1. YAZARLAR

  2. Kutbeddin Nurlubaş

  3. Üstünlük Vehmi Ve Tevhid
Kutbeddin Nurlubaş

Kutbeddin Nurlubaş

Yazarın Tüm Yazıları >

Üstünlük Vehmi Ve Tevhid

A+A-

TBMM kürsüsünde bir Milletvekili: "Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit, eşdeğerde gördüremezsiniz"

Bediüzzaman Said Nursi: “Ey insan! Kur’ân’ın desâtirindendir(prensiplerindendir) ki, Cenâb-ı Hakkın mâsivâsından( Allahın dışındaki varlıklardan) hiçbir şeyi, ona taabbüd(kulluk) edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem, sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek(büyüklenecek)  derecede büyük tutma. Çünkü mahlûkat(yaratıklar) mâbûdiyetten(tapınmaktan) uzaklık noktasında müsâvi(eşit) oldukları gibi, mahlûkiyet(yaradılış) nisbetinde(kıyasında) de birdirler.”(17.Lem’a 2.Nota)

Tevhid düşüncesi en hakikatli, en insani ve en medeni, olduğu gibi en hukukidir. O, “Lailahe illallah, Allahtan başka ilah yoktur.” cümlesi ile özetlenmiştir. Bütün çokluk ve çeşitlilik kadar anlamlar içerir. Çünkü, çokluk Allahın Esma-yı Hüsnasının bir tecelisi ve yansımasıdır. Kelimei Tevhid olan bu ifade, Esma-yı Hüsna (güzel isimleri) sayısınca, hatta o isimlerin mertebeleri ve birbiriyle ilişkisi ve terkipleri(kombinazumu) miktarınca manaları içerir. Diğer bir ifade ile bütün varlık mertebelri ve terkipleri sayısınca anlamlar ifade eder.

Yani, La râzike illallah, La hâlike illallah, lâ kâyyûme illallah…gibi, Allahtan başka razık yoktur, Allahtan başka yaratıcı yoktur. Allahtan başka kayyum yoktur…gibi. Yani Allahtan başka, heva ilah olamaz, Allahtan başka kadın ilah olamaz, Allahtan başka madde ilah olamaz,,, Allahtan başka, tabiat, sebepler, tesadüf, doğa ve zaman ilah olamaz… Allahtan başka, ideoloji, çağ, moda, konjöktör ilah olamaz… Allahtan başka, para, makam, çıkar ilah olamaz… Allahtan başka, milliyet, ırk, ve uygarlık ilah olamaz…

O halde Allahtan başka rızık sebebi, Allahtan başka şeref sebebi ve Allahtan başka övünç sebebi olan şeyler ilah olamaz ve ilah yapılamaz. Maddi varlık dünyasının şimdiye kadar tespit edilen Higgs bozonu’n dan tutun, sicim, kuark, elektron, proton ve atoma kadar; atomun değişik formları olan elementlerden tutun canlılılığın alt birimi olan hücreye kadar; hücreden tutun doku, organ, sistem ve vücud bütünlüğüne kadar; bir canlı fertten olan bir insandan tutun,  soy, kabile, millet, bütün İnsanlık türüne ve bütün canlılığın ortamıyla birlikte teşekkül ettirildiği ekosisteme kadar; dünyadan, güneş sistemine, Samanyoluna, bütün galaksilere ve bütün kainata kadar; ve hatta bize göre gayb ve metafizik olarak kabul edilen alemlerdeki  yapı ve düzeni de dahil ederek düşünürsek, bütün eşya ve varlık, yani gördüğümüz ve görmediğimiz, algıladığımız ve algılamadığımız bütün alemler, etken değil etkilenirler; özne değil, nesnedirler; fail değil faaliyet alanıdırlar. Bütün etkin ve sebep olarak görülen ve zanedilen hiçbir şey, gerçek etken, yani ilah, mabut  ve tapınılacak makama sahip değildirler…

