1. YAZARLAR

  2. Kemal BURKAY

  3. Ulusal güçlerin birliği üzerine (1 - 2. Böl&uum
Kemal BURKAY

Kemal BURKAY

Kemal BURKAY
Yazarın Tüm Yazıları >

Ulusal güçlerin birliği üzerine (1 - 2. Böl&uum

A+A-

1. Bölüm:

Geçmişe bir bakalım

Sevgili okurlar,

Bir yıla yakın süredir anılarımın 3. ve 4. ciltlerinin mizanpajı ile ilgileniyordum. Tekstler ve belgeler çoktan hazırdı ama, onların tekrar tekrar okunup yazım hatalarının düzeltilmesi bir yana, mizanpaj işi apayrı, yorucu, zaman alıcı bir iş. Arkadaşlarım yapsa bile ben de bizzat ilgilenmek zorundaydım. Hem de aylar boyu, bazan günde 10-12 saat çalışarak… Her neyse, sonunda bu iş bitti, böylece sırtımdan ağır bir yük kalktı sayılır.

Bu işle uğraşırken ister istemez köşe yazıları için yeter zamanım olmadı. Elbet ara sıra, sıcak olaylarla ilgili olarak yine de yazdım. Bundan böyle yazmaya daha çok zamanım olacak.

Son günlerin sıcak olayları ise malum: seçim dönemi, bu dönemde iyi saatte olsunların gerginlik yaratan işleri ve bizim açımızdan HAP-PAR sorunu… Bu konularda iki yazım çıktı, ama belli ki daha yazılması, söylenmesi gerekenler var.

Malum, HAK-PAR’ın seçimlere girmemesini yanlış buldum ve eleştirdim. Ama HAK-PAR’ın seçimlere girmeyip bağımsız adayları desteklemesini ”ulusal güçlerin birliği” adına doğru bulup alkışlayanlar da var.

Elbet söz konusu olan ”ulusal güçlerin birliği” olunca akan sular durur. Bu ne güzel ve ne kutsal bir iş! Öyle olunca benim de alkışlamam gerekmez mi? Yoksa ben, bana saldırmak için fırsat kollayan bazılarının açık açık söyledikleri, bazılarının da gizli gizli yaymaya çalıştıkları gibi ulusal güçlerin birliğini istemiyor muyum?

Ama gerçek ne? HAK-PAR seçimlere girmeyip bağımsız ve yurtsever denen adayları desteklemekle ulusal güçlerin birliğine ya da ulusal amaçlara hizmet mi etmiş oldu, yoksa hiç de bu hedeflere hizmet etmeyen ve kendi işlevini nerdeyse hiçe indiren bir yanlış mı yaptı?

Ya ulusal güçlerin birliği konusundaki tutumum?

İsterseniz bu sonuncusundan başlayalım. Çünkü arkadaşlarım ve dostlarım gibi, okurlarımın herhalde büyük çoğunluğu da, uzun siyasal hayatım boyunca ulusal güçlerin birliği için nasıl çaba gösterdiğimi bilir ve böyle zırvalara gülüp geçer. Ama bu ülkede beni ve mücadelemi iyi bilmeyenler de, kötü niyetlilerin böylesi yakıştırma ve söylentilerine inanacak saflar da az değildir. Bu nedenle okuyucunun affına sığınarak geçmişten bu yana ulusal güçlerin birliği konusunda uzun yıllar başında bulunduğum partinin (PSK’nın) yaptıklarına, kişi olarak da kendi rolüme çok kısa bir özet olarak değineyim:

Kurucusu ve sekreteri olduğum parti daha ilk günden ulusal güçlerin cephesini amaçlamıştır. Bu kuruluş tüzüğünde ve programında var.

PSK’nın pratiği de buna uygun olmuştur. Daha ilk yıllardan Parti medyasında Kürt ulusal cephesini, Türk halkının ilerici güçleriyle ise antifaşist, demokratik cepheyi savunduk. Bu konudaki temel ve hacimli yazıların çoğu tarafımdan yazılmıştır.

Daha 12 Eylül öncesi, Kürt örgütleri arasında bir güçbirliği yaratmak için harekete geçtik, bir girişim başlattık; o zamanki kitlesel, etkili örgütlerden KUK’a ve KİP’e (DDKD) öneri götürdük. Bir yıllık bir çalışma sonunda1979 yılında ortaya üç örgütten oluşan Ulusal Demokratik Güçbirliği (UDG) çıktı.

Bu birlik ne yazık ki hem söz konusu örgütlerden kaynaklanan nedenler, hem de 12 Eylül darbesinin yarattığı ortamda kalıcı olamadı. (Okur bunun ayrıntılarını anılarımın 2. cildinden okuyabilir.)

12 Eylül darbesinin ardından da, 1981 yılından başlayarak yine, güçbirliği için, PSK’nın yanı sıra, KUK, Ala Rızgari, KİP (DDKD)  ve Tekoşin’in içinde oldukları HEVKARİ diye nitelenen beşli bir çalışma başlattık. Bu çalışmayı örgütlerin merkez kadroları yurt dışına çıktıkları için orada, Şam’da ve Avrupa’da yürüttük.

