1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Vahyi ilk teyid edenler
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Vahyi ilk teyid edenler

A+A-

dunyabulteni


Bundan önceki yazıda fıtrat ve aklın hüküm verme mevkiinde olabileceklerini yazmıştık. Temiz fıtrat ve selim aklın birer müracaat mevkii olarak kendilerine başvurulabileceğinin anlaşılır sebepleri vardır. Ayrıca belirtmeye gerek yok ki, fıtratın ve aklın teyit edeceği bilgilerin veya Kabul edeceği hükümlerin dinin ana çerçevesine aykırı olmaması lazım.

Bu açıdan bakıldığında peygamberlerin de başlangıçta bu yolu takip ettikleri görülür. Bunu Efendimiz’in bi’setinin ilk tebliğinde görmemiz mümkün.

Farzedin ki hepimiz şu anda 610 yılında Mekke’de yaşıyoruz. 40 yaşına gelmiş bir insan tanıyoruz, adı Muhammed (s.a)’dir. Ve biliyoruz ki bu insan doğru ve güvenilirdir. Kimseye zararı dokunmamış, nazik ve efendi olan bu insanın ismi hiçbir şaibeye karışmamıştır, herkes tarafından sevilen, saygı duyulan biridir. O insan ki kendisine bir dava götürüldüğü zaman adaletle çözüyor. Herkes gibi sıradan bir insan olan bu insan günün birinde bizi topluyor ve şöyle soruyor: “Şu dağın arkasında düşman ordusu olduğunu söylesem, bana inanır mısınız?” Hepimiz, istisnasız “Evet” diyoruz. Oysa biz işaret ettiği dağın arkasında söylediği düşman ordusunu görmüyoruz ama ona güvendiğimiz için ‘evet inanırız’ diyoruz.

Bu muhaverede Peygamber (s.a.) dağın arkasını “gayb” karşılığında kullanıyor?

Gayp nedir? Müşahede olunmayandır. Örneğin şu anda arka yoldan geçen insanlar bizim için gaibtirler. Çünkü onları görmüyoruz. Kısaca görmediğimiz şey gayptır.

Biri izafi, diğeri mutlak olmak üzere gaybı ikiye ayırabiliriz. Dışarı çıktığımızda yoldan geçenleri göreceğimiz için gayp olmaktan çıkacaklardır. Biraz önce gayb idiler, şimdi müşahede edilebiliyorlar. Mutlak gayp ise Allah’ın zatı, ahiret ve kıyametin saati gibi bilgisine hiçbir zaman ulaşamayacağımız durumlar için söz konusudur. Kubeys Dağı’nın eteğinde topladığı Kureyş’e izafi gayptan bahsetti Peygamber Efendimiz: “Şu dağın arkasında düşman askeri var, desem inanır mısınız” dedi? “Evet, inanırız, hem de görmediğimiz halde. Çünkü sen güvenilir, doğru konuşan bir insansın, bugüne kadar yalan söylemedin.” Yani Hz. Peygamber onların gözünde “Es-Sadik’ul eminsin” sıfatını kazanmıştı. Doğru ve güvenilir insan (ne güzel bir şeydir böyle) olmak…

Müslümanlar dünyada ve bu ülkede bunu kaybetmişlerdi. Doğru ve güvenilir mümin olma vasıflarını kaybettiler. Peygamber Efendimiz bunun üzerine “Madem öyle, size söylüyorum: Allah birdir ondan başka ilah yoktur, ben onun elçisiyim, vahiy meleği Cebrail Aleyhisselam geldi ve bana ‘sizin putlarınızın hiçbir işe yaramadığını, batıl üzere olduğunuzu söyledi’ desem” ne karşılık verirdiniz? Hadi bakalım, biz o ilk muhataplar yerinde olsaydık ne derdik? Meleği gözlerimizle görmedik, ona sözünü ettiği bilgi ve haberi verdiğini, böyle bir şey söyleyip söylemediğini de kulaklarımızla işitmedik.

Soru şu: Peki o insanlar neye güvendi veya neyi referans aldılar da iman ettiler? Bu soru önemlidir! Biz orada olsaydık, hangi safta olacaktık ve neye göre karar verecektik acaba! Hz. Muhammed doğru mu, yanlış mı söylüyor? Orada Resulullah onlara Cebrail Aleyhisselam’ı göstermedi. Kaldı ki zaten onu çıplak gözleriyle göremezlerdi. Onlara mucize de göstermedi. Pekiyi, inanan neye göre inandı, inkâr eden neye göre inkâr etti?