Çünkü bu varlık dünyasında, bir şeye gerçek sahip olmak, bütün şeylere sahip olmaya bağlıdır. Bütün şeyleri icad edip ve idare edemeyen en ufak bir şeye malik olamaz. Çünkü herbir şey birbiriyle ilişkilidir ve koordinelidir ki, şu mühteşem ve görkemli düzen ve anlam devam ediyor. Sebepler ve onlardan biri olan insanın seçimi ve katkısı sadece bir perdedir. Sayılamayacak şartlardan sadece basit ve gerçek etken olmayan bir perdedir. Şöyleki:

Mesela, bütün makina, havacılık, fizik, elektrik vs. bilgilerin bilinmesi ve uygulamaya konulması ve istenilen tip ve amaçta  yapılan kocaman bir kaya ağırlık ve büyüklüğündeki uçağın, düzenli ve maksatlı uçabilmesi, pilotun sadece bir bütona parmağını dokundurması yetiyor. Bu bütona basılmadan önce cansız bir kaya gibi duran bu uçak, bir dokunuşun onun uçmasının asıl etken ve sebeb olmadığı açıktır. Uçağı yapan irade ve idare, pilota istediği zaman uçabilmesi için, yine kendisi tarafından böyle imkan verilmesi, pilotun bütün o uçaktaki sistem ve düzenlerin yapcısı ve çalıştırıcısı anlamına gelmediği açıktır. Dolayısıyla ben bu kocaman ağırlıktaki uçağı  kaldırıyorum diyemez. Eğer diyecek ise, ona küçük bir çakıl taşını sadece dokunuşunla uçur bakalım demek gerekiyor…

İşte mekanizmasıyla, sistemiyle organizasyonu ile muhteşem ve muazzam bir bitki ağacının canlılık ve faaliyetini sade cecansız, şuursuz ve iradesiz su moleküllerine vermek, yukarıdaki misal kadar yüzeysel bir anlayış ve sathi bir düşüncedir. Onun gibi insanlık dünyasında, milletlerinde, devletlerinde ve uygarlığında elde edilen bütün beceriler, başarılar ve kazanımlar bu mantık ve düşünceyle değerlendirilmelidir. Mesela, siz bir makinayı veya bir radyoyu yapıp çalıştırıyorsunuz. Bunu planlama, uygulamaya koyma ve çalıştırma, insan beyni ve elleriyle yapılmaktadır. Beyni çalıştırma ve elleri kontrol bize ait olmadığı, hala beynin nasıl işlediği ve nasıl parmakların çalıştırdığı uzmanlarınca bile araştırma konusudur. Yani, biz beynimiz ve parmaklarımızı kendimizde hazır bulduk ki, hala ben ve biz oluyoruz. Yoksa ben ve biz bunları ortaya koymadık. Şekil verilen malzemenin yapısı ve özellikleri; mesela elektrik geçirgenliği ve yalıtımı ise, yine insanın yaptığı kazandığı bir mesele değildir. Çünkü elektriğin mahiyeti sadece teorilerle izah edilmektedir.  O halde insan sadece bir şart ve basit bir sebep olarak tercih ve iradesini kullanmaktadır. Kainat sitemi ve şebekesi onun dokunuşuna uçak, radyo ve telefon gibi hazır konumdadır. Öyle olmasaydı, ilahlığa ait sıfatlara sahip olmasıyla, yani bütün eşyayı ve kainatı icad ve idareyle mümkündür ki, bunlar ancak Rabbül alemine ait sıfatlardır.

