1. HABERLER

  2. PORTRE

  3. Vahdetin Sembolü Şeyh Mahmud Şaltut
Vahdetin Sembolü Şeyh Mahmud Şaltut

Vahdetin Sembolü Şeyh Mahmud Şaltut

Mü­minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz.

A+A-

Cesaret Sembolü Şeyh Mahmud Şaltut

Doğumu ve Eğitimi

Şeyh Mahmud Şaltut, 22 Nisan 1893’te Mısır’ın Buheyra[1] eyaletindeki “İta-il Barid” kasabasına bağlı olan Minşat Ben-i Mansur” köyünde âlim ve edip bir ailenin çocuğu olarak dün­yaya geldi.

Şeyh Mahmud Şaltut henüz yedi yaşında iken babası vefat etti ve amcası Şeyh Abdulkavi Şaltut onu himaye­sine aldı. Kü­çük yaşta iken dahi ve yaptığı işlerde yete­nekli olduğunu göste­riyordu. Bundan dolayı amcası, onu İslami ilimleri öğrenmesi için köydeki mektebe gönderdi. Şeyh Mahmud Şaltut yüksek öğrenim için 1910 yılında İs­kenderiye şehrine giderek İskenderiye Fakültesi’ne[2] kay­dını yaptırdı. 1918 yılında İskenderiye Fakültesi’nin en yüksek öğrenim derecesini elde ederek mümtaz öğrenci unvanını aldığında henüz 25 yaşın­daydı. Şeyh Mahmud yüksek öğrenimini tamamlayarak Nisan 1919’da aynı Fakülte’de ders vermeye başladı.

Ezher Üniversitesine Girişi

Şaltut'un üzerinde çok derin etkisi olan Ezher Üniver­sitesi Rektörü Şeyh Muhammed Mustafa Meraği, Şeyh Mahmud Şaltut’un bir makalesini okuduğunda onun derin düşünceli, Arap dili ve edebiyatını çok iyi kullanan biri olduğunu anladı. Bu yüzden Ezher Üniversitesinde ders vermesi için kendisini davet etti. İskenderiye Fakül­tesi’nde ders vermek ve öğrenci yetiştirmekle meşgul olan Şaltut bu daveti kabul ederek Ka­hire’ye gitti.

Üst üste elde ettiği başarılar sayesinde 1939’da Ezher Üni­versitesinde doktora dersleri vermesi kararlaştırıldı. 

Ezher Üniversitesi’ndeki Görevinden Uzak­laştırılması

Aydın bir ıslahatçı olan Şeyh Mustafa Meraği, Ezher Üni­versitesinde bazı reformları uygulamak amacıyla dö­nemin yö­netimine bir öneri sundu.[3] Şaltut, Şeyh Meraği’nin programla­rını desteklemek amacıyla birkaç makale yazdı. Makalelerinde Şeyh Meraği’nin ıslahat ça­lışmalarından ve Ezher Üniversi­tesi’nin ilmi ve kültürel seviyesinin ilerlemesi için bu ıslahatla­rın gerekliliğinden söz etti.

Mısır’ın dışa bağımlı ve bozuk yönetimi buna karşı çıktı. Şeyh Mustafa buna tepki olarak Ezher Üniversitesi Rektörlü­ğünden istifa etti. Mısır Devleti onun istifasını kabul ederek yerine “Şeyh Muhammed Zevahiri’yi”[4] Ezher Üniversitesi Rek­törlüğü’ne atadı. Zevahiri, Ezher Üniversitesi Rektör­lüğü’ne atandıktan sonra Devletin programlarını uygulamaya karar verdi. Ancak ulemanın sert tepkisiyle karşılaştı. Karşılaş­tığı bu tepkiden dolayı Zevahiri ulemadan bazılarını Üniver­site’den uzaklaştırdı. Bunların başında 17 Eylül 1931’de Üni­versiteden uzak­laştırdığı Şeyh Mahmud Şaltut geliyordu.

Ama Şeyh Mahmud Şaltut, görevden uzaklaştırıldıktan sonra bir an dahi durmadan öğrencisi “Şeyh Ali Abdurrazzak” ile birlikte şer’i mahkemelerde avukatlık yapmaya ve gazete­lerde makale yazmaya başladı. O gö­rüşlerinden geri adım at­mayarak Ezher Üniversitesi’nde reformların gerekliliği hak­kında ısrar etti.

Ezher Üniversitesi yöneticileri bir süre sonra Şeyh Mahmud Şaltut gibi büyük Üstatların yokluğunun Üniver­site’nin itibarını zedelemekte olduğunu anlayınca ders vermesi için 1935’te tek­rar Şeyh Mahmud Şaltut'u Üni­versite’ye davet ettiler. Böylece Şeyh Şaltut aynı yıl Şeriat Fakültesi’nde ders vermeye başladı.

Ezher Üniversitesi Rektörlüğü

Dönemin Mısır Hükümeti 1937 yılında Şeyh Meraği’yi tek­rar Ezher Üniversitesi Rektörlüğü’ne atadı. Şeyh Meraği de Şaltut’u liyakat ve dirayetinden dolayı Şeriat (İslam Hukuku) Fakültesi’nin Başkan Yardımcılığı’na atadı.

Şeyh Mahmud Şaltut 1957 tarihinde Şeyh Meraği tara­fından Ezher Üniversitesi Rektör Yardımcılığı görevine atandı. 1961’de de dönemin Mısır Cumhurbaşkanı tarafın­dan Ezher Üniversitesi Rektörü seçildi. Onun, Ezher Üni­versitesi Rektör­lüğü döneminde hem Üniversite’ye ve hem İslam dünyasına birçok hizmetleri oldu.

Şeyh Mahmud Şaltut'un Üniversite’deki en önemli özelliği mezhepler ve fırkalar arasındaki taassuplardan uzak durma­sıydı.

Şeyh Mahmud Şaltut'un Ezher Üniversitesi Rektörlüğü sıra­sındaki en önemli çalışmalarından biri de Ehl-i Sünnet fıkhının yanında Şia fıkhının da okutulmasıydı. O bu konu hakkında şöyle diyordu: “Ezher Üniversitesi’nde, İslam Mezheplerini Yakınlaştırma Kurulu’nin gözetimi al­tında her türlü taas­suptan uzak ve delillere dayalı olarak Ehl-i Sünnet ve Şia fıkhı tedris edilmelidir.”[5]

Şeyh Mahmud Şaltut’un, Ezher Üniversitesi Rektör­lüğü dö­nemindeki uygulamalarından biri de Üniversite’de Aşura Mera­simi düzenlemesiydi. Bu girişimi onun Ehl-i Beyt’e ve özellikle de İmam Hüseyin’e (a.s.) karşı olan sevgisini gösteriyordu.

İlmi Çalışmaları

1. İslam Araştırmaları Akademisi’ni Kurması

Şeyh Mahmud Şaltut tarafından tesis edilen bu akade­mide bütün mezheplerin temsilcileri bir araya gelerek çe­şitli İslami konuları görüşürler.”[6]

2. Hollanda’daki Konferansa İştiraki

Şeyh Mahmud Şaltut Hollanda’nın “Lahe” kentinde düzen­lenen uluslararası konferansa Ezher Üniversitesi he­yetinin üyelerinden biri olarak katıldı.

Şeyh Mahmud Şaltut söz konusu konferansta “el-Mes’uliyyet-il Medeniyet-i vel Cinaiyyet-i fil Şeriat-il İslamiyye” adlı bir tebliğ sundu.

Aşura Merasimi Düzenlemesi

Tebliği bilimsel açıdan bütün konferans üyeleri tarafından takdir edildi. Konfe­ransın sonunda üzerinde durduğu konunun önemi açısın­dan tebliği örnek seçilerek yayımlandı. Aynı za­manda konferans sonunda yayınlanan bildirinin iki maddesi de bu tebliğden iktibas edilmiştir. Söz konusu iki madde şunlar­dır:

1-İslami kanunlar günümüzde de genel yasamanın kay­nakla­rından biri olarak geçerliliğini korumaktadır.

