1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Üç prensip çerçevesinde aklın yasa koyması
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Üç prensip çerçevesinde aklın yasa koyması

A+A-

İslam’da üç  önemli prensip tutum ve davranışlarımızı belirlemede rol oynar: İbahe, beraat-i zimmet ve hüsn-ü zan.

Birinci prensip “Eşyada aslolan ibahedir” yeklinde ifade edilir. Buna göre eşya mübahtır, başka bir deyişle prensip itibariyle yüce Allah’ın yarattığı şeyler temiz ve helaldir. Varlık dünyasında ve kucağında yaşadığımız maddi tabiatta her nesne temizdir ve helal olup bizim istifademize sunulmuştur. Buna Allah’ın eşyayı istifademize “musahhar” kılmasından hareketle “tashir” deriz. Bu anlamda –eğer hakkında şer’i hüküm olmasaydı- domuz eti de mübah olurdu; çünkü o da varlık dünyasının bir parçasıdır. Öyle olduğu halde domuz etinin helal veya haram olmasına biz karar vermek durumunda değiliz. Vahy yoluyla gelen Münzel Şeriat, domuz etini bize yasaklamaktadır. Ve fıkıh usulü açısından da bize göre domuz etini yasak kılan şey, onun bedenimize verdiği fayda ve zararı değil, hakkında kesin yasaklayıcı hüküm (nass) bulunmasıdır. Domuz etinin haram kılınmasının muhakkak ki bazı hikmetleri vardır ama bizim için haram oluşunun sebebi hikmetleri değil, nassın mevcudiyetidir. Hareket noktamız “hikmet” olsaydı, bir takım akli argümanları kullanarak domuz etini kendimize helal kılabilirdik, nitekim birtakım ilaçların veya kimyevi maddelerin kullanılması durumunda domuz etinin zararının telafi edilebileceğini söyleyenler, bu nesneyi haram olmaktan çıkarmak istemektedirler. Mutezile bizatihi kötü (kubh) olan şey haramdır diyordu, domuz etinin zararları vardır o halde haramdır. Mutezile’nin akıl yürütmesinden hareket edecek olursak, zararının ortadan kalkması domuz etini helal kılar. Eş’ariler ise haram olan şey zararlıdır derlerdi, ama onlara göre şeyleri haram kılan sebeb nassın mevcudiyetidir. Değil mi ki şeriat haram kılmıştır, inanmış mü’minler olarak domuz eti bize haramdır. İçki ve diğer yasaklar için de durum aynıdır. 

Bu konunun aklın fonksiyonları ve ilgili olduğu alanlarla yakın ilgisi var. Domuz ve içki yasağında aklın rol oynamaması, insanın helal ve mübahlarla ilgili alanını genişletir. Çünkü eğer akıl helal ve harama karar verecek olursa, insan nefsinin hoşuna giden, bedensel haz ve lezzetlere hitap eden yasakları aklileştirebilir. Eski Grekler ve onların etkisindeki İslam meşşaileri hayatın aslının “mutluluğun kazanılması (tahsilu’s-saade)” olduğunu söylerlerdi. Mutluluk de haz ve lezzet veren şeylerin istenip elde edilmesi, eziyet ve elem veren şeylerden kaçınılmasıdır. Mutluluk eğer bedenin haz ve lezzetleri ise, akıl mutluluğun kazanılmasında önemli rol oynayabilir demektir. Pekiyi aklın fonksiyonu bedeni haz ve lezzetlerin teminini sağlamaktan mı ibaret?

Yasama açısından da hükümran güçler akli gerekçeleri öne sürerek birçok şeyi yasaklayabilirler. İktidar seçkinlerinin, otokrat ve tiranların koyduğu yasakların her biri belli bir akli temele oturtulmaya çalışılır. Modern yasama faaliyetinin neredeyse tamamının bu çerçevede gerçekleştiğini söylemek mümkün.

Oysa İslamiyet, sınır ve ölçüleri başka kaynağa refere eder. Helal ve haramı akıl değil de, hepimizin üstünde olan Münzel Şeriat’e irca ettiğimiz zaman insanın özgürlüklerimiz hem genişler, hem teminat altına alınmış olur. Efendimiz’in işaret ettiği üzere “haramlar bir koru gibidir, bunların dışında kalanlar mübahtır” demesi özgürlüklerin olabildiğince geniş, yasakların sınırlı ve sayılı olduğunu göstermektedir.

