1. HABERLER

  2. ARŞİVİMİZ

  3. Türkiye Ve Kürdistan'da Neler Oluyor ?
Türkiye Ve Kürdistan'da Neler Oluyor ?

Türkiye Ve Kürdistan'da Neler Oluyor ?

A+A-

Ülkemizin en hassas üçgeninde militarist odakların alan kapatmasına paralel olarak sürdürülen provakatif eylemlerinin bir sonucu olarak Şemdinli’de suç üstü yakalanan aynı güç odaklarının yargılanması ile gündemi işgal eden asker-sivil polemiği ve 26 Mart 2006 tarihinde öldürülen PKK gerillalarının cenaze törenleri alet edilerek, yurtsever potansiyelin güçlü olduğu Kürd illeri adeta bir kaosun içine çekilmiştir. Başka bir anlatımla, yaşamlarını yitiren gerilla veya asker cenazeleri yaşama geçirilmek istenen kirli senaryoya basamak yapılarak toplumda yaratılan gerilim, AKP’yi bloke etmeyi amaçlamaktadır. Bu provokatif eylemlere Kürdler adına (!) mücadele verdiği şimdilik kabul gören PKK’nin de katkı sunması, Kürd halkı açısından bir talihsizliktir.

 

Bu tür olayları değerlendirirken, bunların yarattığı toplumsal sonuçların; kime ya da kimlere yaradığını tesbit ederek, olayların arkasındaki gerçek faillerine ulaşabilme, tüm dünyada kabul gören bir yöntemdir. Bende; bu mantıktan haraket ederek, ülkemizde yaratılmaya çalışılan kaos ortamının kimin veya kimlerin işine yaradığını değerlendirmeye çalışacağım.

 

Bilindiği gibi Abdullah Öcalan 1999 yılında Kenya’dan İmralı adasına taşındıktan sonra PKK’nin kuruluşunda sözde de olsa, amaç edindiği tüm ulusal değer ve kavramlardan vaz geçti. Kürd halkına tek alternatif olarak “Türkiyelileş-meyi” kurtuluş olarak önermiş ve Türkiye’nin rahatsız edilmemesi için de, tüm silahlı güçlerini Güney Kürdistan’a kaydırmıştı. (500 kişi hariç) Dolayısıyla, 15 yıllık bir savaş ortamının son bulması ile harabeye çevrilen ülkemiz Kürdistan’da halk, tüm kayıplarına rağmen rahat bir nefes almaya ve yaralarını sarmaya başladığı bir dönemi yakaladı.

 

Keza, AB süreci ile başlayan açılım politikaları ile elde edilen hak ve özgürlükler, 14 yıllık savaş koşullarının bir sonucu olarak gerilmiş olan toplumun rahat bir nefes almasına katkı sundu. Devletin psikolojik ve lojistik katkılarıyla şiddet temelinde gelişen PKK’nin, bu nisbi demokratik ortamda güç kaybına uğraması ve bunun bir sonucu olarak çözülme sürecine girmesi de kaçınılmaz olacağı gibi statükonun devamından beslenen güç odakları ve bölünme fobisi ile yatıp kalkan ırkçı-şoven ve faşist asalakların hamisi olan militarist bürokrasinin de iktidar alanını daralacaktı.

 

Gel gör ki, ulusal hiç bir talebi olmayan Öcalan’ın yedi yıl aradan sonra (İmralı duruşmalarında Öcalan: “Silahlı mücadele vermemiz yanlıştı. Bundan böyle, bir tek kurşun sıkmayacağız” anlamında beyanda bulunmuştu) gençlerimizi neden kana doymaz militarist odakların pençesine yeniden attığını kavramak için, Türkiye’nin bir kaç aydır gündemini işgal eden olayları özet olarak buraya aktarmanın, ülkemizde yaşama geçirilen provakatif eylemlere ışık tutması açısından yararlı olacağı kanısındayım.