Hatta bu birliğe PKK’yı da çekmeye çalıştık. PKK’nın durumunu, ortaya çıkış sürecini elbet biliyordum. Çıkar çıkmaz bize ve öteki yurtsever, ilerici örgütlere saldırmış, bunu politika haline getirmişti. Bizim de öteki örgütlerin de kanaati oydu ki PKK bir devlet ürünüydü ve en başta Kürt hareketine karşı savaşmak için kurulmuştu. Bağımsız-birleşik Kürdistan söylemi, silahlı mücadeleyi yüceltmesi filan hep bu rolünü gizlemek, inandırıcı olmak içindi.

O halde neden PKK ile diyaloga girdik. Rejim onları kullanmış, ama darbeyle birlikte yakalayabildiklerini tutuklayıp işkence çarklarına almıştı. Öcalan ve bir bölüm arkadaşı ise Suriye’de idi. Diğer dost örgütler (Yekıti, Suriye Kürt örgütleri, Irak ve Suriye Komünist partileri) PKK’yı da etkileyip bir ulusal birliğe çekmenin gereğini ısrarla dile getiriyorlardı. Biz de en azından, bir diyalog kurup bunu denemekte yarar olduğu kasına vardık ve Öcalan’la görüştük. Görüşme Şam’da bizim evimizde oldu. Kendilerine daha önceki tutumlarından dolayı (devrimci kadroları katletme, diğer urtsever örgütleri düşmandan sayma, onlara saldırma, aşiret kavgaları çıkarma vb.) özeleştiri yapmalarını, diğer örgütleri düşman değil, dost olarak gördüklerini dile getirmelerini istedik. Öcalan bir konferans toplayıp bunu yapacaklarını söyledi.  İkinci görüşmede KUK ve Ala Rızgari de vardı. Onlar da PKK’nın, ulusal güçlerin birlik çalışmalarına katılabilmesi için özeleştiri yapmasını şart koştular.

PKK daha sonra sözde bir konferans topladı, ama beklenen özeleştiriyi yapmadı. Bu yüzden HEVKARİ çalışmasının dışında kaldı.

KİP (Devrimci Demokratlar) ise o dönemde PKK ile bu görüşmelere bile gelmediler, hatta bunu gerekçe yapıp bir dönem HEVKARİ çalışmasına bile katılmadılar…

PKK istediğimiz özeleştiriyi yapmamış olmasına rağmen bu konuyu Merkez Komitemize götürdüm ve ”terörist, anarşist saydığımız böylesi bir örgütten devrimcilere yaraşır bir özeleştiri beklemek gerçekçi değil. Buna rağmen diyalog kurup birliğe çekelim, bu şekilde onları etkileyebilir, değişmelerine yardımcı olabiliriz,” dedim. Ama arkadaşlarım, bir kişi hariç, bu konuda bana katılmadılar. O toplantıya katılanların bir bölümü şimdi arkadaş olmasa bile, hepsi hayattadır…(Bu olayın daha ayrıntılı öyküsü de anılarımın 2. cildinde var).

Bence, geçmişi ne olursa olsun, PKK ve Öcalan’ı o dönemde etkilemek mümkündü. Çünkü artık Türk devletinin avuçlarında değil, Şam’da idiler; henüz bugünkü gibi, kimseyi kaale almayacak kadar güçlü de değildiler ve bir arayış içinde idiler.

Beş yıl süren HEVKARİ çalışması’nın öyküsü anılarımın 2. cildinde yazılıdır; ne yazık ki bir sonuca ulaşmadı.

1987 yılında TEVGER çalışmasını başlattık ve sonuçlandırdık. Kuzeyli sekiz örgütle Tevgera Rızgariya Kurdistan’ı (Kürdistan Kurtuluş Örgütü) oluşturduk.  Bu örgüt 3 yıl ayakta kaldı, ne yazık ki uzun ömürlü olamadı. (Onun da öyküsü anılarımın ilerde basılacak olan 3. cildinde.)

PKK bu birlikte (TEVGER) yoktu. PKK o dönemde, aramızdaki diyalog da kopunca bize ve herkese saldırıyor, derneklerimizi yakıyor, kadrolarımızı vuruyordu. Ben de, önde gelen pek çok yoldaşım da onların hedef listesinde idik.

Buna rağmen 1993 yılında Apo ile Şam’da bilinen ”Protokol”ü imzaladık. Bazıları bugün de hâlâ bu protokolün önemini ve doğruluğunu kavramasa bile, kanımca yaptığımız iş doğruydu.

Birincisi: Durum 12 Eylül önceki PKK ile o dönemdeki PKK açısından oldukça farklıydı. Türk devleti ile ilişkileri tümden kopmamış ve PKK içindeki MİT eli çeşitli kanallardan sürse bile, Öcalan artık yurt dışında ve manevra yapabilecek durumdaydı. Nitekim bu kez de Suriye ile ilişki kurmuş ve giderek ona bağımlı duruma gelmişti. PKK’ya ev sahipliği yapan, destek veren Suriye ise, Türkiye’de bir Kürt cephesine karşı değildi, aksine bu işine gelirdi. (Nasıl ki Baas’ın Bağdat kanadıyla çekiştiği için Irak’ta bir Kürt cephesinin kurulmasını teşvik etmiş ve Irak’lı Kürt örgütlerine de ev sahipliği yapmakta idiyse). 

İkincisi: Türkiye bakımından da bir değişiklik vardı. Cumhurbaşkanı Özal Kürtlerle savaşı sona erdirmek için bir politika değişikliği ve diyalog çabası içindeydi. Celal Talabani’nin aracılığıyla PKK’nın tek yanlı ateşkes yapmasını sağlamıştı. Öcalan yeni ortamda benimle de görüşmek istiyor, benim desteğime gerek duyuyordu. Bence bu olumlu bir gelişmeydi; gerek silahların tümüyle susması, gerek diyalog sürecinin başlaması, Kürt sorununun çözüm yoluna girmesi bakımından oldukça önemliydi.