2-İlerlemeye açık İslami kanunların itibarı ve değeri kendi zatındandır. Zira başka bir yerden alıntı değildir.[7]

3. Radyo Tefsir Komisyonu Üyeliği

Bu komisyonun görevi Mısır Radyosu’nda yayınlan­makta olan Kur’an-ı Kerim tefsirlerini denetlemekti.  Şeyh Mahmud Şaltut bu komisyonun etkin üyelerinden biriydi. Onun önerisi ile her gün Kur’an-ı Kerim’in kıraatinden sonra “Şafak Sesi” adıyla tefsir programı yayınlanıyordu.

4. El-Ezher Fetva Komitesi Üyeliği

Bu komitenin en önemli görevi toplumun ihtiyaçları doğ­rultusunda fıkhi konular hakkında fetva vermekti.

5. Mısır’ın En Önde Gelen Ulema Cemiyetine Üye­liği

Şeyh Mahmud Şaltut bu cemiyetin en genç üyesi sayı­lı­yordu. Yaş olarak en küçük üye olmasına rağmen cemi­yetin ilk toplantısında aşağıdaki önerileri sundu:

A- Toplumda ortaya çıkan şüphelerin giderilmesi ve İslam düşmanlarının İslam adına ortaya çıkararak yay­maya çalıştık­ları hurafeleri yok etmek için bir merkezin kurulması.

B- İslam toplumlarında eskide olmayan ve günümüzde or­taya çıkmış olan alış-veriş ile ilgili sorunlarının gideril­mesi için gerekli incelemeleri yapmak.

C- Müslümanlar arasında yaygın olarak başvurulan tef­sir­lerde yer alan israiliyat ile mücadele için bilimsel bir kitabın hazırlanması. Zira insanlar bunları İslam ve Kur’an’ın tefsiri sanmaktadır. Oysa ne sahih olduklarına ilişkin bir hadis ne de akıl ile uyuşan bir tarafları vardır.

D- Dini kitapları hurafe ve bidatlerden temizlemek.

Şeyh Mahmud Şaltut'un bu önerileri bütün üyeler tara­fından kabul edildi ve Cemiyet bunları yerine getirmek üzere “Şeyh Abdülmecit Selim” başkanlığında bir komite kurdu. 

Ortamı uygun gören Şaltut, önerilen bu konuları takip etmek ve uygulamak üzere “Mecma-il Buhus-ul İslamiyye” adlı bir ilim ve kültür merkezinin kurulmasını da önerdiyse de bu ancak Ezher Üniversitesinde Rektör olduğu dönemde tesis edildi.

6. Batı Almanya Devleti’nde Şeyh Mahmud Şaltut’un Görüşleri

Batı Almanya Devleti İkinci Dünya Savaşından dolayı ka­dınların istatistik açıdan erkeklerden daha fazla olma­sından kaynaklanan sorunlara çözüm bulmak amacıyla Ezher Üniver­sitesi Rektörü Şeyh Mahmud Şaltut’a bir mektup yazıp İs­lam’daki çok eşlilik konusunda geniş bilgi istedi. Şeyh Mahmud Şaltut da bu konuyu geniş bir şe­kilde kaleme aldı. Ardından Şeyhin araştırmasının Al­manca, İngilizce ve Fran­sızca’ya çevrilmesine karar ve­rildi. Söz konusu dönemde bazı basın kuruluşları Şeyh Mahmud Şaltut’un çok eşlilik konusun­daki görüşlerinin Almanların sorununu çözeceğini belirti­yordu.[8]

7. Mısır Arap Dili Edebiyatı Kültür Evi Üyeliği

Siyasi Tutumları

1. On Beş Hordad Kıyamı

Devrimci İran halkı 5 Haziran 1963’te önderleri İmam Hu­meyni’nin Şah rejimi tarafından tutuklanmasına itiraz ederek yürüyüşler düzenlediler.

Bu protestonun İslam devrimi sürecinin başlangıcı ol­duğunu söyleyebiliriz. İran’daki hâkimiyetini kaybetmek­ten korkan Şah, Başbakan Esedullah Elem’i bu krize son vermesi için gö­revlendirdi.

Güvenlik güçleri yürüyüş yapan halkın üzerine acıma­sızca ateş ederek birçok din adamını ve vatandaşı şehit ettiler. Bu çirkin saldırı İslam dünyasındaki bazı aydınlar tarafından şid­detle kınandı. Şeyh Mahmud Şaltut olaydan altı gün sonra bir bildiri yayınlayarak bütün Müslümanları rejim tarafından tu­tuklanan İran’daki mücahit ulemayı desteklemeye davet etti. Şaltut bildiride Şah’ın ulemaya yaptığı saygısızlığı ve İmam Humeyni'nin tutuklamasını kınadı. Hakeza Şah’a gönderdiği telgrafta tutuklanan âlimleri ve insanları hemen serbest bırakıl­masını istedi.

2. İsrail’in Resmi Olarak Tanınması

Amerika ve Rusya’nın, Filistin’in Yahudi ve Müslü­man böl­geler olmak üzere iki kısma ayrılması önerileri 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu tarafından onaylandı. Beş ay sonra da İsrail devleti resmen kurulduğunda bazı ülkeler bu işgalci rejimi tanıdığını ilan etti.

Amerika ve İngiltere’nin uşağı olan İran Şahı Muham­med Rıza Pehlevi, önceleri halkın tepkisinden çekindiği için İranlı vatandaşların Filistin’deki mülklerini denetle­mek bahanesi ile “Abbas Saykal’ı” oraya gönderdi. Kısa bir süre sonra Muham­med Sait hükümeti 14 Mart 1950’de İsrail Devleti’ni resmen tanıdığını açıklayarak Kudüs’te konsolosluk açtı. Sait’in bu iş­lerine karşılık olarak İs­rail’den dört yüz bin dolar rüşvet aldığı daha sonraları or­taya çıktı.

Söz konusu haberin yayınlanmasından sonra ulema ve ay­dınlar İran’da ve yurt dışında bu çirkin davranışı şid­detle kına­dılar. İran’daki dini önderlerden Ayetullah Kaşani bu tutuma karşı sert açıklamalarda bulundu. Ko­nuşmasının bir bölü­münde: "İran halkının devletle bir ili­şiği yoktur. Eğer Devlet İsrail’i tanımaya kalkışırsa Müs­lümanlar olarak üzerimize dü­şen kıyam görevini yerine getireceğiz. Bu doğrultuda İsrail Ya­hudilerine karşı müca­dele etmek üzere bir teşkilat kurmu­şuz."dedi.[9]  

İslam dünyasındaki ulema ve Müslümanlar da Şah’ın bu çir­kin davranışına karşı sert tepkiler gösterdi.

Şeyh Mahmud Şaltut da İslam ülkelerini İsrail ile ilişki kur­mamaları konusunda uyararak İran devletini bu davra­nışından dolayı kınadı.

Vahdet Düşünceleri

Kuşkusuz Şeyh Mahmud Şaltut Müslümanların vahde­tine önem veren ender âlimlerden biridir. O, Müslümanla­rın sahip olması gereken İslami vahdeti şu şekilde tanım­lamaktadır: “Din kardeşliği Müslümanlar arasında kalbi bir bağ oluşturarak on­ları tek bir aile haline getirecektir. Müslüman, Müslüman kar­deşinin sevincine ve üzüntüsüne ortak olur. Yolunu kaybetti­ğinde ona yol gösterir veya kandırıldığında onu irşat eder. Za­yıfladığında ona yardım eder ve ona karşı hoşgörülü davranır.”[10]

Şaltut’un İslami Mezhepleri Yakınlaştırma­daki Rolü

Mısır’daki İslami Mezhepleri yakınlaştırma cemiyeti, Müs­lümanlar arasında vahdeti sağlamak amacıyla 1948’de Kahir’de tesis edildi. Bu cemiyetin başlıca kurucuları: Allame Muham­med Taki Kumi, Şeyh Mahmud Şaltut, Şeyh Muhammed Mus­tafa Meraği, Mustafa Abdurrazzak, Abdülmecit Selim idi.