İnsanlık tarihinde, kainatın yapısına ve hakikatine münasip olan nübüvvet çizgisi dışındaki insanlık tarihi incelendiğnde, kainattaki görünürde bazen sebep sonuç ilişkisi içinde görünen ve bazen bir bağlantı kurulamayan şu alemde, insanlık, bu faklılık ve çeşitliliği koordineli bir şekilde birbirene bağlantısını sağlayıp idare den müteal ve aşkın kudret, ilim ve iradeye sahip Allahı bulamayınca veya yarım yamalak bir akideye sahip olunca, şirke düşmekten kurtulamışlardır. Bir kısmı atoma ve hareketine gerçek etkiyi vermiş şirke düşmüş; bir kısmı ateşe hakiki tesiri atf etmiş; birkısmı nehire, birkısmı ineğe, bir kısmı kainatın programının ilerleyişi olan zamanı, gerçek etken yapıp şirk değirmeninde öğütülmüştür. Bir kısmı, insanların o toplumdaki organizasyonundan aldığı gücü şahsına verdirerek, ilahlığını ortaya koymuş ve insanları şirke sevketmiştir; Bir kısmı kendi benliğini “Bismi rabbikellezi halek; yaratan Rabbin ismi ile" mesajı çerçevesinde bakmayıp,“İnnel insane le yetğa, enrehusteğna; İnsan kendini müstakil ve yeter görünce tağutlaşır". Bir kısmı da “Vecealnakum şuubun ve kabaile li tearefu; Sizi milletler ve kabileler kıldık ta ki bir birinizi tanıyasınız.” Gerçeğini dinlemeden, kendisini müstakil var kabul edip, tüzel kişilik atfettiği milliyeti, mabut ve tanrı haline getirip, diğer milletlere karşı üstünlük vehmine girip hataya ve vartaya düşmüştür.

Evet, “Allah’tan başka İlah yoktur” gerçeği kavranmadığı müdetçe, insanlık batıl mabutlardan birini başına musallat eder ve şirk bataklığında debelenmeye devam eder. Aksi halde, önünü almak mümkün olmayacaktır. Çünkü masiva, yani Allahın dışındaki varlık tekil değil çokludur, çeşitlidir ve farklıdır. Eğer tevhid düşüncesi layıkı ile elde edilmese, yol üstünde karşılatığı her şey ilah konumuna yükselebilir. Bu bazen zenginlik olur; zenginler kendini imtiyazlı görüp diğerlerini aşağı görüp şirke düşer. Çünkü zenginliği kendi ilmine ve becerisine verdiği zaman, Allahın faaliyet ve nimetini kendine mal eder şirke yuvarlanır; Bazen, bir ırk olarak tezahür eder. Diğer ırkı aşağı ve kıymetsiz görür uçuruma düşer. Çünkü, bu anlayışta sanki bütün ırkındaki insanların başarısı, Allahın icadı fiili değil de, başarı ve beceriliklerini kendi çabası ve gayreti olarak görüp, Allahın yeryüzünde yaratığı herşeyi insana boyun eğdirişi ve teshirini unutup, kendisinin evrene hükmedişi olarak algılayıp, şirk çamurunda boğulur. Bunun sonucu olarak kendi ırkına tapıp diğerlerini ötekileştirerek, yani Allahın yaradış çeşidi olan diğer ırkı beğenmiyerek yanlışa girer; Bazen bir millet olarak ortaya çıkar, kendini üstün görüp diğerlerini hizmetkar konumuna düşürür. Ve hatta fitri ve doğal hallerini beğenmeyerek kendine benzetip, asimile ederek kendine bir kuvvet yapar ve kendi ismi ve namıyla övünüp iftihar eder.

Bunun geri planında Allahtan bağı koparmak vardır. Eğer bir takım meziyetler varsa bunlar şükürü gerektirir. Şükür demek; bu meziyetler bizim kendimizin ve çabamızın sonucu değil, dışarıdan, Allahtan verilmiştir kabul eder, tevazu tavrını takınır. Diğer zayıf gördüğünü de şükrün gereği olarak elinden tutup kaldırır. Nasıl ki, zenginliğin şükrünün tezahürü zekat, sadaka vs. gibi yardımlarla fakire katkı sağlamak ve çalışanı sömüren ve fakiri dahada fakirleştiren faiz gibi ugulamalardan vaz geçmek ise; öylede bir milliyet de diğer milletlere göre imkanları ve nimetleri fazla olunca, bu şükrün sebebidir.  Kur’anda övülen süper devletin başkanı Hz Süleyman(a.s.)ın tavrı gibi…Yoksa bunu diğerlerine karşı bir ayrıcalık nedeni olarak görse, şükürden şirk bataklığına yuvarlanmış olur. Eğer bütün nimet ve imkan dereceleri dahil her şey, Allahın bir fiili ise ki öyledir. Yoksa, kainattaki düzen devam etmemiş olur. O halde, Onun verdiği nimet ve imkanları fahr, gurur ve büyüklenme sebebi olarak görülse, üstelik diğer milletlerinin hak gaspına girecek  inkar, yasaklama gibi düşünce ve eylemler, bu şirk anlayışının bir tezahürü olarak ortaya çıkar.