Üçüncüsü: Bizim PKK ile ilişkilerimiz 1980’li yılların ikinci yarısına göre yumuşamıştı. PKK’nın saldırıları epeyce zamandır durmuştu. Biz de 1992’de yaptığımız 3. Kongremizin ardından Kürt örgütleri arasında iyi ilişkilerin gereğine, dayanışma ve güçbirliğinin önemine  vurgu yapmaktaydık.

Böyle bir ortamda Öcalan’la bir araya gelip ortak noktalarda anlaşmanın ve bir protokol yapmanın yeter nedenleri ve yararları vardı. Nitekim protokol Kürtler ve dostlarımız arasında sevinçle karşılandı. Ayrıca protokolde gerek partimizin politikaları, gerekse Kürt halkının talepleri bakımından hiçbir gerileme yoktu. Kendi kaderini tayin hakkını savunuyor, çözüm için iki cumhuriyetli bir federasyonu öneriyorduk.

Bu protokolün ardından Kürt  örgütleri arasında cephe çalışması başladı ve o zaman var olan büyüklü küçüklü 12 örgüt buna katıldılar. Cephenin programı tamamlandı, tüzüğü de bitmek üzereyken, olumsuz yöndeki gelişmeler bu süreci kesintiye uğrattı.

Bu gelişmelerden biri, PKK’nın ateşkesine ve Kürtlerle Türklerin diyaloguna, bir barışçı çözüme karşı olan Türkiye’nin içindeki ve dışındaki güçlerin süreci sabote etmeleri oldu. Özal’ın ve Org. Eşref Bitlis’in şüpheli ölümleri (gerçekte öldürülmeleri), Bingöl’de 33 silahsız askerin katli vb…

Arıca aynı dönemde PKK Avrupa’da terör estirdi ve yurt içinde de yeniden yurtsever kadrolara, halktan insanlara, öğretmenlere yönelik cinayetler işledi. Üstüne üstlük, Güney Kürdistan’da KDP’ye karşı yeniden savaş tehditlerine başladı.

Bu gelişmeler cephe çalışmasını kesintiye uğrattı.

Biz protokol yapar ve cephe çalışmasını başlatırken PKK konusunda çok mu iyimserdik? Elbette değil. İhtiyatlıydık, PKK’nın bir günden diğerine değişemeyeceğini biliyorduk. Ama doğru olan politika o günkü koşullarda ve anlattığım nedenlerle diyalogdu ve birlik için çaba göstermekti.

1993 Protokolü’nün ve bu diyalogun pek çok yararı oldu, örgütlerin ilişkileri bir dönem iyileşti, Türkiye’deki militarist rejim köşeye sıkıştı; ama hem içerde ve dışarda barış karşıtı güçlerin çabaları, hem de PKK’nın sözünü ettiğim eylemleri yüzünden bu süreç kesintiye uğradı.

Dört parçadan örgütlerin birliği , bir Kürt ulusal kongresi için yıllarboyu yaptıklarımıza ise değinmedim. Bunların bir bölümü anılarımın 2. cildinde yazılı. Bir bölümü ise ilerde basılacak 3. ciltte.

Bununla birlik konusundaki görevimiz ve işimiz bitti mi? Elbet bitmedi. 1999’da Öcalan’ın yakalanıp devlete teslim olmasının ve PKK’nın da onu izlemesinin ardından yurtsever güçlerin birliği sorunu yeniden gündeme geldi. O dönemde yapılanlara ve bizzat HAK-PAR’ın ortaya çıkışına ise daha sonra değineceğim.

Birlik konusunda yapılanlara değinirken legal planda kitlesel bir partinin yaratılması için yapılanları ve bu konudaki çaba ve emeğimizi de unutmamak gerekir.

Daha 1980’li yıllardan (1988-89) başlayarak yurtsever ve ilerici güçleri kapsayan bir legal parti oluşturmak için de öneriler yaptık, girişimler başlattık. Dileyen o dönemde benim Deng Dergisi’nde yayımlanan, sonra da ”Seçme Yazılar” adlı iki ciltlik kitabımda yer alan yazılara bakabilir. Türkiye’de demokratikleşmeyi ve Kürt sorununun eşitlikçi çözümünü gündemine alan bir kitle partisinin gereğini savunduk. Hangi görüşten olursa olsun tüm yurtsever Kürtlerin bu partide  bir araya gelmelerini önerdik. 1990’lı yılların  başlarında HEP’in ortaya çıkmasında bu çabaların büyük rolü ve katkısı oldu. İşin ilginci, diğer Kürt örgütleri bu projeye yanaşmadılar ve destek vermediler. Kimisi legal partiye karşıydı, kimisi zamansız buluyordu. PKK ise HEP’e tümden karşı çıktı, kendisine karşı bir oluşum diye niteledi ve ihanet saydı!

Ama PKK sonradan HEP’e girdi ve onu güdümüne alarak demokratik yapısını ve işlevini bozdu. Bu HEP’in kapanmasıyla sonuçlandı.