 

Türkiye’de statükonun devamında diretenlerin Kürd sorunun çözümünü; kesintisiz red, inkar ve imha politikalarında gördüğü biliniyor. Bu politikaların yarattığı sonuçları ortadan kaldırmaya katkı anlamında, Kürd halkının varlığını kabul eden, adil ve demokratik adımların atılmasından geçtiğini 80 yıllık Cumhuriyet tarihinde ilk kez Diyarbakır’da yaptığı konuşmada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan dillendirdi. Erdoğan; “ Kürd Sorunu vardır. Bu benim de sorunumdur. Devlet yanlış yapmıştır. Büyüklük yanlışı kabullenmektir. Kürd sorunu demokratik adımlar atılarak çözülür” dedi ve demesi ardından da Anıtkabir’de kıyamet koptu. Tabulara dokunmayı içlerine sindiremeyen askeri, polisi, demokratı, üniversitesi, yargısı, sağcısı, solcusu, liberali, dini cemaatlari, yani kısacası bir bütün olarak ırkçı, şoven ve faşist cephenin saldırılarına maruz kaldı. Keza, “bir tek kurşun atmayacağız” diyen Öcalan ve tarikatı silahlı çatışmaları tırmandırdı. Kürd halkını inkar ve imha politikasının, barışçıl bir ortamda gelişecek olan demokratik bir zeminde yaşam şansı bulamıyacağını bilen şer güçlerinin bu tür süreçleri hep bloke ettikleri, unutkanlık vebasına kapılmayanlar tarafından çok iyi biliniyor.

 

AB sürecinin Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümünü hızlandıracağı ve Kürd ulusal demokratik mücadelesine ivme kazandıracağından ürken egemenlerin, bu süreci bloke etmenin bir aracı olarak provakatif eylemleri devreye koyduğunu ve bu tür eylemlerde kulanılan araçlar değişse bile (PKK, Hızbullah, Jitem ve Ergenekon gibi), Türkiye egemenleri tarafından sürdürülen-yönetilen provokatif eylemlerin hiç değişmeden devam ettiğinin altını kalın çizgilerle çizmek istiyorum.

 

Yedi yıllık bir sükünet ortamından sonra Şemdinli’de bombaların yeniden patlaması, aynı zamanda farklı bir sürecin de işaretini veriyor. Öte yandan, Türkiye tarihinde bir ilke imza atan Van Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın, Şemdinli Davası çerçevesinde Org. Yaşar Büyükanıt hakkında Genelkurmay Başkanlığı’na suç duyurusunda bulunması, Genelkurmay Başkanı’nı hemen harakete geçirdi. Başbakan ve Cumhurbaşkanı’na çıkarak askerin hassasiyetini iletti. (!) Özünde hükümete rest çekti. Yalaka Türk medyasının hemen hemen tümü “Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanı olması engelleniyor” savı ile halkı dezinformasyon bombardımanına tuttu. Bu yalaka takımından daha da ileri giden ırkçı-şoven ve faşist CHP şefi Deniz Baykal ise, “Ordu’ya darbe girişimi var” kehanetinde bulundu.

 

AKP Hükümeti; Özel Harp Dairesi, JİTEM, Özel Tim ve Köy Koruculuğu gibi kurumların Türkiye ve Kürdistan’da illegal ve hukuk dışı iş gördüğünü biliyor. Şemdinli’de yaşanan bombalama olaynın Genelkurmay Cumhuriyeti’nin işi olduğu suçüstü ile belgelenmiş olmasına rağmen, AB’nin desteğini arkasına almış olan AKP, militarist egemenlerin restini görme cesaretini gösteremedi. Van Savcısı’nın Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt hakkındaki suç duyurusu ve ardından yapılan restleşmeler ile yaşanan gelişmeler, askerin Türk siyaseti üzerindeki hegemonyasını bir daha belgeler nitelikteydi.