Kur’anda anlatılan, kâle ene hayrun minhu, halaktenî min nârin ve halaktehu min tîn; (İblis)dedi: ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”(A’raf:12)Ateş ve toprak farkı bu bahsedilenleri ve yaşananları çok veciz bir şekilde sembolize etmiştir. Ateş ve torak aralarında nasıl bir fark var? İkisi de edilgendir. Bir zamanlar ne ateş vardı ve ne de toprak… Bingbang(büyük patlama) kozmolojisine göre de düşündüğümüzde, ilk anda, yani sıfır saniyede, fizik ve kimya kanununlarının içine girecek ne elektron, ne proton ve nede atom vardı. Yani ateş te yok, toprak ta… Doğrudur, ateş topraktan önce vardır. Sonra toprak yaratılmıştır. Hatta toprak, ateşin dönüşümü sonucu yaradılmıştır. Çünkü, dünyanın ömrü 4.5 milyar yıl olarak kabul ediliyor ve uzun bir süre, ateş kütlesinden başka bir şey değildi. Daha sonra bu ateş kütlesi üzerinde, toprak ve su yaradılmış ve yaşayışa uygun hale getirilmiştir. Hatta insanoğlundan önce, cinlerin dünyada olması bu duruma çok uygundur. Toprak nasıl, ateşin halefi ise, Adem de cinlerin halifesidir.

Fakat görüldüğü gibi, menfiliğinin, kibrin ve ötekileştirmenin temsilcisi iblis, ateşin toraktan daha hayırlı olduğunu söylemişti. Eğer ateş te toprak ta, münfail değilde fail olsalardı, yani nesne değil de özne olsalardı, belki bu söyleminde haklı olabilirdi. Halbuki ne ateş ve özelliği ve ne de toprak ve özelliği, kendi başlarına kazanmamışlardı. Kendilerine sonradan verilen yapı ve özelliklerle varlıkları temayüz etmiştir. O halde hangisinde ne meziyet ve özellik varsa sahip ve yaratıcılarına atf edilmesi lazım. Eğer bir meziyet varsa ve verilmişse, sadece bunları verene şükr edip, diğerleri de onun mahluku ve sanatı olarak kiymet görmesi gerekir. Veya ateş ve toprak sadece kötü ve sadece iyi diye de nitelenemezdi. Ateş te yaralı olabilir toprak ta… Ateş te zararlı olabilir ve toprak ta yararsız olabilir. Nitekim, toprağa saygı ve secde istenmiyor. Topraktan bütün isimlerin tecellisi olarak yaratılan ve ve hakikati ifade etme kabiliyeti olan bilgi ve bu bilgiyi kavramlaştıran dilinden dolayı Ademe istenmiştir…