Yasakların tayin ve tespitinde salt aklı referans alacak olursak, haram olmaması gereken bir takım şeyleri de kendimize haram kılabiliriz. “Eşyada asıl olan ibahe” iken, domuz eti ve içkinin Şari’ tarafından haram kılınmasıyla domuz eti ve içki haram sınırları içine alınıyor. Demek oluyor ki bir şeyin helal ve haram olmasına biz karar veremeyiz, bu Allah kararı Allah verir, sınırları O çizer. Nitekim “dilimize geldiği gibi şuna helal, buna haram demek”ten men’edilmişiz. Bizim için eşyada aslolon ibahedir, fakat eşyanın harama giren istisnaları var ki, bize bu istisnaların neler olduğunu Münzel Şeriat belirtir.

Bugün en demokratik ülkelerde dahi parlamentolar sözde aklı referans alarak öyle yasalar vaz’ediyorlar ki, yasalar özünde totalitarizmi barındırmaktadır. Bir kere yasa yapmasının parlamentoya verilmesi asli yasanın beşerileştirilmesini ve merkezileştirilmesini zorunlu kılmaktadır ki, totalitarizm esasında bu iki işlemden neş’et eder. Farklı müçtehitlerin içtihatları bizatihi hukuki çoğulculuğu intaç eder. Bir yasanın Edirne’den Hakkari’ye kadar birbirinden hayli farklı toplumsal kesimleri amir hüküm olarak bağlaması totalitarizm değil de nedir?

İkincisi, “beraat-i zimmet asıldır.” Kişi suçu ispatlanana kadar masumdur. Bu aynı zamanda ceza yargısının temel ilkelerinden biridir. Beraat-i zimmet, bir suçun işlendiği kanıtlandığı zaman ortadan kalkar. Buna bugün masuniyet karinesi de denir. Eğer bu karine hukuku işleten temel ilkelerden biri olarak iş görmeyecek olursa, her önüne gelen bir başkasını suçlu ilan eder ve cezalandırmaya kalkışır. Bir zanlının –bugünkü tabirle şüphelinin- kanunun tarif ettiği suç fiilini işleyip işlemediğine de biz karar veremeyiz. Adil, bağımsız ve tarafsız mahkemelerin muhakeme usulüne uygun karar vermesi durumunda şüpheli suçlu olur. Yazık ki bugün ne yargı sisteminde buna yeterince riayet edilir, ne de özellikle medya da bu temel ilkeye itibar edilir. Kamuoyu bilhassa resmi görüş ve söylemin etkisinde olduğunda, iktidardakiler muhaliflerini suçlu ilan ettiklerinde kamuoyu zihninde de bunlar suçlu ilan edilir. Nice şüpheli yargı önüne çıktıktan sonra beraat etmiştir.

Üçüncü önemli ilke “hüsn-ü zan esastır” şeklinde ifade edilir. Eşyadaki ibahe ve beraat-i zimmetle bağlantılı olarak zannın iyi olarak beslenmesi başta aile, yakın ve uzak akraba ile genel olarak toplumsal hayat için olmazsa olmaz şarttır. İnsanlar ya hasetlerinden, ya dedikodu ve gıybet meraklarından veya husumetlerinden dolayı başkaları hakkında kötü düşünceler, duygular beslemeye meyyaldirler. Çoğu insan da farkında olmaksızın veya önemsemediği için suizan beslemek suretiyle imtihanı kaybeder. Hüsn-ü zan beslemeyi ruhsal bir temrin haline getirmek için, daima “fasıkın haberini araştırma”yı itiyad haline getirmek gerekir. Hakkında nice şayia yayılan kişi mağdur olmuş, yuvası yıkılmıştır. Maalesef kadın cinayetlerinin önemli bir bölümü söz konusu şayialar yüzünden işlenmektedir. Kişi cürmünü kendisi itiraf ederse veya adil bir mahkeme hakkında hüküm verirse biz de onunla ilgili zihinsel tutumumuzu değiştirebiliriz.

Bazı Melamiler bu konuda o kadar ileri gitmişlerdir ki, “Meyhane kapısından içeri giren bir tanıdığı görsen bile, onun ya zaruri bir iş veya birini oradan çıkarmak için meyhaneye girdiğini düşün” demişlerdir.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.