 

Dolayısıyla, AB sürecinde Kürd ulusal demokratik haraketinin istikrarsızlığından dolayı tek başına kalan AKP Hükümeti, militarist cephe karşısında tatmin edici hiçbir adım atamadı. Şemdinli olayını soruşturan savcı hakkında soruşturma açılması ve TBMM Şemdinli Komisyonu'na açıklamalarda bulunan İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’un, "Bombalar nasıl Şemdinli ve Yüksekova'ya girdi?" sorusuna, "Hırsız evin içindeyse kilit tutmaz" yanıtını verdiği için görevden alınması, AKP’nin de Türkiye’de 83 yıllık iktidarını bırakmak istemeyen ve bir suç işleme odağına dünüşmüş olan militarist egemenlere dokunamama geleneğine uymak zorunda kaldığının ipuçlarını vermekle; adeta, AKP hükümetinin sonunu hazırlayan sanaryolara da çanak tutan bir tutum içerisine girdiği-çekildiği izlenimini veriyor.

 

AKP; bu tür korkak tavırlar takınarak Türkiye’de iktidar olunamıyacağının örneklerini yakın tarihi deneyimlere bakarak kavrama olanağına sahiptir. Öte yandan Erdoğan; militarist gerici cephenin kuşatması karşısında Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümünün temel dinamiği olan Kürd sorunsalının barışçıl ve demokratik çözümü kapsamında cesaretli adımlar atmaktan başka hiç bir seçeneğinin olmadığını kavraması gerekir. Zira, AB sürecinden kopan ve Kürd halkının desteğini yitiren AKP türü bir hükümetin yaşama şansı güçleşir!

 

AB uyum yasalarının halkımıza sağladığı hak ve özgürlükleri çok gören egemenler, bu özgürlükleri budamanın bir aracı olarak provakatif eylemlerin startını vermiştir. Genelkurmay’da planlanan ve yaygınlaşarak devam eden olaylar gerekçe gösterilerek, daha önceleri ”Terörle Mücadele Yasası”na direnen AKP hükümetini onay vermeye zorluyor. Muhtemelen önümüzdeki günlerde çıkarılacak olan bu yasa, Kürd halkının ulusal demokratik haklarını kısıtlayacak ve Kürdistan’da militarist güçlere sınırsız serbesti hakkı sağlayacaktır. Buna önayak olan da Kürdler adına sürdürüldüğü iddia edilen PKK’nin kör savaşıdır. Başka bir değişle, Kürdleri Türkiye Cumhuriyeti’ne entegre etme projesinin bir aracı olarak devletin lojistik ve psikolojik katkılarıyla güçlendirilerek Kürd ulusal dinamikleri üzerine oturtulmuş olan PKK’nin de, bu politikalara paralel tavır sergilemesi, AKP’yi yukarıda değindiğim bu gerici cephenin ablukası karşısında zora sokuyor.

 

Oysa, Türkiye’de demokratik değişim ve dünüşümün olmazsa olmaz kuşulu: Ceza yargısı, idari yargısı ve ekonomide OYAK gibi bir gücü olan Ordu’nun, bu konumunu tartışmaya açma iradesini gösterebilmek ve gereğini yapmaktır. Zira, Türkiye’de 83 yıldır sürekli iktidarda olan siyasi bir parti gibi çözümler ürettiği halde seçimlere girmeyen, bu anlamda halka karşı hiç bir sorumluluğu da olmayan Türkiye Silahlı Kuvvetleri, ülkenin yönetilmesinde karar gücü olmasına rağmen, kendisinin mimarlığını yaptığı tüm kriz dönemlerinin sorumluluğunu siyasilere yüklediğinden dolayı da yoplum vicdanında fazla yıpranmıyor.