Hz. Peygamber, onların bir yanlarına hitap etti; yani fıtratlarına ve akıllarına. Öyle şeyler söyledi ki fıtratı temiz olanlar ve akıllarını doğru kullananlar ‘evet doğru söylüyor’ dediler. Fıtratları bozulmuş, akılları nefislerinin kontrolü altına girmiş olanlar hemen reddettiler.

İmanın, dolayısıyla yüksek ahlaki hayatın referansı nedir?

Hz. Hatice validemiz ilk Müslümandı. Bakın ilk kadın Müslüman değil, “ilk Müslüman!” “İlk Müslüman’dı” diyorum. Erkeklerden de önce, bir manada Peygamberimizden de önce Müslümandı. Buraya dikkat edelim! Efendimiz ilk vahyi alıyor, bir korku ve heyecan içerisinde geliyor ve Hz. Hatice validemize “Acaba benim bu gördüğüm melek mi, şeytan mı, benim başıma bir şey mi geldi” diyor. Kan ter içinde üstümü ört diyor, Hz. Hatice üstünü örtüyor. Belli ki olağanüstü bir hadise yaşamış. Kendine geldiğinde validemiz, anlat Muhammed diyor, nedir bu halin? Peygamberimiz ( s.a.) yaşadıklarını anlatıyor ve acaba gördüğüm şeytan mıdır cin midir diye soruyor. Hz. Hatice “Hayır!” diyor, “O gelen melekti. Çünkü sen yalan söylemiyorsun, yoksulları koruyorsun, yetimlerin başını okşuyorsun.”

Referansına bakın! “Sen yalan söylemiyorsun, yoksulları koruyorsun, yetimlerin başını okşuyorsun” diyor. Temiz fıtratı onu ilk Müslüman yapıyor. Daha henüz Peygamber Efendimiz şaşkınlığı üzerinden atmış değil. O yüzden Bakara Suresi’nde (2/285) “Amenerrasulü bima ünzile ileyhi… Elçi kendine indirilene inandı, önce kendine indirilene inandı”. Burada iki Muhammed düşünün. Biri Mekkeli Muhammed bizim gibi bir insan, öteki ise vahiy almış Muhammed. O bizim gibi Mekkeli Muhammed’in vahiy almış Muhammed’e iman etmesi lazım. “Evet, ben elçiyim!” diye iman etmesi lazım.

Hz. Hatice eşini dayısı Nevfel’e götürüyor. Nevfel Hıristiyan ama aslında Hanif... Ona yaşadıklarını anlatıyor Nevfel de Hz. Hatice’nin söylediğini tekrarlıyor. Bu sana gelen namusu ekberdir” diyor. “Keşke sana yetişsem de kavmin seni şehrinden, çıkardığı zaman sana yardım edebilsem, ama yetişemeyeceğim.”

Bu olayda fıtrat ve akıl hakkı ve hakikati teyit etti. İman edenler, fıtrat ve aklın referansıyla hareket ettiler. Ama hangi fıtrat ve akıl? Temiz fıtrat ve selim akıl.

Mesela bir fıtrata bir şey öyle itici gelir ki, bir başka kültürdeki insana aynı şey itici gelmez. Alman sosyologlarının yaptığı araştırmaya göre, (Türkiye’den Almanya’ya giden Türkler ki cahil ve ümmi insanlar gitti, Sivas’ın Zara’sından ya da Karaman’ ın bir köyünden uçakla Frankfurt’a uçtu, yerin altında 4 bin metreye indi. ) Onların dinlerini hatırlamalarına sebebiyet veren ilk uyarıcı faktör domuz etinin haram olmasıdır. Ülkelerinden çıkan bu insanların hatırladığı ilk şey, belki ezandan ve namazdan önce domuz eti olmuştur. Yemek yemek için dışarı çıktıklarında akıllarına gelen ilk soru etin İslami usullere uygun kesilip kesilmediği ve domuz eti olup olmadığıydı. O zaman “helal et arayalım”dan yola çıkan Türkler, “cami yapalım, bir araya gelelim, sakal bırakalım” gibi devam eden dini ve kültürel yaşam kodlarını keşfetmeye başladılar. Fakat bize itici gelen domuz eti bir Almana itici gelmez, Müslümana itici gelir. O zaman nasıl aklı tek başına referans alamıyorsak, fıtratı da tek başına referans alamayız. Onun din ile kritik ve kontrol edilmesi gerekir. Bu açıdan “maruf” demek din, fıtrat ve akıl üçlüsünün ortak bir mutabakatı ve teyidi demektir.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.