Bu cemiyet daha sonraları kapandı ama İran’da aynı amaç doğrultusunda Mecme-i Takribi Mezahib-i İslami (İslami Mez­hepleri Yakınlaştırma Kurulu) adıyla bir merkez kuruldu. Bu merkez İslami mezheplerin yakınlaş­ması hususunda önemli faaliyetlerde bulunmuştur.

Şeyh Mahmud Şaltut bu merkezi överek şöyle demiştir: “İs­lami mezhepleri yakınlaştırmak amacıyla kurulmuş olan bu ha­reket «Dar-ul Takrib Teşkilatı» kısa bir sürede dünyada ve İs­lam düşünce tarihinde önemli bilimsel iler­lemeler sağladı. Müslümanlar arasındaki kardeşlik, sevgi ve ıslahatçı düşünceyi yeniden ihya etti. Kuşkusuz, bu ça­lışma ilahi desturun gerçek­leştirilmesi anlamına gelmek­tedir. Zira Allah'u Teala buyuruyor ki: Ancak iman sahip­leri gerçek kardeş olabilirler. Öyleyse kar­deşleriniz ara­sında barışı sağlayınız ve Allah’tan sakınınız. Umulur ki affedilirsiniz.”[11]

Şeyh Mahmud Şaltut, Dar-ul Takrib ortamını kardeşlik or­tamı olarak tanımlamakta ve bu konuda şöyle demekte­dir:

“Mısırlı, İranlı, Lübnanlı, Iraklı ve Pakistanlı Şafii, Ha­nefi, Şii ve Zeydi âlimler orada (Dar-ul Takrib’de) bir araya gelirler. Bilgi, Ahlak, Tasavvuf, Fıkıh vb. alanlar­daki meseleler hak­kında görüş teatisinde bulunurlar. Orada kardeşlik, sevgi, mer­hamet, dostluk, hakkı arama ortamı vardır. ”[12]

Dar-ul Takribin kurucularından Şeyh Muhammed Taki Kumi, Mahmud Şaltut’un bu konudaki önemli rolü hak­kında şöyle demektedir: “Üstat Şeyh Mahmud Şaltut, Dar-ul Takrib cemiyetinin kuruluşunda bize yardımcı oldu­ğunda Ezher Üni­versitesi Rektörü ve oranın büyük âlim­lerden biriydi. O her zaman bu konuda hem fikir olduğu arkadaşları ile birlikte hare­ket ederdi. Bir toplantıda Şia ve Sünniliğin fırka olarak değil İslami mezhepler olarak ta­nımlamayı önerdi. Ezher Üniversitesi Rektör Yardımcılı­ğına atandığında da Dar-ul Takrib ile işbirli­ğini devam ettirdi…”[13]

Muhammed Taki Kumi başka bir yerde de Şeyh Mahmud Şaltut’un Dar-ul Takrib ile olan işbirliği hak­kında şöyle demiş­tir: “Şeyh Mahmud Şaltut on yedi yıl boyunca Dar-ul Takrib’in üyesi idi. Hayatının son beş yı­lını Ezher Üniversitesinde Rektör olarak geçirdi. Hem Rektörlükten önce hem de Rektörlükten sonra daima Şia ile Ehl-i Sünnet arasında yakınlaşmayı sağla­mak amacıyla durmadan çalıştı.”[14]

Şeyh Mahmud Şaltut yazdığı bir makalesinde Takrib Cemi­yeti’nin kuruluşunu ayrıntılı bir şekilde açıklamıştır. Söz ko­nusu makalede ele alınan konuların haiz olduğu öneme binaen aşağıda bu makaleyi nakledeceğiz.

“Müslümanlar camialarında var olan mezheplerin ya­kınlaş­masını sağlamakta başkalarını geride bırakacak giri­şimlerde bulundukları için övünmelidir.

İslami Mezhepleri Yakınlaştırma Kurulu olumlu bir gi­rişimde bulunarak İslami düşüncenin tarihsel aşa­malarını ince­lemekle birlikte bu alandaki olumlu ve karşıt görüşleri de ele alan ve İslam düşünce tarihi hakkında ka­lıcı bilimsel bir araş­tırma olan bir kitap yayınladı. Bu ve­sileyle reform ve kardeşlik anlayışı Müslümanlar arasında kalıcı hale gelirken ilahi destur da gerçekleşmiş oldu:

“إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ” Mü­minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz. [15]

Keşke İslam mezheplerini yakınlaştırmanın tarihini şahsen yazabilseydim. Yaşadığım asrın çeşitli dönemle­rinde karşılaştı­ğım değişik düşünceleri hakeza değerli kar­deşlerimin karşılaş­tıkları olayları derleyebilseydim.

Karşılıklı sevgi ve dayanışma içerisinde hakikati ara­mak ve dini ilimlerin yayılmasını sağlamak amacıyla bir araya gelmeli­yiz. Mümin olan herkes dini ilimleri öğren­mek için gereken çabayı göstermeli ve öğrendiklerini de diğerleriyle paylaşmalı­dır.

Keşke tarih boyunca İslami mezhepleri yakınlaştırma ama­cıyla yürütülen faaliyetleri, konu hakkındaki düşünce ve öneri­lerimi, son dönemdeki vahdet hareketlerini, ilgili tartışmaları, mektupları ve gönderilen heyetleri kendim yazsaydım. İslami vahdete davet tevhit, barış ve esenliğe davettir. Allah'u Teala bu hususta Resulüne şöyle emret­miştir:

"ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ    “

(Resulüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir. (Nahl Suresi: 125)

…Âlimler iyi niyetle hakikati tartışmaya ve araştırmaya başladıkları zaman ilahi hidayet melekleri yollarını ay­dınlatarak hakikate ulaşmalarını sağlar. Allah’u Teala Kur’an-ı Kerimde buyuruyor ki: “وَاتَّقُوا اللّهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّهُ”  Al­lah'tan korkun. Allah size gerekli olanı öğretiyor. (Ba­kara Suresi: 282) Bu ayet; ilim mihrabına doğru yönelen ve Rabbinden kendisine ilim ve mari­fet vermesini dileyen kimsenin her türlü nefsanî tutumdan uzak durması gerek­tiğini de belirtmektedir. Nitekim ilim ehlinin tak­valı ol­ması; taassuptan ırak, irade dışı ve istikrarsız davranışlara neden olabilecek eğilimlere sahip olmamasıdır. 

İslami mezhepleri yakınlaştırma hareketinin tarihi sey­rini kendim yazmak isterdim. Böylelikle gerçek özgür dü­şünceyi İslami anlayış çerçevesinde açıklardım.

İslam fıkhı tarihindeki selef âlimleri taassup ve katı din an­layışından uzak bir yöntem benimsemişlerdi. Onların hiçbiri düşüncesinin mutlak doğru olduğunu, şüpheye yer kalmadığını ve halkın onlara itaat etmesi gerektiğini iddia etmemiştir. Ak­sine dillendirdikleri meselelerin çaba ve araştırmalarının birer neticesi olduğunu, kimsenin araş­tırma yapmadan bu meseleleri benimsememesi ve öne sü­rülen düşüncelerin dini metinlerde sağlam dayanaklarını buldukları takdirde kabul etmeleri gerek­tiğini söylemiş­lerdir.

Keşke İslami mezhepleri yakınlaştırma hareketinin ta­rihi geçmişini kardeşim Muhammed Taki Kumi dışında biri yazmış olsaydı. Böylelikle, onun bu yoldaki mücade­lesini ve bu uğurda gösterdiği fedakârlıkları rahat bir şe­kilde anlatabilecekti.

