1. YAZARLAR

  2. Davut Hoca

  3. UMUDA YOLCULUK
Davut Hoca

Davut Hoca

Yazarın Tüm Yazıları >

UMUDA YOLCULUK

A+A-


Geçenlerde küçük bir yolcumuz vardı, uğurladık. Âlemler arası yolcu terminalinde, ondan başkaları da vardı. Uğurlanan yolcuların en küçüğü bizimkisiydi. Şu yeryüzü misafirhanesinde topu topu 47 gün kalmıştı ve transit yolcu olarak burada çok fazla oyalanmadan çekip gitmişti. Kadını erkeği, genci yaşlısı, rütbelisi rütbesizi, zengini fakiri hepsi de uğurlandılar ebediyet diyarına. Sevdikleri ve yakınlarıyla son bir kez cismen birlikte oldular Yolculuktan önce son bir kez beden kirlerinden arınmaları için yıkandılar ve daha sonra o kadim örtüye bürünüp sonsuzluk âlemine yelken açtılar. Onları bekleyen yeryüzü ile ebedi âlem arasındaki bekleme salonu olan mevkilerine ulaştırılmaları için özel araçlarına bindirilerek taşındılar. Bütün yolcuların üzerinde beyaz ve sade bir kıyafet, bineklerinin üzerinde ise “…ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler.” (Araf-34) hükmü yazılı. Evet, bu bir hükümdü ve haklarında yolculuk hükmü verilmiş olan her yolcunun üzerinde yazılıydı ve bundan sonra da yazılacaktı. Bunu en büyük Hükümdar emretmişti ve takdiri böyle vermişti. Biz burada, onlar için gerekli tüm ritüelleri, seremonileri, törenleri gerçekleştirdik, öte tarafta, diğer âlemde de iyi bir şekilde karşılanmaları ümidi ve niyazı ile içten içe dua ve yakarışlarımızı gerçekleştirdik.

Annesini uğurlamaya gelenlerden bir bayan, bizim küçük yolcumuzu görünce ona doğru yaklaşarak; “annemin ellerinden tutarak hep birlikte geçin öte âleme, olur mu?” diyerek sanki söz alır gibi bir ricada bulundu. Daha sonra ona iyi yolculuklar dileyerek tekrar annesinin başucuna ilişti. Ve bundan sonra da bu tertemiz masum küçük yolcuyu gören her yolcu yakını, bizim ufaklıktan kendi yolcusuna refakatçi olması yönünde ricada bulunur gibi etrafımızda dolanıp durdular. Uğurlayanlarda ayrı bir hüzün, uğurlananlarda farklı bir sessizlik, ama biz de ayrı bir ayrıcalık vardı. Yolcular arasında en masum ve sabıkası en temiz olan bizimkisiydi. Şu yeryüzü hayatında her yolcunun az veya çok hata, vebal, günah, haram, haksızlık vs. kir ve paslara bulaşma ihtimali vardır. Kimisi zulmetmiştir, kimisi hak yemiştir, kimisi zulme rıza göstermiştir, kimisi haksızlığa ses çıkarmamıştır, kimisi nankör, kimisi asi, kimisi de her şeye vurdumduymaz ve kayıtsız olmuştur, az veya çok, isteyerek veya istemeyerek, bilerek veya bilmeyerek… (Ne mutlu, nasuh tövbe ederek yüklerini hafifletenlere…)

Yolculardan kimisi uzun süren bir hastalık geçmişine sahipti, kimisi hastanelerin yoğun bakım ünitelerinden çıkıp gelmişti, kimisi ani olmuştu yolculuk durumları. Ama hepsinin de gidişi üzmüştü geride kalanları, ani yolculuklar kimse için dayanılır gibi değildir. Ama yapacak bir şey yoktu. Davet gelmişse Yüce Makamdan, yolcuya da yola koyulmak gerekti. Yol buydu ve yolcu da hazırdı, artık yola ram olmaktan gayri bir yol yoktu. Yolcu yolunda gerekti. Üzerlerinde rahat bir yolculuk elbisesi vardı, ne cep derdi, ne ütü derdi, ne de renk veya model derdi. Yanlarında yollukları da yoktu çünkü yolluklarını daha önceden hazırlayıp göndermişlerdi, ama az ama çok.

Küçük yolcumuz Umut, o gün annesinin demesiyle gözlerini ufka dikmiş, ötelerden gelen haberden haberdar olur gibiymiş. Gözlerinden akan bir damla gözyaşı ve soğumuş ayaklar, artık ayrılık vaktinin geldiğinin işareti olmuş. Yanındaki kız kardeşinin hüzünlü ağlaması da onun kardeşini uğurlama haykırışı olmuş. Umut, artık yarınlar için, sonsuz yarınlar için umut olmaya aday. Fani mekânların umudu kısa olur, baki âlemlerin umudu ise ölümsüz. Umuda yolculuğun Dünya etabı çabuk tamamlanmış, ebedi âlem ayağı da çabuk başlamıştı.