Ve insan nasıl meşru nikahlı eşiyle, bir sözleşme çerçevesinde bereberlik sürdürür. Aynen onun gibi insan ortamında olduğu eşya ve kainatla bir meşru ilişki bağı ile münasebetlerini devam ettirmelidir. İslamiyet,  talim ve terbiyesiyle, prova ve uygulamasıyla bu kainat ve eşya münasebetini disipline bağlama  faaliyetinde bulunmaktadır. Mesela Oruç ile helel ve meşrusuna yaklaştırmamakla, gayri meşrusuna el uzatmama eğitimini verdiği gibi, Hac’da ihram vasıtasıyla, bir çiçek koparmamak, bir canlı hayvanı avlamamak ve hatta kılını bile koparmama disiplini ile çevre ve eşya ile münasebeti sağlıklı bir çizgiye getirme hedeflenmiştir. Yani affedersiniz, İnsan çevre ve eşya ile bir fahişe muamelesi yapmamalıdır. İnsanın diğer insanlarla ilişkisi, nasıl belli prensipler dahilinde ve meşru çizgide hak ve hukuka riayet ederek devam eder. Harhangi bir milliyet de, yine keyfemayeşa değil, içinde bulunduğu imkan ve meziyetleri bir lütuf bilip, diğer milletleri de, müteal ve aşkın Rabülaleminin tecellisi olarak görüp, fitri hakkına ve doğal hukukuna riayet etmesi gerekmektedir. Bunlar, esas olarak; dilin her alanda kullanılması, milliyetin bütün platformlarda kabul edilmesi ve kendi bulunduğu toprakta bir aile reisi şefkatiyle, yönetimini yapmaya hakkı olduğu kabul edilmesidir.

Mesela, anadilde eğitim ülkeyi böler denildiği zaman, bunun nereden kaynaklandığı ve sonucunun nereye varılacağı hakperest bir şekilde fark edilse, bütün göcüyle bu söylemden kaçacaktır. Çünkü Anadilde eğitim ülkeyi böler demek, yani bir millet kendi fıtratı ve doğası gereğince ve hür olarak andilini yaşayıp kullanması halinde, eğer ülke bölünecek ise, o zaman bu şu demektir ki, siz başka bir milleti sömürge, ve topraklarını istila etmişsiniz sonucu çıkar. Eğer anadilde eğitim imkani verilip bu devlette eşit millet konumunda görülüyorsa, o zaman bu ülke, içindeki bütün milletlerindir. Nasıl mantıkça  misali olarak deniliyor: “Eğer güneş çıksa gündüz olacak.” olumlu netice için denilir: “Güneş çıktı. Öyleyse sonuç veriyor ki, şimdi gündüzdür.” olumsuz netice için deniliyor: “Gündüz yok. Öyleyse sonuç veriyor ki, güneş çıkmamış.”(11.Lem’a) Dolayısıyla, böyle bir sonucu gerektiren öncül önermeden kaçınmak gerekir. Eğer, anadilde eğim yapılsa ve o şekilde kardeşimiz ve komşu vatandaşımızdır denilse olumlu bir cümle olur. Fakat, böler denildiğinde başta bu sistemin, yanlış başladığının  ve kurulduğunun kanıtı olarak kendisini gösterir.

Beni İsrail  den çok peygamberlerin gelmesi ve onların bir takım nimet ve meziyetlerinden dolayı daha faziletli olduğu vurgusu yapılmaktadır. “Ve lekad âteynâ benî isrâîlel kitâbe vel hukme ven nubuvvete ve rezaknâhum minet tayyibâti ve faddalnâhum alel âlemîn.; Biz İsrail oğullarına kitap, hükümranlık ve peygamberlik verdik. Güzel ve temiz yiyeceklerle rızıklandırdık. Ve onları alemlere faziletli kıldık.”(Casiye:16) Fakat daha sonra bu meziyetleri ellerinin tersiyle ittikleri ve sınırı aşıp aşırı gittikkleri, zillet ve mesknete maruz bırakıldıkları halde, “…duribet aleyhimuz zilletu vel meskenetu ve bâu bi gadabin minallâh … zâlike bi mâ asav ve kânû ya’tedûn; …Böylece zillet ve yoksulluk onları kapladı.Allahın gazabına uğradılar.…Bütün bunların sebebi ise, isyan etmek ve haddi aşmaları idi.”(Bakara: 61)bizzat israil oğulları olmaları, sanki kendileri için faziletli ve üstün olmaya yetiyormuş gibi, bu gün kü yahudlik teolojisinde, bu sakat vehim ve zanbilfiil görülmektedir.