O, bu dönemde başkalarını bu harekete davet eden ilk kim­seydi. Bu hedeflerine binaen bu ülkeye hicret etti ve İslami mezhepleri yakınlaştırma hareketinin temellerini attı. Başından beri ihlâslıyla, bilgisiyle, kararlılığıyla ve değişik olaylar karşı­sındaki istikrarlı duruşuyla hep bu amaç doğrultusunda hareket etti. Nihayet Allah’ın yardı­mıyla bu inancı kurumsallaştırarak köklü bir hale getirdi. Bizler şuanda bu çalışmaların semerele­rini görmekteyiz. İslam dünyasının birçok beldesinde âlimler ve düşünürler bu hareket ekseninde bir araya gelmişlerdir. Dolayı­sıyla hiç kimse bu davetin perde arkasında kalan hakikatlerini onun ilk kurucusundan daha iyi bilemez. 

İlk günden itibaren İslami mezhepleri yakınlaştırma dü­şün­cesine inandım ve bu hareketin bütün kuruluş faali­yetlerine ka­tıldım. On dört yıl boyunca düzenli bir şekilde İslami Mezhep­leri Yakınlaştırma Kurulu’nin çıkardığı Dar-ul Takrib Der­gisi’nde “Risalet-ul İslam” adıyla Kur’an-ı Kerim tefsiri hak­kında makaleler yazdım. So­nunda bu makaleler derlenerek bir kitap haline getirildi.

Kanaatimce “Tefsir-ul Kur’an-ı Kerim” kitabı fikir ve dü­şünce bazında ve Allah'u Teala tarafından bana verilmiş en bü­yük ödüldü. Zira iman sahibi bir kimse için önyargı­sız ve iyi niyetle Allah’ın kitabını yorumlamaktan daha hayırlı bir amel yoktur. Bu faaliyetler İslam dünyasını daha farklı bir şekilde yorumlamamı, Müslümanlar ara­sında birlik ve beraberliğin oluşmasına engel olan neden­leri anlamamı ve İslam dünyasının önde gelen âlimleri ile tanışmamı sağladı.

Ezher Üniversitesi’nde Rektör olduğum dönemde köklü ve temel İslam mezheplerinden biri sayılan Şia’nın da hak mez­hepler arasında yer aldığına dair fetva verme olanağını elde et­tim. Söz konusu fetva İslami Mezhepleri Yakınlaştırma Kurulunda tarafımızdan onaylandıktan sonra yayınlandı. Tabiî bu fetva İslam dünyasında birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. Ümmetin maslahatını düşünen ve vahdet yanlısı iman sahibi kimseler fetvayı savunurken birçok kimse de buna muhalefet etti. Ben fet­vanın doğruluna kesin bir şekilde inanıyorum. Bu konuda sorusu olanlara da her zaman gerekli açıklamayı yap­tım. Şüphesi olanlara mektup göndererek fetvanın gerekçele­rini beyan ediyor ve eleştirileri yanıtlıyordum. Hakeza fet­vayı teyit eden makaleler yazdım. Allaha şükürler olsun bu fetva Müslü­manlar arasında açık bir ilke ve kalıcı bir hakikate dönüştü.

Ama maalesef taassupçu, dar görüşlü, fikri olgunluktan yok­sun, mezhebi ve siyasi çatışmalar içerisinde yer alan kimseler bu fetvaya kuşkuyla baktılar. 

Ezher Üniversitesi Mezhepler arası vahdet ilkesini bu amaç doğrultusunda oluşturdu. Her türlü taassuptan uzak bir şekilde Ehl-i Sünnet ve Şia fıkhının kaynak ve delille­riyle tedris edil­mesine karar verdi. Akabinde bütün İslam mezhepleri temsil­cilerinin katılımıyla “Mecma-i Tahkikat-ı İslami” merkezini kurmaya karar verdi. Böylelikle inan­dığımız düşünce ve de­ğerler uğruna gerekli mücadeleleri vererek kalıcı bir başarı elde ettik.

İslami Mezhepleri Yakınlaştırma Kurulunda dü­zenlenen Mısırlı, İranlı, Lübnanlı, Iraklı, Pakistanlı ve di­ğer İslam ülkele­rinden Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbelî, Zeydi ve İmamiye Şiası mezheplerine mensup temsilcile­rin katıldığı ve kardeşlik, kar­şılıklı anlayış, hoşgörü ve işbirliği içerinde geçen toplantı ve konferansları anlatmak isterdim.

Üstat Şeyh Mustafa Abdurrazzak, güzel ahlak, ilim ve hoş­görü timsalidir.[16] Şeyh Abdülmecit Selim, İslami ilim­lerde ve çeşitli mezheplerin fıkıhları hakkında derin bilgisi olan bir alimdir. Bunların yanı sıra İslami mezheplerin yakınlaşması hareketinin temellerini atmada etkin rolü olan veya derin biri­kimiyle birçok ilim adamı yetiştiren Üstat Muhammed Alube gibi âlimler hakkında da daha ayrıntılı bilgi vermeyi isterdim.

Müslümanları yakınlaştırmak ve bir İslami birlik kur­mak için birçok fedakârlıkta bulunarak bu daveti kabul eden değerli şahsiyetleri, İslami Mezhepleri Yakınlaştırma hareketine katıla­rak birçok faaliyette bulunan ve bizden önce hakkın rahmetine kavuşan çeşitli İslam ülkelerinin önde gelen düşünürlerini de anlatmak isterdim.

İlmi tartışmalar yaptığımız, fikir teatisinde bulunduğu­muz ve yazıştığımız; büyük Merci Merhum Ayetullah Burucerdi, Şeyh Muhammed Hüseyin Âl-i Kaşif-ul Ğıta ve Seyyid Abdul Hüseyin Şerefeddin Musevi gibi arka­daşları da yazmak ister­dim.

Bu değerli şahsiyetler İslami mezhepleri yakınlaştırma hare­ketinin davetini kabul ederek sahip oldukları bilgiyle yürekten bu uğurda mücadele ettiler ve nihayetinde hakkın rahmetine kavuştular.

Kuşkusuz bu değerli şahsiyetlerin ve adını burada an­madı­ğımız daha nice âlim ve mütefekkirin hizmetleri ta­rihe geçe­cektir. Çeşitli İslam ülkelerinde vahdete inanan ve onu güçlen­dirmeye çalışan birçok âlim vardır. Allah onlara uzun ömürler versin ve hakikat yolunda mücadele etmelerinde kendilerine yol göstersin.

"مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلًا"

Müminler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice er­ler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemekte­dir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişler­dir. (Ahzab Suresi: 23)

Burada vahdet düşüncesine destek veren kimselerin adı zik­redildi fakat bu düşünceye muhalif olan kimseler de vardı. Bunlar da yakınlaştırma hareketine karşı olduklarını dile getirip bu hareket aleyhine çalışmaya başladılar. Tabiî ki her ıslah ve reform hareketi beraberinde karşıtlarını da ortaya çıkarır. Nite­kim İslami Mezhepleri Yakınlaştırma Hareketi de sahip olduğu önem ve etkinliğinden dolayı birçok eleştiri ve itiraza maruz kaldı. Önceleri çeşitli fır­kalar arasında karşılıklı siteme, suçla­maya, iftira ve olum­suz önyargılara neden oldu. Lakin farklı İslami Mezheple­rin (Ehl-i Sünnet’in dört mezhebi ve Şia’nın iki mezhebi) bu hareketin çatısı altında bir araya gelmesi büyük bir ba­şarıydı. Bazı mutaassıp ve dar görüşlü çevreler bu olu­şuma saldırmaya başladılar. Sünniler Şiilerin kendilerin Şialaş­tırmaya çalıştıklarını ve Şialar da Sünnilerin kendi­lerini Sünni­leştirmek istediklerini sanıyorlardı. İslami Mezhepleri Yakın­laştırma Hareketi’nin misyonunu anla­mayanlar onun mezhep­leri kaldırmaya veya mezhepleri birleştirmeye çalıştığını düşü­nüyorlardı.