 

Avrupa Birliği’nin desteğini arkasına alan AKP hükümeti cesaretle olayların takipçisi olma olanağına sahiptir. Keza, Türk militarizmini toplumsal süreçlere müdahelelerde teşvik eden ve kollayan ABD açısından, artık klasik askeri darbeler dönemi kapanmıştır. AKP Hükümeti Türkiye’nin değişim ve dönüşümünde samimi ise cesaretli adımlar atmak zorundadır. Ordu; 28 Şubat’ta görüldüğü gibi ancak balans ayarları yaparak, AB sürecini bloke etmeye ve saltanatının ümrünü uzatmaya çalışacaktır. AB uyum yasalarının bir sonucu olarak ülkenin demokratik değişim ve dönüşümünde prestij ve yetki kaybına uğrayan militarist güçlerin, kendilerine sürekli alan açma dayatmalarına karşı, AKP zaman yitirmeden bir anayasal değişiklik ile militarist odakların ülke yönetimi ve siyaset üzerindeki egemenlik alanlarını daraltması gerekir. Zira, AB sürecinden kopma veya gereklerinin yapılması konusunda herhangi bir savsaklama AKP’yi de bitirir.

 

Bu provakatif eylemler sahnelenmeden, AKP’yi ”Terörle Mücadele Yasası”nı çıkarmaya zorlamak olanaklı olur mu? Şemdinli türü provakatif eylemlerin bir sonucu olarak yaratılan kaos ortamının toplumsal gerginlik ve kan üzerinden beslenen karanlık (Türk veya Kürd) odakların ekmeğine yağ sürdüğünü görmemek (eğer bu işte rant kaygısı yoksa (!) ), kör olmak ile eş değer değil midir?

 

2000 yılından bu yana sağlanmış olan huzur ortamı ve silahların yerine insanların konuşmaya başladığı ve her türlü düşüncenin kendisini özgürce ifade edebileceği bir ortamı yakalamak üzere olduğumuz bu süreç kimleri rahatsız edebilir dersiniz? Bugün Türkiye ve Kürdistan’da toplumu istikrarsızlığa sürüklemeyi temel alan provakasyonların amacının; Türkiye’yi kimlerin yöneteceği temelinde bir rejim mücadelesi olduğu görülemiyor mu? İleri sürüldüğü gibi eğer PKK Kürd halkı adına mücadele veriyorsa (!) konumunun ne olması gerekirdi dersiniz? Savaş mı? Barış mı? Bu tür provakatif eylemler serisi bağlamında sorgulanması gereken temel olgu, Kürdler için hiç bir ulusal talebi olmayan PKK’nin, Kürdler üzerinde kendisi için tanrısal bir hegemonya kuran PKK liderinin yaşam koşullarının iyileştirilmesi için gençlerimizi neden bu kirli savaşa sürdüğünü ve heba ettiğini sorgulama cesaretini gösterebilmektir! Zira, Kürd halkının ulus olmaktan doğan meşru haklarını Kemalizm ile harmanlayarak halkımızı siyasi olarak aldatan PKK’nin; ne için savaştığını sorgulayabilme iradesinin eksikliği, Türkiye ve Kürdistan’da militarist güç odakları tarafından yaşam bulan bu tür provakatif olayların halkımız tarafından yanlış algılanmasına zemin oluşturduğu gibi ulusal bünyemizde onarılması güç tahribatlara da ebelik etmektedir.

 

Kısacası; Kürd ulusunun dağıtılan beyni ve parçalanan iskeletinin bütünlüğünü sağlamaya hizmet etmeyen ve aynı zamanda da çağın gereklerine uygun olarak da Kürd halkına yapılan tarihi haksızlıkların barışçıl, eşit hak ve hukukun temeline dayalı bir biçimde ortadan kaldırılmasına hizmet etmeyen veya zoru kutsayan eylem türlerinin halkımıza zarar verdiği görülmelidir. Halkımızın sömürgeci zülme karşı gösterdiği haklı öfkesi, Genelkurmay konseptini dışlayan ve aynı zamanda da ulusal demokratik kanallara yönlendirildiği zaman gerçek anlamını bulur diye düşünüyor ve bunun da İmralı vesayetinden kurtarılamayan bir PKK ile olamıyacağını çok iyi biliyorum.

 

Stockholm

 

9 Nisan 06

 

nasname.com

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.