Buna rağmen, 1993 Protokolü’nün yarattığı olumlu ortamda yeni legal partinin, DEP’in oluşmasında PKK ile ortak davrandık. Bir koşulumuz legal partinin yönetimine karışmamak, HEP dönemindeki hataları tekrarlamamaktı. Öcalan buna söz verdi, ama uymadı; daha kuruluş sürecinde müdahaleye ve yönlendirmeye kalkıştı. Dışardan bu keyfi müdahaleler, baskılar legal partide demokratik mekanizmanın normal işleyişine fırsat vermedi, inisiyatifi boğdu. Bu yüzden DEP’te birlikte çalışma da uzun sürmedi ve taraftarlarımız ayrışarak Demokrasi ve Değişim Partisi’ni kurdular.

Öcalan ve PKK aynı şeyi bugün de yapmıyor mu? Hatta Öcalan, İmralı’daki hücresinden verdiği buyruk ve fermanlarla, azarlama ve tehditlerle BDP’ye ve DTK’ya  yön vermiyor mu? Bütün bunlar herkesin gözü önünde cereyan etmiyor mu?.

O dönemde benim tutumum nasıldı? Ayrışmayı çok mu arzuluyordum? Aradan nerdeyse yirmi yıl geçti; o dönem sıcak politikanın içindeki bir bölüm insan bile hatırlamayabilir. Hele gençler bilmezler. Bu nedenle o dönemde benimle yapılmış bir söyleşideki bu konuya ilişkin görüşlerimi aktarmak isterim:

DEP’in Olağanüstü Kongresi 12 Aralık 1993 tarihinde yapıldı. Bu kongrede bizim arkadaşlarımız yönetime seçilemediler. Kongrede başkanlığa Hatip Dicle seçilmişti. Rejim yandaşı basın Dicle’nin konuşmasındaki ”PKK bir terör örgütü değildir”  sözlerine sert tepki gösterdi. Arkadaşlarımız da Azadi gazetesinde ”DEP’te sancılı dönem!” diye, DEP karşıtlarının hoşuna giden ve rejim yandaşı basının sarıldığı bir başlık atmışlardı. Bunu o zaman yanlış bulmuş ve usulünce eleştirmiştim. Azadi’nin sorusu ve benim cevabım şöyleydi:

 “Azadi: DEP Olağanüstü Kongresi’ni ve sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kimi basın yayın organlarında PSK’ya yandaş bir kesimden söz edildi ve bunların kongre sonuçlarından memnun olmadıkları, bir ayrışmanın gelebileceği söylendi.

Burkay: DEP içinde bize sempati duyan insanlar vardır. Başkalarına sempati duyanlar da elbet var. Bu doğal bir şey. Ama DEP’te PSK’ya örgütsel olarak bağlı, veya bizim yön verdiğimiz bir grup yoktur. DEP’i yönetmek gibi bir çabamız da yok. Ülkemizin politik yaşamını ilgilendiren her konuda olduğu gibi, DEP konusunda da görüşlerimizi elbet söyleriz, etkili olmaya çalışırız. Ama DEP bağımsız, legal bir örgüttür, kendi yönetimi var.

“Olağanüstü Kongre’nin olgun bir havada başlayıp bittiğini basından izledim. Geçmişte HEP kongrelerinde görülen yanlışlar tekrar edilmedi. Bu bir olgunlaşmayı gösteriyor. Demek ki Kürt ulusal hareketinde çocukluk hastalıklarını aşma yönünde ciddi gelişmeler var.

“DEP geniş bir yurtsever kitleyi ortak paydalarda birleştiren, değişik eğilimleri barındıran bir örgüttür. Yönetim için farklı listeler çıkabilir. Bu doğal, demokratik bir yarıştır; kazanmak da, kaybetmek de var. İzleyebildiğim kadarıyla demokratik bir şekilde geçen kongrenin sonuçlarına ise herkesin saygı göstermesi gerektiği kanısındayım. Örgüt açıkça amaçlarından sapmadığı, örgüt içi demokrasi yok edilmediği sürece, kişi, yönetim planında umduğunu bulamasa da, izlenen politikalar tümüyle gönlüne göre olmasa da, çoğunluğun iradesine saygı göstermeli. Demokratik anlayış budur ve demokrasi kültürü ancak böyle yerleşir.

“Muhalefet konumunda da, yönetimin sağlıklı politikalar izlemesi için önerici olmalı, örgütün güç kazanması için çaba göstermeli; yönetimin olumlu eylem ve politikaları desteklenmeli; yanlışlar ise kuralları içinde eleştirilmeli.

“Genel Başkan seçilen Dicle’nin kongre konuşması eleştirilere uğradı. Bu eleştirilerde haklılık payı olabilir. Ama görüşlerini özgürce dile getirmek, herkes gibi Dicle’nin de hakkıdır. Böyle şeyler hemen ayrışmalara, bölünmelere yol açmamalı. DEP gibi legal bir kitle örgütünü yaşatmak, birliğini korumak için titiz olmalı. Hele rejim onu kapamak için bahaneler arıyorsa, bu birliği korumak daha da önemlidir. Benim anlayışım budur.”

Evet sevgili okurlar, benim anlayışım işte budur. Biz, Kürtler yurtsever güçleri arasında, dayanışma  ve ittifak gereğinin de ötesinde, aynı legal partide birlikte çalışılmasından yana olduk. Bunun asgari koşulu ise Kürt halkının özgürlük ve eşitlik istemini içeren ortak amaçları paylaşmak ve demokratik bir çalışma tarzıdır. Geçmişte böyle partiler de oluştu. Bence HEP’in de, DEP’in de programı o günün gerçeklerine, Kürt halkının çıkar ve taleplerine uygundu. Ama böyle olması ve bizim tüm iyi niyetli çabalarımız aynı partide birlikte yürümeye yetmedi. PKK içine girip bu partilerde denetimi ele geçirince örgüt içi demokrasi kalmadı ve ayrışma zorunlu hale geldi, kulvarlar ayrıldı.