Her toplumda bazı dar görüşlü ve kindar insanlar tef­rika ya­ratarak çıkarlarını elde ederler. Kendi heveslerine kapılan bu hasta ruhlu kimseler İslami Mezhepleri Yakın­laştırma hareketi gibi bir oluşumu maslahatlarına uygun görmediklerinden buna karşı mücadele etmeye başladılar. Emperyalist güçlere hizmet eden bu kimseler İslam dün­yasındaki ıslahat hareketlerine doğ­rudan veya dolaylı karşı çıkarak Müslümanların birliği ve iler­lemesini engellemeye çalıştılar. İslami Mezhepleri Yakınlaş­tırma hareketi haki­kati tüm yönleriyle araştırmaya davet eden bilimsel ince­lemeye dayalı bir program ekseninde çalışan bir oluşum olmasına rağmen var güçleriyle ıslahat hareketine karşı çıkarak ortamı aleyhimize dönüştürmek istediler.

Çeşitli İslam mezheplerine mensup düşünürlerin gö­rüşlerini yayımlayan “İslam’ın Risaleti” dergisinde bütün bu olayları ve konuları ayrıntılı bir şekilde yazmayı çok isterdim. İslami Mez­hepleri Yakınlaştırma hareketinin amaçlarına uygun yayın ya­pan derginin yeni sayısının çıkmasını artık herkes heyecanla beklemektedir. Bugün “İslam’ın Risaleti” dergisi Sünni ve Şii kütüphanelerin­deki yerini almış ve doğulular kadar batılıların da ilgisini çekmiştir.

İslami Mezhepleri Yakınlaştırma düşüncesi İslam dün­yasın­daki ıslahatçı hareketler tarihinde önemli bir rol ifa edip derin etkiler yarattığı için Allah’a şükrediyoruz. Müslümanlar ihlâslı, doğru ve ıslahatçı düşünürler saye­sinde mezhepler arasında ya­kınlaşmada başarılı olup baş­kalarını geride bıraktıkları için kendileriyle gurur duyma­lıdır.

Rabbimden bu başarının devamını diliyorum. Bu ça­lışmalar sayesinde Müslümanlar parlak ve görkemli dö­nemlerine yeni­den dönebileceklerdir. Böylece Allah’ın onlar hakkındaki vaadi de gerçekleşmiş olacaktır. Allah'u Teala buyuruyor ki:

كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّهِ

Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en ha­yırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız. (Ali İmran Suresi: 110)

قُلْ هَـذِهِ سَبِيلِي أَدْعُو إِلَى اللّهِ عَلَى بَصِيرَةٍ أَنَا وَمَنِ اتَّبَعَنِي

(Resûlüm!) De ki: «İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah'a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerin­deyiz. (Yusuf Suresi: 108)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ

Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi ça­ğırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun. (Enfal Su­resi: 24).

       Allah’ın Selamı ve Rahmeti üzerinize olsun.[17]

Tarihi Fetva

Şeyh Mahmud Şaltut’un hayatındaki en önemli girişimi Şii mezhebine de uyulabileceğine dair vermiş olduğu fet­vasıdır. Bu girişimi ile mezhepler arası vahdeti ve Şia ile Ehl-i Sünnet ara­sındaki yakınlaşmayı sağladı.

Fetvanın Tarihi Arka Planı

“Şeyh Abdülmecit Selim” Ezher Üniversitesi Rektör­lüğü döneminde Ehl-i Beyt mezhebine uymanın caiz ol­duğuna dair fetva vereceği sırada sömürgeciler Ehl-i Sün­net’in kutsal de­ğerlerine hakaret içeren bir kitap yayınla­yarak İslami Mezhep­leri Yakınlaştırma Kurulu’yla işbirliği yapan âlimlere da­ğıttı.

Yayınevinin adı, basım tarihi ve yeri belli olmayan söz ko­nusu kitap Şii âlimlerden birine nispet verilmişti. Mez­kûr kitap müessesenin üyelerine dağıtıldıktan sonra Şii mezhebi hak­kında olumsuz önyargılar oluşmaya başladı. 

Kuşkusuz bu komplonun arkasında sömürgeci güçler vardı. Abdülmecit Selim önceden planlanan bu komplo­nun toplumda Şia’ya karşı meydana getirdiği kin ve nef­retten dolayı söz ko­nusu fetvayı veremedi. Bu yüzden daha uygun bir fırsatı bek­lemek zorunda kaldı. Lakin ölümüne neden olan hastalığı bu fetvayı yayınlamasına izin vermedi. Bundan dolayı yıllar sonra öğrencisi Şeyh Mahmud Şaltut bu fetvayı verdi. Böylece söz konusu fet­vayı vererek İslam dünyasında tanınmak, Şeyh Mahmud Şaltut’a nasip oldu.

Şeyh Mahmud Şaltut’un fetvası üç önemli mesaj içeri­yordu, bunlar:

1- Müslümanlar sadece Ehl-i Sünnet’in dört mezhebin­den birini taklit etmek zorunda değildir. Her Müslüman istediği mezhebe uyabilir.

2- Fıkhı bir mezhepten başka bir fıkhi mezhebe geçiş caiz­dir.

3- Sünni olan Müslümanlar İmamiye Şiası fıkhıyla da amel edebilirler.[18]

Fetva’nın Metni

Şeyh Mahmud Şaltut, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve İmam Sadık (a.s.)’ın doğum gününe denk gelen 1 Ocak 1958’de İmamiye Şiası, Zeydiye, Şafii, Hanbelî, Hanefi ve Maliki mezheplerinden temsilcilerin bulunduğu İslami Mez­hepleri Yakınlaştırma Cemiyetinin bir toplantısında fıkhi açı­dan Şia mezhebine uymanın caiz olduğu yönün­deki fetvasını verdi.

Fetvanın metni şu şekildedir:

Şeyh’e soruldu:

Bazı Müslümanlar bir kimsenin ibadetlerini ve alış-ve­rişle­rini şer’i açıdan doğru bir şekilde yerine getirebilmesi için meş­hur dört mezhepten birine uyması gerektiğine inanıyorlar. La­kin İmamiye Şiası veya Zeydiye mezheple­rinin adı bu dört mezhep arasında zikredilmemektedir. Size göre bu iki mez­hepten birine uymanın şer’i açıdan bir sakıncası var mıdır?

Şeyh cevap verdi:

İslam dini kendisine inananları belli bazı mezheplere uymak zorunda bırakmamıştır. Her Müslüman doğru bir şekilde nakle­dilmiş ve ahkâmları kendi kitaplarında yazılı olan herhangi bir mezhebe uyabilir. Söz konusu dört mez­hepten birine mensup olan bir Müslüman bu dört mezhep dışında başka bir mezhebe geçebilir.

Caferi mezhebi olarak bilinen İmamiye mezhebine uy­mak diğer Ehl-i Sünnet mezheplerine uymak gibi şer’i açıdan caiz­dir. 

  Dolayısıyla Müslümanlar söz konusu mezhep hakkın­daki yersiz taassuplarından vazgeçerek bu hakikati anla­malıdır. Zira Allah’ın dini herhangi bir fırkanın tekelinde değildir. Bütün mezhep kurucuları müçtehittiler ve içti­hatları ilahi dergâhın indinde kabul edilecektir. Müçtehit olmayan kimseler herhangi bir mezhebe uyup o mezhebin fıkhıyla amel edebilir. Bu hu­susta ibadetler ve muameleler arasında hiç bir fark yoktur.

                                                                                                                Şeyh Mahmud Şaltut

Bu fetvanın yayımlanması bütün İslam dünyasında yankı uyandırdı. Ehl-i Sünnet ve Şia arasındaki ilişkilerde bir devrim sayılan bu fetva mütefekkirlerin çoğu tarafın­dan kabul gördü. Bazı dar görüşlü ve kindar kimseler ise fetvadan dolayı Şeyh Mahmud Şaltut’u şiddetle eleştir­meye başladı.

Şeyh Mahmud Şaltut’u şiddetle eleştirenlerden biri; "Siz sa­pık mezheplerden biri olan Şia’yı resmi bir şekilde tanıdınız" dedi.

Şeyh Mahmud Şaltut ise sakin bir şekilde; "Ben bunu Allah rızası için yaptım" dedi.

