1. YAZARLAR

  2. Ferhat KENTEL

  3. Vurmak serbest–ötekiler hain, hem de iğrenç (‘Ekseriyetle kaka’ya devam)
Ferhat KENTEL

Ferhat KENTEL

Serbestiyet
Yazarın Tüm Yazıları >

Vurmak serbest–ötekiler hain, hem de iğrenç (‘Ekseriyetle kaka’ya devam)

A+A-

Öyle bir haldeyiz ki, -toplum kaç parçaya bölünmüştür, bilmek kolay değil ama-, an itibariyle her bir toplumsal bölünmüşlüğümüzün içinden başka bölünmüşlüklere karşı taban tabana zıt yorumlar dinlemek mümkün. Her bir taraf diğer tarafı en net haliyle“ihanet batağına” saplanmış görüyor. Herkes olağanüstü bir söylem inşasına sahip. Her argümana karşı başka bir argüman var. Her konuda 180 derece farklı yorumlar arz-ı endam edebiliyor.

Böyle bir şey mümkün mü? Arada bir yerde başka yorumlar, başka gerçeklik anlatımları falan olamaz mı?

Tabii ki olabilir; ama şu anki Türkiye öyle “ara durumları” falan duyabilecek bir yerde değil; herkes kendine bir siper bulmak zorunda

Gezi’yi düşünün mesela. Gezi neden kimilerinde bu kadar çok öfke yarattı? “Darbeciler”, “karşı-devrimciler” retoriklerini falan bırakın; onlar sonradan“kuruldu” ve Gezi’nin üzerine giydirildi. Gezi’den insanların nefret etmesi için hangi argümanların kullanıldığını düşünün. Mesela şunlar değil mi: “Gezi’de her yer sidik kokuyor”; “içki içiyorlar”, “ortalıkta prezervatifler dolaşıyor”, “camide içki içtiler”, “taciz ettiler”… Bu tür argümanlarla Gezi “pisleştirildi”, “iğrençleştirildi”

Bu arada benim kulak misafiri olduğum bir söylem inşasına dair küçük bir notu aktarayım. Daha olayların ayyuka çıkmadığı, sadece polis gazının ortalığı kuşattığı, Gezi’nin ilk günlerinde, anlaşılan Taksim civarında dükkanı olan gençten bir adam belediye otobüsünde, telefonda Taksim’de neler olduğunu soran arkadaşına anlatıyor: “Hayatımızı zor kurtardık, çok  şükür malımıza mülkümüze bir zarar gelmedi. Ne bileyim valla, eşcinsellik falan istiyorlarmış.”

Türkiye toplumu başkasından duyulan korkularla, başkasından nefret eden, başkasının yaşam tarzını iğrenç gören bir ruh haline bürünürken, yurttaşlık bilgisinin devletinin başka türlü davranmasını bekliyor insan… Ne yazık ki, başbakan ve partisi, karşılarındaki rakipleriyle aynı oyunu oynamayı tercih ediyor… “Atılan her yumruk meşrudur ve puan getirir” mantığı bir kampta mevcutken, diğer kampta “ihanet” olarak kayda geçiyor.

Öyle görünüyor ki, son derece güvensiz ve güvenilmez bir ruh hali, mevcut savaş haliyle katmerleşiyor. Hukuka ve adalete güven sıfıra doğru pike iniş yapıyor.

Pınar Selek, Hrant Dink, Yakup Köse, Salih Mirzabeyoğlu, Sevan Nişanyan’ın yargısı hangi devletin?

Bu adamları ve kadınları resmen yargı yoluyla linç ettiler. Bu milletin büyük çoğunluğu–bugün yargıdan muzdarip olan AKP hükümeti de dahil- bana dokunmayan yılan bin yaşasıncı Türk gibi seyretti!

Bir yanda, “AKP’ye saldıran cemaatin elindeki yargı”nın “bağımsızlığının”çöktüğü ilan edilip, bu yargıya bodoslamadan her türlü saldırı mubahken…

Diğer yanda, Pınar Selek’i –bütün beraatlerine rağmen- inatla müebbete mahkûm eden yargıya ses çıkmıyor; Pınar Selek’in Fransa’dan iadesinin talep edildiği yeniden basına servis ediliyor.

Allah’tan iki BDP’li vekil bırakıldı ama anlaşılan Hrant Dink cinayetini aydınlatmak konusunda adeta dalga geçen yargının “bağımsız” olmadığını söylemek “devletin sosyolojisi”ndeki güç ilişkileri bakımından henüz “cesaret” istiyor.

Sincan Cezaevi’nde çocuk mahpuslara yapılanlara ne demeli? Yurttaşlık bilgisindeki devletin delikanlılığına sığıyor mu? Hangi devlet içindeki devlet Sincan’daki çocukların üzerine kimyasal silahlarla saldırmayı becerebiliyor?

Hangi yargı Yakup Köse’yi inatla tekrar içeri alıyor? Salih Mirzabeyoğlu’nu içeride tutuyor? 15 yaşında suçsuz yere içeri aldığı genç bir insanın tepesinde tepinmek isteyen bir yargı devletin içindeki hangi koridorlara tekabül ediyor?

Tarihi evleri restore eden ve bunu en rafine ve mütevazı bir şekilde yapan Sevan Nişanyan’ı içeri almak nasıl bir yargı marifetidir? Kaçak yapı cenneti olan İstanbul’da, görmemişliğin nişaneleri olan, kibir abidesi gökdelenleri yapanların bu şehrin hafızasına yaptığı katliamın hesabını sormamak nasıl bir devlet olmaktır?

Çünkü sadece biz haklıyız! Sadece bizim gibi düşünenler haklı! Ötekiler ancak iğrenç ve aptal yaratıklar olabilirler… Gezi’ye “eski rejimin darbe girişimi” diyenlerin, her şeyden önce taşıdıkları 28 Şubat zihniyetiyle ve düşman yaratma söylemleriyle yüzleşmeleri bu memleket için hayırlı olacak… Çünkü, birileri plastik Noel Baba’yı sünnet edip, bıçaklayıp bu düşmanca atmosferden nemalanmaya başladılar bile… 28 Şubat’ın Aczmendileri ve şürekâları gibi…

Orta alan, kesiştiğimiz alan, az da olsa diğerinde hak verdiğimiz alan diye bir şey kalmıyor giderek… Topu topu tek ortak korkumuz “ekonomik kriz” kaldı! Ne kadar çok “ekonomik akıl”lı olmuşuz! Artık şu lafları çok sık duyar olduk: “Bu son operasyonlardan ötürü 120 milyar dolar zararımız var… Peki yolsuzluk ne kadar? 90 milyar dolar! Demek ki zarardayız! Eyvah!” O kadar çok kapitalistleştik, o kadar çok “modernleştik” ki, birbirimize düşmanlığımızdan bile daha önemli hale geldi bu durum…

Yani aferin bize! Demokrasiyi kuramadık ama “kapitalist” olduk… Birileri de başka bir şey istemiyordu ki zaten…


 

Önceki ve Sonraki Yazılar