Peki HAK-PAR niye, nasıl ortaya çıktı? İşlevi ne? Ve seçimlerden çekilip bağımsız adayları destekleme kararını niye yanlış buluyorum? Bu konuya ”HAK-PAR’a Yazık Edildi” başlıklı yazımda değinmiştim. Ama buna ekleyeceklerim var ve bu da yazımın 2. bölümünde.

2. Bölüm:

HAK-PAR hangi koşullarda ve neden ortaya çıktı?

Yazımın birinci bölümünde, geçmişte Kürt yurtsever güçlerinin birliğine yönelik çalışmalarımızın bir özetini vermiş, bunun legal plandaki yansımasından, HEP ve DEP örneklerinden söz etmiş, ama PKK’nın bu örgütlerde hegemonya kurup kendi yahlış çalışma tarzını dayatması ve bunun sonucu söz konusu örgütlerde demokratik işlerliğin son bulması nedeniyle de ayrışma olduğunu söylemiştim.

Ayrışma üzerine legal planda bizim gibi düşünen kesimlerle ortak örgütler oluşturmak için çaba gösterdik ve PKK dışındaki hemen tüm yurtsıver çevrelere öneri götürdük. Şerafettin Elçi de, Devrimci Demokratlar da bunlar arasındaydı. Ne yazık ki onlar buna evet demediler. Bu nedenle Demokrasi ve Değişim Partisi (DDP) daha çok bizim çevremize dayanarak örgütlendi. DDP Anayasa Mahkemesi’nce kapatılınca bu kez de Demokrasi ve Barış Partisi (DBP) örgütlendi. DBP’nin kuruluşunda da aynı çevrelere yeniden öneri götürüldü ve onların tavrı yine aynı oldu.

Derken 1998 yılı gelip çattı ve Kuzey parçasındaki Kürt hareketi bakımından önemli olaylar yaşandı. Türkiye’nin ve ABD’nin baskısıyla Öcalan Suriye’den çıkarıldı, bir dönem sığınacak bir ülke aradı, sonra da yakalanıp Türkiye’ye getirildi, İmralı’ya kondu. Onunla birlikte PKK’nın politikaları da 180 derece değişti. Eski bağımsız Kürdistan talebi kalmadı. Hatta bağımsız, ayrı Kürt devleti istemi gibi,  federasyon veya otonomi gibi istemler de “gericilik, ilkellik” sayılır oldu. “Demokratik cumhuriyet” yeterli dendi. Öcalan Türk üniter devletini ve Kemalizmi savunur oldu. PKK da onu izledi ve Kürt hareketini bir bütün olarak bu hata, “yeni politikaya” çekmeye çalıştı.

Bütün bunlar herkesin gözleri önünde oldu. Ama bu ülkede, “yok olmadı” diyen olursa, pek çok insan da buna inanırsa hiç şaşmam!

Bir başka deyişle, Öcalan ve  PKK geçmişte Kürt hareketini terörize etmekte kullanılmıştı, bu kez pasifize etmekte kullanılıyordu. 

İşte bu ortamda, Geçmişte PKK’nın bağımsız Kürdistan kurmak ve Kürt halkını boyunduruktan kurtarmak için bir kurtuluş savaşı verdiğini sanan, ona destek olan insanların, kadroların, kitlelerin umutsuzluğa kapılmaması, savrulup gitmemesi, Kürt ulusal hareketinin pasifize olmaması için, Kürt halkının haklı özgürlük ve eşitlik taleplerini yükselten güçlü bir seçenek yaratmak için biz de üstümüze düşeni yaptık; PKK’yı eleştirdik, Kürt yurtsever çevrelerine çağrı yaptık, toplantılar düzenledik ve ortaya belli projeler koyduk. Bütün bunların sonunda yurt dışında  ortaya Avrupa Kürt Platformu ile yurt içinde HAK-PAR çıktı.

İlk toplantı 11 Mart 2000 tarihinde Stokholm’de yapıldı ve 104 Kürt aydınının imzasıyla ortak bir bildiri yayınlandı. İkinci toplantı 18 Haziran 2000 tarihinde Köln’de yapıldı ve çeşitli Avrupa ülkelerinden 200 kadar siyaset adamı, aydın ve sanatçı katıldı. Bu toplantının ardından da ortak bir bildiri yayınlandı.

Benim Köln toplantısı için gönderdiğim 1 Haziran 2001 tarihli çağrı şöyleydi:

Değerli dost,

Ülkemizde, son bir-bir buçuk yıl içinde Kürt sorunu bakımından son derece önemli politik gelişmeler yaşandı. Öcalan'ın Suriye'den çıkarılışı ve ele geçmesinden bu yana, Türk devleti, Öcalan'ın durumundan ve onu izleyen partisinin tavrından yararlanarak Kürtleri sindirmek, demoralize etmek, Kürt ulusal hareketini pasifize etmek için vargücüyle çalışıyor.