Allame Muhammed Taki Kumi yukarıdaki olayı anlat­tıksan sonra Şeyh Mahmud Şaltut hakkında şöyle demek­tedir: "Ona o kadar inanıyor ve güveniyorum ki kıyamette layık görülen her yere onunla birlikte gitmeye hazırım; isteyen kabul etsin veya etmesin fark etmez."[19]

Fetvayı Yayımlama Nedenleri

Bu fetvanın yayımlanmasının önemli nedenlerinden biri Şeyh Mahmud Şaltut’un Şii âlimler tarafından yazılan fıkıh ki­taplarını incelemesi ve fıkhi meseleler hakkında ileri sürülen delilleri kabul etmesidir.

Şeyh Muhammed Cevad Muğniye bu konu hakkında şöyle diyor: "Mısır’ı ziyaretim sırasında Ezher Üniversi­tesi Rektörü Şeyh Mahmud Şaltut’u görmeye gittim. Ya­nında birçok âlim vardı. Caferi mezhebine uymanın caiz olduğu yönündeki fetva­sının nedenini sordum. Bana; "si­yasi nedenlerden dolayı bu fet­vayı vermedim. Bunun tek nedeni Şia’nın bazı fıkıh kitapla­rıydı. Ben bazı ahlaki ve nazari konuları çeşitli mezheplerin ilgili kitaplarında in­celediğimde Şia ulemasının sunduğu delil­lerin daha güçlü olduğunu gördüm. Bu yüzden söz konusu fet­vayı verdim" dedi. Ardından diğer âlimlere de Şia kitaplarını incelemeyi tavsiye etti."[20]

Birlik Çalışmaları

I. Karşılaştırmalı Fıkıh Araştırmaları Kürsüsü­nün Kurulması

I.1. Karşılaştırmalı Fıkhın Tanımı

Ayetullah İbrahim Cenneti karşılaştırmalı fıkhın tanı­mında şöyle demektedir:

Karşılaştırmalı fıkhın iki tanımı vardır:

1. İslami mezheplerin delil ve kaynak bakımından üs­tünlük­lerine bakılmasızın fer’i konulardaki görüş ve dü­şüncelerinin bir araya getirilmesidir. Günümüzde bu an­lamda yapılan karşı­laştırılmalı fıkıh çalışmaları için “bir­birlerine yakın fıkıh” tabiri kullanılmaktadır. 

2. Çeşitli mezhep âlimlerinin görüş ve düşüncelerinin delil­leri ile birlikte derlenip hangi düşüncenin daha sağlam daya­naklara sahip olduğunun incelenmesi “karşılaştırmalı fıkıh” olarak tanımlanmaktadır.[21]

I.2. Karşılaştırmalı Fıkıh Kürsünün Tesisi

Şeyh Mahmud Şaltut’un önemli çalışmalarından biri de Ezher Üniversitesi’nde karşılaştırmalı fıkıh kürsüsünü kurma­sıydı. Mezhep taassubu bulunmayan Şeyh Mahmud Şaltut doğru sözü kime ait olduğuna bakmaksızın kabul ederdi. O kar­şılaştırmalı fıkıh kürsüsünün kurulması hak­kında şöyle diyor: “Ezher Üniversitesi, İslami mezhepler arasında yakınlaşma ça­lışmaları çerçevesinde Ehl-i Sünnet ve Şia fıkhını herhangi bir taassuba mahal vermeden delil ve kaynakları ile birlikte oku­tulmasına karar vermiştir.”[22]

Şeyh Mahmud Şaltut’un temel bir prensibi vardı. Çe­şitli mezheplerin kaynaklarını incelediğinde delilleri sağ­lam olan mezhebin görüşlerini kabul ederdi. O bu delilleri kendi mezhe­binin veya başka bir mezhebin dillendirdiğine bakmazdı.

Nitekim Müslüman Fakihler, taassup ve nefsanî davra­nışlar­dan kaçınarak aile ve toplum refahının güçlenme­sinde ve İs­lam’ın temellerinin sağlamlaşmasında daha et­kili olan görüşleri kabul etmelidir.[23]

I.3. Karşılaştırmalı Fıkhın Esasnamesi 

Şeyh Mahmud Şaltut kendi hazırladığı karşılaştırmalı fıkhın esasnamesi hakkında şöyle demektedir:

İslami Mezhepler arasında karşılaştırmalı Fıkhın oku­tulması şu esasname çerçevesinde olmalıdır;

1. Ehli Sünnet ve Şia mezhepleri arasında ayrım yap­maksı­zın araştırma ve incelemeler yapılmalıdır. Özellikle Ehl-i Sün­net’in dört mezhebinin ve Şia’nın iki mezhebinin ahkâmı ve fıkhi delilleri incelenecektir.

2. Delile dayalı hükümler Üstat veya öğrencinin eği­limlerine bakılmaksızın kabul edilmeli ve batıl taassuplar bir kenara bı­rakılmalıdır.

3. Usul-i Fıkıh’ta özellikle adı geçen altı mezhep ara­sındaki ihtilaflı temel konular delilleriyle tartışılmalıdır.

4. Ehl-i Sünnet ve Şia mezheplerinin hadis ıstılahları ve ha­dis ricali Yüksek Şeriat Fakültesi’nde detaylı bir şekilde ince­lenmelidir. Söz konusu araştırma ve incelemeler her iki mezhe­bin meşhur hadis ravilerini ve hadis senetlerini de kapsamalı­dır.[24]

I.4. Karşılaştırmalı Fıkıh Kürsüsünün Kurulması­nın Kazanımları

Karşılaştırmalı fıkıh kürsüsünün en önemli getirilerin­den biri bazı İslami fıkıh ekollerinin karşılaştırılması ve Şia fıkhının ön plana çıkmasıydı. Bu durum daha sonraları Mısır’ın resmi ka­nunlarına da yansıdı. Şeyh Mahmud Şaltut karşılaştırmalı fık­hın getirileri hakkında şöyle diyor: "Şeriat Fakültesi’nde İslami mezhepler hakkında dersler verirken çeşitli mezheplerin gö­rüşlerini açıklıyordum. Söz konusu derste ve karşılaştırmalı fı­kıh alanındaki araştır­malarımda daha sağlam deliller peşinde olduğum için Şia’nın görüşünü açıklarken çoğu zaman sağlam delille­rinden dolayı onu seçerdim.

Medeni haklar konusunda verdiğim fetvalar başta ol­mak üzere birçok konuda Şia mezhebine göre fetva verdi­ğimi hatır­lıyorum. Şia mezhebine göre fetva verdiğim söz konusu bazı meseleler şunlardı:

A- Üç Boşama Hükmü

Ehl-i Sünnet’te bir defada üç boşama hükmü geçerli iken Şia’da bu sadece bir talak hükmündedir. Medeni ka­nunlar da bunu kabul etmiştir. Bu yüzden Ehl-i Sünnet’in fetvasının şer’i bir geçerliliği kalmamıştır. Zira sözlü veya işaret yoluyla yapı­lan üç boşama bir boşama hükmünde­dir.[25]

Şuanda Mısır’daki mahkemeler de boşanma konusunda Şia’nın görüşünü esas almaktadır. 

B- Muallâk Boşama

Muallâk boşanmanın gerçekleşmesi (ister boşama is­terse tehdit amacıyla olsun) niyete bağlıdır. Ama Şia’ya göre mual­lâk boşama ister ayrılma isterse tehdit niyetiyle olsun boşanma nedeni kabul edilmemektedir. Ben bu gö­rüşü benimsiyorum ve çoğu zaman da buna göre fetva verdim. Araştırmacıların so­runlarını yanıtlarken bu ko­nuyu geniş bir şekilde açıkladım.[26]

C- Süt Kardeşliği

Şeyh Mahmud Şaltut süt verme meselesi hakkında di­ğer mezheplerin de görüşünü inceledikten sonra bu ko­nuda da Şia’nın görüşünü tercih etmiştir. O konu hakkında şöyle diyor: "Süt emzirme[27] meselesinde bir çocuk yabancı bir kadından kaç defa süt içerse o kadının oğlu hükmünde olur, sorusu sorul­maktadır. Kanaatimce Şianın bu konu­daki delilleri daha sağ­lamdır. Bundan dolayı bu konudaki fetvamı Şianın görüşünü esas alarak veriyorum."[28]

II. Mecma’ul Beyan Tefsirine Önsöz Yazması

Şeyh Mahmud Şaltut Müslümanların birliği ve Şia mezhebi­nin Ehl-i Sünnet camiasına tanıtması için giriştiği önemli ça­lışmalarından biri de Şia’nın büyük âlimlerinden Allame Tabersi tarafından kaleme alınan Mecma-ul Beyan tefsirine ön­söz yazmasıdır.

