senaryosu olarak görülmektedir.

Bu olağanüstü kaotik ortamda uluslararası düzeyde terör estirecek pervasızlığı gösteren bu korkak lanetli kavme hak ettiği cezayı başta müslümanlar olmak üzere, insanlık adına mücadele ettiklerini iddia eden tüm kurum, kuruluşların ve devletlerin vermeleri elzemdir. Evrensel hukuk kuralları çerçevesinde işledikleri tüm cinayetlerin ve vahşetin hesabını verip gereken cezanın bir an önce verilmesi gerekir.

Wel akibetül lil muttakin

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.