PKK'nın başından bu yana niteliği, Kürt hareketinde yolaçtığı sonuçlar, 15 yıllık silahlı eylemin getirip götürdükleri ayrı bir konudur. Bu konuda görüşler farklı olabilir. Ancak, Öcalan'ın yakalanmasıyla birlikte o ve partisi politikalarını temelden değiştirmiş, düne kadar söylediklerini bir yana bırakmış, "barış ve demokratik cumhuriyet projesi" adı altında, Türk rejiminin yıllardır savunduğu üniter devletçi, tek ülkeli, tek uluslu, kemalist bir söylemi benimsemişlerdir. Bu Kürt ulusal varlığının, Kürt vatanının ve Kürt halkının yıllardır uğruna bunca ağır bedeller ödediği haklı istem ve değerlerin terki demektir. Bu Kürt ulusal mücadelesinin inkârıdır.

Rejimin kendisi, Kürtlere hak ve özgürlük tanıyan adil bir barış için hiç bir adım atmazken, Kürt ulusal varlığını yok etmeye yönelik inkarcı ve zorba tutumunda bir milim değişiklik bile yapmazken, Öcalan ve PKK eliyle geliştirdiği bu içi boş, sahte barış ve demokrasi söylemiyle tüm Kürt ulusal hareketini uyutmaya, ideolojik ve politik planda teslim almaya çalışmaktadır.

Bu, halkımıza karşı yeni ve büyük bir oyundur. Kürt ulusal hareketi tehlikededir.

Dost,

Kuşku yok ki Kürt halkı ve tüm yurtsever insanlarımız bu durumdan üzgündür. Ancak tek başına ne gerçeği görmek ne de bundan üzüntü duymak sorunu çözmeye yetmez. Kürt yurtsever hareketi olup biteni eli kolu bağlı biçimde izleyemez. Mevcut geniş potansiyel uyarılıp harekete geçirilmedikçe bu oyunu ve planı önlemek imkansızdır. Her örgüte, her aydına, her yurtsevere bu konuda görevler düşüyor. Bir araya gelmeli, olan biteni birlikte değerlendirmeli ve yapılabilecekler konusunda birlikte adım atmalıyız.

Bu amaçla sizi Almanya'nın Köln kentinde, 18 Haziran 2000 tarihinde yapılacak bir toplantıya davet ediyorum.

Kendi payıma, bu toplantının oldukça geç kaldığını daha baştan belirtmeliyim. Böyle bir toplantının Kuzey Kürdistanlı Örgütler Platformu'nca düzenlenmesinden yanaydık. Ancak platform bu işte oldukça gecikti. Oysa durumun beklemeye tahammülü yoktur. Bu nedenle toplantıya ev sahipliği yapmayı biz üzerimize aldık. Bu toplantıya Federal Almanya'dan ve çevre ülkelerden, değişik yurtsever örgütlere mensup ya da bağımsız çok sayıda politikacı, aydın ve yurtsever insanımız davet edilmiştir.

Toplantının gündemi, yer ve zaman ekte sunulmuştur.

Umarım ki bu toplantıya katılır ve katkıda bulunursunuz.

En içten dileklerimle..

Kemal Burkay
Kürdistan Sosyalist Partisi
Genel Sekreter

18 Haziran tarihli bu toplantının ardından yayınlanan ve katılımcılar tarafından imzalanan bildiride ise şöyle deniyordu:

KÖLN DEKLARASYONU

Biz, Federal Almanya, Fransa, İsviçre, Hollanda, Belçika, İngiltere ve Avusturya'da bulunan Kürt yurtseverleri, 18 Haziran 2000 tarihinde Köln'de biraraya geldik. Kürt ulusal hareketinin son durumunu ve Türk rejiminin buna ilişkin politikalarını değerlendirdik ve kamuoyuna aşağıdaki bildirinin yayınlanmasını kararlaştırdık:

Kürt ulusu Ortadoğu'nun en eski ve büyük uluslarından biridir; zengin bir tarihe, dile ve kültüre sahiptir. Tüm uluslar gibi Kürt ulusu da kendi kaderini özgürce belirleme, kendi toprağı üzerinde özgürce yaşama, ülkesini yönetme, onun zenginlik kaynaklarından, çağdaş bilim ve teknikten yararlanma, dilini ve kültürünü özgürce kullanıp geliştirme hakkına sahiptir.

Ne yazık ki, ülkemizi bölüşmüş olan bölge devletleri bugüne kadar Kürt ulusunun varlığına ve haklarına saygı göstermediler ve Kürtleri zorla yok etmeye çalıştılar. Kürt halkının özgürlük istemine her keresinde baskı, zulüm ve soykırımla karşılık verdiler.

Türk devleti Kıbrıs'taki yüzbin Türk için federasyonu bile az bulup konfederasyon isterken, kendi sınırları içindeki 20 milyon Kürde, basın-yayın ve eğitim hakkı dahil, hiçbir hak tanımak istemiyor.

Kürt halkının bugüne kadarki direnişlerinin nedeni işte bu eşi görülmemiş baskı, zulüm ve asimilasyon politakalarıdır.

Türk rejimi özellikle, PKK Genel Başkanı Öcalan'ın yakalanmasının ardından, Kürt ulusal hareketini tümüyle sindirmek ve teslim almak için yoğun çabalar içindedir. Biz Kürt ve dünya kamuoyunun dikkatini Türkiye'nin söz konusu plan ve oyunlarına çeker ve açıklarız ki:

Bunlar yanlış ve başarı şansı olmayan yöntemlerdir. Türk devleti bu tür boş hayallerden vazgeçmelidir. Kürt sorunu ancak Kürt halkının kendi geleceği üzerinde özgürce karar verme ilkesine uygun olarak çözülebilir. Böylesi adil ve barışçı bir çözüm için bir an önce diyalog yolu açılmalıdır.