Mecma-ul Beyan tefsiri dönemin Ezher Üniversitesi Rektörü “Abdülmecit Selim”in önerisi ile en iyi tefsir ola­rak yayınlandı. Söz konusu tefsir Şeyh Mahmud Şaltut’un önsözü ve Ezher ulemasının dipnotları ile İslami Mez­hepleri Yakınlaştırma Kurulu tarafından basıldı.[29]

Şaltut bu kitabı överek şöyle demiştir: "Kur’an-ı Kerim tef­sirinin temel ilkeleri göz önünde bulundurulup kaleme alınan Mecma-ul Beyan tefsiri birçok konuyu derinleme­sine ve dü­zenli bir şekilde incelediği için kendi alanında bir ilktir."

Şeyh Mahmud Şaltut, Allame Tabersi'nin tefsirinde ta­as­suptan kaçındığını belirttikten sonra şöyle diyor: "Mecma-ul Beyan tefsirinin yazarı bu eserini mezhebi duygularından öte ilmi hakikatleri ışığında kaleme almış­tır. O her ne kadar Şia ile Ehl-i Sünnetin üzerinde ihtilafa düştükleri konuları aktarırken başlangıçta mutaassıp gö­zükse de hiçbir zaman ifrata kaçmamış ve düşüncelerini muhaliflerine dayatmamıştır."[30]

Şaltut, taassuptan uzak ve özgür düşünen bir âlim ol­duğu için Allame Tabersi’ye ilgi duyuyordu. O Tabersi’yi şu sözle­riyle övmektedir: "Tabersi ilmi alandaki ilk başa­rısından sonra birincisi mezhep taassubundan kurtulması, ikincisi ise dönemi­nin hicaplarını aşması olmak üzere iki başarı daha elde eden nadir şahsiyetlerden biridir. Onun bu iki başarısı önemsenmeli­dir. Zira nefisle ile yapılan cihat büyük cihattır.[31]

III. Allah’ın Kitabı ve İtretim Hadisi

Ehl-i Sünnet ile Şia arasındaki ihtilaflardan biri de sakaleyn hadisi hakkındadır. Ehl-i Sünnet âlimlerine göre Peygamber efendimiz; "Allah’ı kitabı ve sünnetim olmak üzere size iki de­ğerli emanet bırakıyorum" diye buyur­muştur. 

Ama Şia âlimlerin göre Peygamber efendimiz şöyle buyur­muştur: "Ben size iki değerli emanet bırakıyorum. Bunlar Al­lah’ın Kitab’ı ve Ehl-i Beyt’imdir."

Tabiî bu rivayet de Ehl-i Sünnet kitaplarında nakledil­miştir.

Şeyh Mahmud Şaltut iki rivayeti bir araya getirerek ih­tilaflı konu hakkında yeni bir çözüm yolu buldu. Böylece iki mezhep arasındaki yakınlaşmayı sağlamak için önemli bir adım atmış oldu. O bu hadis hakkında şöyle diyor: "Sakaleyn hadisi farklı şekillerde nakledil­miştir. Bazı rivayetlerde hadisin mazmunu “Allah’ın Kitab’ı ve Ehl-i Beyt’im” şeklindedir.  Kuşkusuz Pey­gamber efendimiz ve Ehl-i Beyti’nin yaptıkları sünnettir."[32]

Vefatı

Şeyh Mahmud Şaltut 14 Aralık 1963’te hakkın rahme­tine kavuştu.

İslami mezheplerin yakınlaşması için önemli girişim­lerde bulunan bu değerli âlimin vefatının ardından İslam dünyasının önde gelen şahsiyetleri Şaltut ailesine başsağ­lığı mesajlarını gönderdiler. “Zeria” adlı eserin yazarı Ayetullah Şeyh Ağa Bozorg Tahrani de Necef uleması adına İslami Mezhepleri Ya­kınlaştırma Kurulune baş­sağlığı mesajını gönderdi. O bu mesajının bir pasajında şöyle demektedir: “… İslami mezheple­rin yakınlaşması için çabalayan değerli dostunuz Merhum Şeyh Mahmud Şaltut’un vefatından dolayı sizlere başsağlığı diliyo­rum.

O ihlâslı bir şekilde sizinle işbirliği yaparak İslami Mezhep­leri Yakınlaştırma Kurulunun kurucuları ara­sında yer aldı. Şeyh Mahmud Şaltut muttaki bir ıslahat­çıydı. Bu büyük şahsi­yetin faaliyetlerinden ve faziletlerin­den haberdar olan Necef uleması merhumun vefatından dolayı derin üzüntü duymuştur. Bütün Necef uleması adına siz değerli Ezher âlimlerine başsağ­lığı dileklerimi iletirim. Allah Teala’nın İslam ümmetine onun yerini dol­duracak ve yolunu sürdürecek ihlâslı âlimler verme­sini ümit ediyor ve Merhuma rahmet etmesini dostlarına da sa­bır vermesini diliyorum.[33]

Anma Merasimleri

İslami Mezhepleri Yakınlaştırma Kurulu ile Kum İslami İlimler Havzası tarafından 8–10 Ocak 2001 tarihleri arasında iki gün süren Şeyh Mahmud Şaltut ve Ayetullah Burucerdi’yi anma merasimi düzenlendi. Böylelikle iki mezhep arasındaki vahdet ahdi yenilendi.

Söz konusu merasime Rektör yardımcısı Şeyh Mahmud Abdulgani Ezher Üniversitesi adına katıldı. Anma mera­simine katılan ve Şeyh Mahmud Şaltut hakkında makale sunan diğer âlim de Mısır Baş Müftüsü Üstat Dr. Nasır Ferit Vasıl idi.[34]

Toplantının açılışında İran’ın dini lideri Ayetullah Seyyid Ali Hamenei’nin gönderdiği mesaj okundu. Mesa­jın haiz ol­duğu önem ve İslam Devrimi Önderi’nin Şeyh Mahmud Şaltut hakkındaki düşüncelerinin bilinmesi açı­sından mesajın tüm metni aşağıda verilmiştir:

İslami mezhepler arasında birliği sağlamada önemli katkıları olan iki değerli şahsiyeti anma merasimini dü­zenleyen yetkili­lere teşekkür ederim.

Bu iki mümtaz şahsiyetlerden biri Şia dünyasının en büyük fakihi ve müçtehidi Ayetullah Burucerdi diğeri de Ehl-i Sün­net’in büyük müftüsü, cesur ve ıslahatçı düşün­celere sahip Al­lame Şeyh Mahmud Şaltut’tur.

İslam dünyasının bu iki değerli şahsiyetini anma mera­simi­nin amacı onların İslam ümmetine yaptıkları büyük hizmetleri hatırlamaktır.

Maddi ve manevi açıdan çok zengin olan İslam dünyası bu­gün her zamankinden fazla birlik ve beraberliğe muh­taçtır. Müslümanlar İslam ümmetinin içine düştüğü bu durumdan kurtulmasını istiyorsa bunun düşünce, iman ve gönülleri bir kılmadan mümkün olamayacağını bilmelidir.