Şimdi Ahiret hayatının bir önceki safhası olan ve bir nevi bekleme salonu hükmünde olan, taş ve topraktan başka bir konforun olmadığı mekândayız. Aman Rabbim, bu kadar insanın bir arada olup da bu kadar sessizliğin var olduğu tek mekân burası. Kimler var kimler, ne hikâyeler, ne yaşanmışlıklar, ne maceralar. Ve hepsinin de sonlandığı, bitiş düdüğünün çaldığı son perde burası. Hepsi tek tip, kimisi biraz genişçe Aile boyu, kimisinin de yan dairesi boş, eşi gelecekmiş de onun için ayırtmış. Tatlı bir esinti var, bu şehir kadar büyük mekânda. Havanın esintisi mi Ruhların sirkülasyonu mu bilinmez. Kendisine has bir havası var, gecesi ayrı gizemli, gündüzü ayrı. Bambaşka bir âlem, yerin üstündekilere seslenir gibiler; ‘sakın ha didişmeyin beyhude şeyler için, bakın biz de bir zamanlar sizler gibiydik, şimdi burda meskûn, merak etmeyin, elbet bir zaman sonra melül melül gelirsiniz olursunuz böyle suskun.’

Ver artık dünya arenasının en hazin, en dayanılmaz ve en gerçekçi sahnesi başlıyordu. Sevenler sevdiklerinden hala belki yine kalkar, belki yine can gelir, belki bu bir rüyadır diye umutlandıkları anlar artık tükenmek üzeredir. Artık ayrılığın dünya sahnesindeki son perdesi de bitmek üzere. Canların, yerin üstündekiler ve yerin altındakiler ayırımının meydana geldiği, vuslatın artık baki âleme evirildiği, gözyaşlarının sel olup aktığı, gözlerin son bir kez beyaz örtüsüne bürünen yolcunun üzerinde gezindiği, ismi ve cisminin artık şu yeryüzünde hükmünü yitirerek yerine cenaze ve merhum/merhume, er kişi/hatun kişi olduğu o anlar da artık yavaş yavaş tarihe geçip bitmek üzere. Hayatın bu en acı anlarından olan bu anı canları canı biricik Peygamberimiz’ de(sav) yaşamıştı. İlk çocuğu olan Kasım’ı iki, İbrahim’i bir buçuk yaşlarında, Abdullah’ı üç aylıkken toprağa vermişti. Allah Resul’ünün oğlu küçük yaşta vefat edince Hz. Hatice (ra): ‘Ey Allah Resulü! Yavrumun sütü taştı. Keşke Allah onun ömrünü, süt çağını tamamlayıncaya kadar uzatsaydı!’ dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: ‘O süt devresini Cennette tamamlayacak!’ buyurdu. Hazret-i Hatice validemiz: ‘Ya Resulallah! Şayet bunu (kesin olarak) bilseydim çocuğun ölümü nazarımda hafiflerdi!’ dedi. Peygamber Efendimiz: ‘İstersen Allah’a dua edeyim de sana onun sesini işittireyim.’ buyurdu. Fakat Haticetü’l-Kübrâ (ra), teslimiyet ve sadâkat vasfını bir daha göstererek: ‘Hayır, ya Resulallah! Ben Allah ve Resulünü tasdik ediyorum.” dedi. (İbn-i Mâce, Cenâiz, 27)

Biz insanlar için acı ve keder çok zor badirelerdir. Hele hele bu acı evlat acısıysa dayanılmaz türdendir. Bu acıyı çeken ister sıradan bir insan olsun, ister Allah’ın seçkin kullarından olan peygamberler olsun hiç fark etmez. İşte peygamberler tarihinden iki kesit. Hz. Yakup, çok sevdiği oğlu Yusuf’un kardeşleri tarafından kuyuya atılıp kaybettirildiğinde üzüntüsü o kadar büyüktü ki onu şöyle dile getirebildi: ‘Ben hüznümü ve kederimi ancak sana arz ederim.’ (Yusuf,86) Hz. Peygamber(sav), oğlu İbrahim vefat ettiğinde mübarek gözlerinden yaşlar dökülmüştü de bunu sen peygambersin, nasıl ağlarsın, şeklinde yadırgayanlara, şunları söylemişti: ‘Göz yaşarır, kalp hüzünlenir. Biz Allah’ın razı olmayacağı sözü söylemeyiz…”

Küçük Umut için de Umuda Yolculuk başlıyor. Anne-babasının kendilerine bu dünyada belki bir Umut olur diye umutlandıkları küçük Umut, daha büyük bir misyonu yüklenerek çekip gidiyordu. O, onlar için, çetin bir günde Umut olmanın yollarını arayacak. Umut için Umuda Yolculuk vakti. Haydi BİSMİLLAH….

(Not: Bu yazı, bacanağımın vefat eden 47 günlük çocuğu Umut anısına yazılmıştır. Rabbim sabırlar versin onlara ve bu türden acılar yaşayan herkese inşallah…)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.