Şimdi Avrupa Birliği'ne aday üye olan Türk yönetimi, gecikmeden Kopenhag Kriterleri’nin gereklerini yerine getirmelidir. Bu cümleden olarak:

1- Olağanüstü Hale son verilmeli; köy korucuları, kontrgerilla, JİTEM, Özel Timler ve benzeri örgütler dağıtılmalıdır;

2- Köy ve kasabaları yıkılıp sürülen, ya da göçmek zorunda kalan milyonlarca Kürdün kendi topraklarına dönmelerine olanak tanınmalı, zararları tazmin edilmelidir;

3- Katılımcılar sivil ve savunmasız kimselere karşı yapılan katliamları, kadınlara yönelik taciz, tecavüz ve aşağılayıcı uygulamaları bir savaş ve insanlık suçu sayar, faillerinin yargılanıp cezalandırılmasını talep eder;

4- İdam cezası kaldırılmalı ve genel bir af çıkarılarak siyasal tutuklu ve hükümlüler serbest bırakılmalı ve yurt dışındakilerin dönüşüne olanak sağlanmalıdır;

5- Türkiye'nin yasal sistemi demokratikleştirilmeli, yeni ve demokratik bir anayasa yapılmalı, Kürt kimliği bu anayasada tanınmalıdır;

6- Tam bir düşünce ve örgütlenme özgürlüğü sağlanmalı; Kürt partileri de kendi özgün adları ve programlarıyla legal planda serbestçe çalışabilmelidir;

7- Kürt diliyle eğitim, basın, radyo ve televizyon serbest olmalıdır.

Bunlar Türkiye'ye barış ve demokrasiyi getirecek, Kürt sorununun nihayi çözümü önündeki yolu açacak, atılması gereken acil adımlardır.

Biz, Türkiyedeki tüm demokratik çevreleri, Kürt sorununun çözümü önündeki engellerin aşılması, barış ve demokrasi için çaba göstermeye çağırıyoruz.

Yine, uluslararası kamuoyunu, özellikle de Avrupa Birliği'ni, Türk rejiminin üstlendiği yükümlülükleri, bu arada Kopenhag Kriterlerini dejenere etmeden, iç ve dış kamuoyunu oyalamadan yerine getirmesi için çaba göstermeye çağırıyoruz.

Tüm yurtseverler,

Kürt halkı tarihin nice zorlu sınavını vererek bugünlere geldi. Bugün de yaşanan tüm zorluklara ve acılara rağmen, umutsuz olmak için bir neden yoktur. Kürt halkının mücadele potansiyeli geniştir, hiçbir güç ve hiçbir oyun bunu bitiremez.

Hak ve özgürlüklerimizi elde etmek için yurt içinde ve yurt dışında güçleri birleştirmeli, bu potansiyeli harekete geçirmeliyiz. Rejimin oyun ve planlarına hep birlikte hayır demeliyiz.

Döneme uygun örgüt ve mücadele biçimlerini bulmalıyız. Yurt içinde, Kürt yurtsever hareketinin en geniş kesimlerini biraraya getirecek kitlesel, legal bir parti bu aşamada büyük önem taşıyor ve bu yöndeki çalışmaları destekliyoruz.

Kürt politik ve demokratik örgütleri yurt dışında, Kürt halkının istemlerini uluslararası kamuoyuna duyurmak, etkin diplomasi çalışması yapmak ve yurt dışındaki Kürt kitlesini bu doğrultuda barışçıl eylemlere yöneltmek için güçlerini birleştirmelidirler.

Basın-yayın planında daha etkili araçlar yaratmak da yapılacak işlerin önemli bir parçasıdır. Bunun için ortaklaşa girişimlerin başlatılmasından yanayız.

Köln, 18 Haziran 2000

Bunları değişik ülkelerde başka bir dizi toplantı izledi ve 3 yıllık bir çalışmanın sonucunda çeşitli ülkelerde aydın inisiyatifleri oluştu. Bunu Avrupa çapında demokratik örgütlerin birliği  (DEM-KURD) ve 2002 Temmuzu’nda Avrupa Kürt Platformu’nun (PKE) kuruluşu izledi. Ülke içinde ise ortak legal bir kitle partisinin oluşturulması çalışmaları sonunda DBP kendisini feshetti ve ortaya Abdülmelik Firat’ın başkanlığında HAK-PAR çıktı.

HAK-PAR’a duyulan gerek ve onu ortaya çıkaran süreç özetle böyledir.

Peki o günden beri politik durumda ne gibi temel değişiklikler oldu? Örneğin Öcalan’ın ve PKK’nın politikaları değişti mi? Hayır, daha da kötüleşti. Öcalan ve partisi Kürtleri Türk ulusal birliği içinde bir alt kimliğe indirgediler. Kürt dilinin resmi dil olmasına gerek yok diyorlar.

Son dönemde dile getirdikleri “demokratik özerklik”in ise gerçek özerklikle ya da otonomiyle bir ilgisi yok. Bunun da içi boş ve salt Kürtleri oyalamaya yönelik.

Kısacası, Genelkurmay’ın denetimindeki İmralı Adası’ndan örgütünü rahat rahat yönetmesine izin verilen müebbed hükümlü Öcalan’ın ve PKK’nın Kürt halkının önüne koydukları çözüm haritası aslında devletin haritasından başkası değil. Öcalan’ın örgütünü yönetmesine de zaten bunun için izin veriliyor, bu kendisinden isteniyor. O buna mecbur!