Bu iki değerli şahsiyet yarım asır önce bunu fark ede­rek ha­rekete geçtiler. Eğer ilim ve siyaset adamları da bu gerçeğin farkına varmış olsalardı belki de bugün İslam dünyasının bu kadar ihtilaflı meselesi olmaz, Filistin’de yaşanan musibet ve İslam dünyasındaki birçok esef verici durum yaşanmazdı.

Şia’nın büyük mercii ve Ehl-i Sünnet’in cesur ve özgür dü­şünceli büyük müftüsü Müslümanların vahdeti için za­manın iktiza ettiği önemli adımlar attılar. Yaşadığımız bu dönemde de düşünürler, din alimleri, aydınlar, müftüler ve siyasetçiler Müslümanların vahdeti için çabalamalı ve so­rumluluklarını ye­rine getirmelidirler. 

Tahran’daki İslami Mezhepleri Yakınlaştırma Kurulu da Kahire’deki İslami Mezhepleri Yakınlaştırma Ce­miyeti gibi kalıcı ve büyük bir çalışmalar yapmalıdır. Fitne merkezleri İs­lam ümmetine mensup millet ve mez­hepler arasında ihtilaf çı­karmayı amaç edinmiştir. Bu fitne unsurlarına karşı samimi bir şekilde mücadele etmek her­kesin bilhassa âlimlerin ve marifet ehli kimselerin vazife­sidir. Kur’an, Nebevi Sünnet ve Ehl-i Beyt’e tabi olursak yolumuz aydın olacaktır. 

Allah bizi bu yolda muvaffak kılsın. Sözlerime son ve­rirken programı düzenleyen yetkililere bir daha teşekkür eder ve Yüce Allah’tan İslami Mezhepleri Yakınlaştırma Kurulu’nun ku­rucusu Merhum Şeyh Muhammed Taki Kumi’ye rahmet ve mağfiret dilerim.

                                                                           Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun

                                                                                          Seyyid Ali Hamanei

                                                                                              7 Ocak 2001[35]

 



[1] Buheyra, Mısır’ın en önemli eyaletlerinden biridir. 10130 kilometre kare genişliğe ve dört milyon nüfusa sahiptir. Nil nehrinin batı deltasına yer almaktadır. Bu eyaletin merkezi “Demanhur” şehridir. En önemli şehirleri Dilnecat, Reşid, Kufr-ul Daver’dir. Temel geçim kaynağı tarımdır. Zira Mısır’da tarımda kullanılabilen toprakların %14.19’u bu eyalettedir (Mısır Stratejik Raporu, c. 1, s. 101).

[2] El-Ezher Üniversitesi’ne bağlı bu fakülte İskenderiye’nin en eski üniversitesidir.

[3] Ezher Üniversitesi Mısır Devleti’nin gözetimindedir. Rektörü de Devlet tarafından atanmaktadır. Zira eğitim-öğretim programındaki her türlü değişiklik devletin onayından geçmelidir.

[4] Ezher Üniversitesi’nin yirmi dokuzuncu Rektörü olan Şeyh Muhammed Ahmed Zevahiri, 1879 yılında “Kefr-ul Zevahiri” şehrinde dünyaya geldi. İlköğrenimini tamamladıktan sonra Şeyh Muhammed Abduh gibi büyük âlimlerden ders aldı. 1931 yılında Vefd partisinin başkanlığına seçildi. 1933’te de Birinci Fuat tarafından Ezher Üniversitesi Rektörlüğüne atandı. Ondan geriye kalan bazı eserler: Risalet-i fil Ahlak, El-İlm-u vel-ulema, El-Tefaz-ul fil Fazile vd. Nisan 1945’te vefat etti. (el-İlamiy-el Şarkiye, c. 1, s. 359).

[5] Cumhuriye İslami, 8 Ocak 2001, özel ek, s. 10.

[6] Merdom ve Din, s. 16.

[7] Ahbar-ı Takrib, sayı 45-46, s. 27.

[8] Mah Name-i Mekteb-i İslam, Mart 1960, s. 44.

[9] Revabıt-ı Kharici İran 1942–1979, s. 409.

[10] İslam Akidet ve Şeriat, 445.

[11] Merdom ve Din, s. 9.

[12] Age. s. 16.

[13] Hembestegiye Mezahib-i İslami, s. 69.

[14] Ruzname-i Cumhuri İslami, 8 Ocak 2001, Vije Name, s. 9.

[15] Hucurat 10.

[16] Ezher Üniversitesi Rektörlerinden biri olan Üstat Şeyh Mustafa Abdurrazzak hicri 1264’de dünyaya geldi. Babası Hasan Abdurrazzak da ailesindeki hâkimlik mesleğini sürdürdü. Şeyh temel öğreniminden sonra Ezher Üniversitesine kayıt yaptırdı ve hicri 1287’de mezun oldu. O Üstat Muhammed Abduh’un önde gelen öğrencilerinden biri idi. Üstadının hayatı hakkında da “el-Üstaz el-İmam Muhammed Abduh” adlı kitabı yazmıştır. (Telayidaran-ı Takrib, s. 50)

[17] Hembestegi-e Mezahib-ı İslami, s. 57.

[18] Mecmu-i Makalat, s. 175.

[19] Cumhuriye İslami, 8 Ocak 201, Vije Name, s. 10.

[20] Ruzname-i Keyhan, 7 Ağutos 1993, s. 6.

[21] Keyhan-ı Endişe, Mart-Nisan 1995, s. 35.

Şia fıkhını tatbiki fıkıh olarak düzenleyen ilk alim Seyit Murtaza İlm-ul Huda idi. O bu alanla ilgili “el-İntisar” ve “el-Nasiriye” adlı iki kitap yazdı. Şeyh Tusi “el-Hilaf fil Fıkıh” adlı eseri yazarak Üstadın bu konudaki çalışmalarını devam ettirdi. Günümüzde de birçok Şia alimi bu alana ilgi duymaktadır. Muhammed Cevat Muğniye de söz konusu alanla ilgili “el-Fıkh Ala el-Mezahib-el Hamse” adlı çalışmayı yapmıştır.

Eskiden beri bazı Ehl-i Sünnet alimleri de bu alanla ilgili çalışmalar yapmışlardır. “Ebu Zeyd Dabusi” olarak bilinen “Abdullah bin Ömer” de “el-Ta’likat-u fi Mesail-il Hilafi Beyne-el Ummet” adlı çalışmayı yapmıştır. (Age. s. 39). 

[22]Hembesteğiye Mezahibe İslami, s. 389.

[23] Keyhan, 17 Kasım 1993, s. 7.

[24] Şeyh Mahmud Şaltut Telayidaran-ı Takrib, s. 151.

[25]Şeyh Mahmud Şaltut Telayidaran-ı Takrib, s. 179.

[26] Cumhuri İslami, 8 Ocak 2001, Vijename, s. 10.

[27] Süt emzirme İslam fıkhının önemli konularından biridir. Süt emzirme bir çocuğun yabancı bir kadının sütünü emmesiyle ondan olan çocuklara ve kendisine mahrem olmasıdır. Şia fıkhına göre sütkardeşliği çerçevesinde mahremiyet oluşabilmesi için en önemli şartlardan biri çocuğun en az on beş kez ve ard arda aynı kadından doyacak şekilde süt emmesidir. Ama Şafii ve Hanbelîlere gör beş kez süt emmiş olması yeterli iken, Hanefi ve Maliki mezheplerine göre bir damla süt dahi emmiş olması mahremiyet için yeterlidir. 

[28] Şeyh Mahmud Şaltut Telayidaran-ı Takrib, s. 184.

[29] Mukaddime-i Tefsir-i Mecma-ul Beyan.

[30] Cumhuri İslami, 8 Ocak 2001, Vije Name, s. 10.

[31]Age.

[32] Şeyh Mahmud Şaltut Telayidaran-ı Takrib, s. 30.

[33] Şeyh Mahmud Şaltut Telayidaran-ı Takrib, s. 275; Risalet-ul İslam, sayı 54, s. 342.

[34] Cumhuriye İslami, 8 Ocak 2001, Vijename, s. 9.

[35] Ahbar-ı Takrib, sayı 34, s. 7.

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.