Aynı şey, yazımıza konu ettiğimiz Türk Ulusu anlayış için de geçerlidir. Milliyet olarak Kürt kardeşlerimiz denilmektedir. Peki, resmiyette, resmi ve özel kurumlarda, Türk ve Türkler tabiri gibi, Kürt ve Kürtler tabiri kullanılamiyorsa bu kardeş lafı havada kalıyor demektir. Eğer hala bugünkü Van Valisi Cumhurbaşkanlığı Makamına, aşağıda verdiğimiz 1907 deki Bitlis Valiliğine atandığı sırada, Van Valisinin devletin en büyük makamında olan Sultan Abdülhamide yazdığı gibi, resmi yazışmasında hala Kürt ve Kürdistan tabirlerini kullanamıyorsa, Kürt kardeşlerimiz tabiri anlamı kalmıyor demektir.

[Valinin Bediüzzaman'la ilgili mektubu padişaha göndermesi

Mektup Bediüzzaman'la ilgili olup, Sultan Abdülhamid Hân'a hitaben yazılmıştır:

"Mârûz-u çâkerânemdir.

Kürdistan ulemâsı beyninde harika-i zekâ ile müştehir Molla Said Efendi muhtâc-ı tedâvi olduğundan, şefkat ve merhamet-i Hazret-i

Hilâfetpenâhîye iltica ederek bu kerre ol cânib-i âliye azimet eylemiştir.

Mümâileyh, bu havalide ilimce umumun merci-i hall-i müşkilâtı olduğu halde, yine kendisini talebeden sayarak kıyafetini değiştirmeye şimdiye kadar muvafakat etmemiştir.

Kendisi Velînimet-i Âzam Hazretlerine hakikaten sadık ve hâlis duacı olmakla beraber, fıtraten edîb ve kanaatkâr ve fikr-i çâkerânemce şimdiye kadar Dersaadet'e gitmek bahtiyarlığına nail olan Kürd ulemâsı içinde gerek ahlâk-ı hasenece, gerek Zât-ı Hazret-i Hilâfetpenâhiye sadakat ve ubûdiyetçe en ziyade şâyân-ı âtıfet bir zât-ı diyanetşiâr olmasına nazaran, mümâileyhin emr-i tedavi hususunda mazhar-ı teshilât ve nail-i iltifât-ı mahsusa olması umum Kürdistan talebesi hakkında ilelebed unutulmaz bir insâniyet-i âli'l Hazret-i Pâdişâhî telâkkî olunacağının arzına cür'et kılındı.

Bu babda ve her halde emr ü ferman, Hazreti Men Lehü'l-Emrindir.

3 Teşrinisânî l323 Bitlis Valisi Tahir ” ]

(16 Kasım 1907)
Kaynak: http://www.risale-inur.org/yenisite/moduller/sonsahitler/bolgeindex.php?id=44

Halbuki sosyal hayatın en ayrıntısı ve detayı  olan zillet ve izzetin, netice itibariyle müstehak olmaya bağlı olarak, Allahın meşietine bağlı olduğunu, zillet ve izzetin yer değişebildiğini, bakın Kur’anı Azimüşşan’daki şu gerçekler ne güzel haykırıyor:

“Kulillâhumme mâlikel mulki tû’til mulke men teşâu ve tenziul mulke mimmen teşâ’, ve tuizzu men teşâu ve tuzillu men teşâ’, bi yedikel hayr, inneke alâ kulli şey’in kadîr. ; De:‘Allahım, ey mülkün, devletin, saltanatın gerçek sahibi! Sen mülkü, devleti, saltanatı sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradenin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselere verir, mülkü, devleti, saltanatı sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradenin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimselerden de çeker alırsın. Sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradenin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimseleri aziz eder, güçlendirir yüceltirsin, sünnetine, düzeninin yasalarına uygun olarak, iradenin tecellisine tâbi, akıllı ve sorumlu kimseleri de zelil eder, zayıflatır, alçaltırsın. Hayırlı olanı seçmek de, sınırsız hayır da senin elindedir.Kesinlikle sen her şeye Kaadir'sin ' ”(Ali imran:26 Ahmet Tekin Meali)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.