Peki PKK’nın yanı sıra, KCK, BDP, DTK filan ne yapıyorlar? Onu kendi iradeleri olarak niteliyor ve dediklerine, bir kralın fermanını yerine getirir gibi harfi harfine uyuyorlar.

Öcalan’ın nice kampanya ile bir “Ulusal Serok”a, bir “güneş”e, ortak “îrade”ye dönüştürülmesi de zaten devletin söz konusu projesinin ürünü. Bu olmadan “Kürt siyasi hareketi”ne nasıl yön verilebilir? Ya da Kürtler nasıl uyutulabilir?..

Bu durumda Kürt halkı için gerçek anlamda özgür ve onurlu bir yaşam isteyenlere düşen nedir? Bir şeyhe dönüştürülmüş Öcalan’ın ve adamlarının arkasına takılıp gitmek mi, yoksa Kürt halkının temel taleplerini yüksek sesle dile getirmek, kararlıca savunmak mı?

Böylesi bir durumda ulusal güçlerin birliği kimlerle, nasıl sağlanabilir?

Devletin yönlendirmesinde olan ve Kürtlerin tüm temel istemlerini terk etmiş bir Öcalan’la ve onun ardından giden kesimlerle nasıl bir birlik sağlanabilir? Bu gerçekçi mi?

Evet, PKK-BDP kesiminin  birhayli gücü var. Elde belediyeler, parlamento grubu, televizyon, günlük gazete var. Dağda silahlı güç, kentte ise istenince eyleme geçirilebilen önemli bir kitle desteği var. Ve bu kitle Kürt davası uğruna kavga içinde görünüyor; istenince sokaklara taşıyor, kentlerin altını üstüne getiriyor.

Elbet bu önemli bir güç ve pek çok insanı etkiliyor. Tabir yerindeyse “bir cazibe merkezi.”  Peki bu güç ne işe yarıyor? Kürtler için, kendisi için ne istiyor? Böyle bir potansiyel ve eylem gücü eğer Türk üniter devleti içinse, “sınıra, bayrağa” gerek yoksa, bağımsız veya federe Kürt devleti bir yana, gerçek bir otonomiye bile gerek yoksa, Kürtçenin resmi dil olmasına bile gerek yoksa, ne işe yarayacak? Bunca kavga gürültü ne için? Kürtleri oyalamak ve militarizmin tercihlerine uygun olarak ara sıra ortalığı karıştırmak için mi?

Ben pek çok kişinin bu havaya kendisini kaptırdığını görüyor ve doğrusu, acı acı gülümsüyorum. Evet bu hava, 15-20 yıl önce de başka biçimde vardı. PKK “Bağımsız ve birleşik Kürdistan için” bir savaş içinde görünüyor ve her bahar-yaz Kürdistan’ı kurtarıyordu! Güney’de “Zap Cumhuriyeti” kurulmuştu bile... “Botan Badinan Hükümeti” kurulmak üzereydi!..

Biz o zaman da gerçekleri söyledik, kamuoyunu uyardık ama, bu havaya kapılanlar aldırmadı...

Ya Öcalan Suriye’den çıkarılıp, bir süre sığınacak bir ülke arayıp Roma’ya geldiğinde? O günlerde de PKK kesimi ortalığı velveleye vermiş, yenilgiyi zafer gibi sunmuş, “devletleşiyoruz” deyip Kürtler arasında görülmemiş bir heyecan dalgası yaratmıştı. Bu heyecanla Avrupa’da Kürtler kitleler halinde Roma’ya koşmuş, günlerce meydanları davul zurna ile inletmişlerdi. Öyle ki bu heyecan dalgası bizim arkadaşlarımızı bile sarmış, içlerinde Roma’ya haca gidenler olmuştu... 

Sonra ne oldu?

Peki yarın, Öcalan ve adamları, aslında gördükleri zulüm ve sömürüden dolayı öfkeli, özgürlük isteyen, fedakâr ve hayatlarını bile adamaya hazır bu Kürt gençlerini, kadın ve erkeklerini 5-10 yıl daha oyalayıp, bu enerjiyi tükettikten, bu potansiyeli heder ettikten sonra, Genelkurmay ile hükümetin anlaşması ile PKK’ya tümden silah bıraktırır, bir seçmeli derse razı ettirip kelepir fiyatına anlaşır (siz buna “Kürtlerin İlk Büyük Anlaşması” ya da “Asrın Anlaşması” deyin) ve mücadaleyi tümden tatil ederlerse ne olacak?

Evet, bu ihtimal var, hem de 10 yıl öncesinden daha güçlü biçimde. Nasıl ki Öcalan yakalandıktan sonra bir gecede bağımsız Kürdistan’a eyvallah demekle kalmadı, Federasyona, otonomiye bile veda etti. Nasıl ki “Kemalist kafaları kırıp içindeki zehri akıtmak gerekir” lafından Kemalizmi övüp göklere çıkarma noktasına geldiyse...

Unutkan olanlar bu dediklerimi bir kenara yazmalılar...

Bazılarının bazı şeyleri anlaması için 20 yıl, 30 yıl geçmesi gerekti; bazılarının bazı şeyleri anlaması içinse, öyle anlaşılıyor ki bir ömür bile yetmeyecek...

3. Bölümde devam edeceğim.

kurdistan.nu

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.