1. YAZARLAR

  2. Emine Uçak

  3. Türkiye'nin Ruhu Geldiysen Üç Kez Vur
Emine Uçak

Emine Uçak

hurbakis
Yazarın Tüm Yazıları >

Türkiye'nin Ruhu Geldiysen Üç Kez Vur

A+A-

‘     "Korku bulaşıcıdır. Toplumsal kimliği kemiren bu hastalık bir Osmanlı genetiği olarak Cumhuriyet'e geçmiştir. Hekimin reçetesi daima korku dozunu artırmak, diğer yandan kalabalığa dönüştürdüğü toplumun oyun alanını genişletmektir. 'Kamusal yalan' sahnesine çıkarılan herkes, bürokratlar, aydınlar, sıradan insanlar, 'mış gibi yapmak' rolü için birbiriyle yarışırlar." ‘ 

     Büyük projesi "Türkiye’nin Ruhu"nu yazamadan vefat eden Oğuz Atay’a ait yukarıdaki cümleler. Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren devam eden devlet geleneğini ve yurttaşa yansıtılan paranoya halini veciz bir şekilde özetlemiş. Bu gelenek ve paranoya halen devam ediyor. Özellikle de sosyal ve geleneksel medyadaki haller tam da Atay’ın bahsettiği gibi. Kamusal yalan sahnesinde paranoyanın sürekliliği için kıyasıya mücadele ediliyor. Yıllarca "bölündük / bölüneceğiz" paranoyaları şimdi darbe paranoyasına dönüşmüş durumda. Birkaç yıl önce darbelere karşı birlikte yürüdükleri insanları bile darbeci ilan edecek kadar bir bilenme hali var.

     İşin ilginci bu tartışma halinin artık iyice bir kostüm gibi taşınıyor oluşu. Hani Meclis kurulunda birbirinin boğazına sarılıp koridorlarda kolkola gezen milletvekilleri gibi. Bir daha yüzyüze bakamaz dediklerimiz, karşılaştıklarında gayet dostane bir şekilde sohbet edebiliyor. 

     O halde eğer bu tartışmalar birer ‘kamusal yalan sahnesi’ ise; bunda izleyicinin ne günahı var? 

     Bu tartışma ortamında anlamlandıramadığım başka bir konu ise; Gezi’de çok farklı kesimlerin sanki ilk kez biraraya geldiğiyle ilgili duyulan heyecan. Oysa Gezi’deki karşılaşmadan çok önce bir araya gelme ve siyaset üretme konusunda bir mesafe aldığımızı düşünüyorum. "Yetmez Ama Evet" gibi bir deneyimimiz var misal. Sonrasında her olayda ‘günah keçisi’ işlevi görse de; konu özgürlükler ve Demokrasi olunca çok farklı kesimlerin referandum öncesinde hükümete destek verdiği bir tecrübeydi hatırlarsınız. Ama ondan da önemlisi ve anlamlısı TMK Mağduru Çocuklar için kurulan "Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları (ÇİAC)" gibi bir platform tecrübesi var. Birbirinden farklı görüş ve yaşantı ve meslekteki binlerce insan çocukları cezaevinden kurtarmak gibi önemli bir amaçla bir araya geldi, büyük etkinlikler, kampanyalar düzenledi. Siyaset kanadının da desteklediği girişim en sonunda bu konuda bir yasal düzenleme yapılmasını sağladı ve yüzlerce çocuk cezaevi köşelerinden kurtuldu. Bu tip projeleri ve biraraya gelme örneklerini çoğaltmak mümkün. Benim için en unutulmaz olanlardan biri 21 Haziran 2008’de yaptığımız darbelere karşı yürüyüş idi.

     Darbelere Karşı 70 Bin Adım Platfomu’nun organizesinde birçok yürüyüş yapıldı; hepsinde çok farklı görüşlerden, sivil toplum kuruluşlarından, siyasi partilerden katılım oldu. Ama 21 Haziran yürüyüşünü benim için unutulmaz kılan yürüyüş sırasında duyduğum bir konuşma idi:

     Yürüyüş sırasında bir ara sarıklı cübbeli bir grubun içine düşen mini etekli bir genç kızın yanındaki arkadaşının kulağına eğilip şöyle dediğini duydum; “Şu adamlarla  aynı anda fotoğrafımı çekmeseler bari” Arkadaşının cevabı ise; “Boşver, çekeceklerse böyle bir yürüyüşte çeksinler” olmuştu. Aynı fotoğraf karesine girmeye bile tahammül edemeyenler darbelere karşı yürümüştü ve bunlar yıllar önceydi. Şimdi o insanların darbeci olarak adlandırılması ne kadar yanlış ise; bu karşılaşma halinin ilk olarak Gezi’ye ait olduğunu düşünmek de yanlış. O yüzden Gezi olaylarının başlangıcından bu yana Amerika ilk kez keşfedilmiş gibi davranılmasını yadırgadığımı söylemeliyim.

     Yadırgadığım başka bir durum ise; Müslümanlar'ın, İslamcılar'ın, muhafazakârların, nasıl adlandırılsa adlandırılsın içinden farklı çevrelerle, özellikle sosyalist ve liberal çevrelerle iletişim kurmak için en istekli ve atak olan bazı kesimlerin; Gezi olaylarının ilk gününden itibaren en kapanmacı, en anlamaya uzak, en tahkir edici olma halleri oldu. Bunu sadece hükümete veya Başbakan’ın şahsına karşı oluşan tepkiselliğe veya komplo tehditlerine karşı bir duruş olmadığını düşünüyorum. Siyah - beyazın bu kadar moda oluşu; artık kendi mahallesindeki yerin sağlamlığıyla veya mahalledeki kalıcılık durumuyla ilgili olmalı.

     Bütün bu tartışmalar bir yana; giderek artan biz ve onlar ayrımları, kim kiminle görüldü çetelerinin tutulması önce Türkiye ruhuna sonra da AK Parti’nin vesayetten kurtarmaya çalıştığı yeni Türkiye’ye yakışmıyor bana kalırsa. Yüzyıl boyunca oluşmuş labirentleri, öfkeleri yıkmaya çalıştığımız, Kürt meselesi gibi derin bir yarayı sarmaya çalıştığımız bir anda; yeni öfke yığınları, yeni kamplar, yeni düşmanlıklar, yeni yaralar oluşturmaya çalışmanın kimseye faydası yok.  

    Tek başına Gezi ruhu, Kazlıçeşme ruhu veya başka ruhlar değil "Türkiye’nin Ruhu"na ihtiyacımız var. 

     “Bir çağın vicdanı olmak isterdim; bir çağın. Daha doğrusu bir ülkenin idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim, kelimeden sevgiden bir köprü.” diyen Cemil Meriç bir ‘ruh’a…

     ON 5 YİRMİ 5

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.