1. YAZARLAR

  2. Sedat Doğan

  3. Türk Sorunu mu, Kürt Sorunu mu?
Sedat Doğan

Sedat Doğan

Hekib - Heybe
Yazarın Tüm Yazıları >

Türk Sorunu mu, Kürt Sorunu mu?

A+A-

     Bize zulüm edenleri rahatsız edeceğiz.

     Bu yazı bazılarımızın hoşuna gitmeyecektir. Bazılarımızı ise rahatsız edecektir. Yaptıklarını yüzlerine vurduğumuz için. Amacımız da budur zaten. Bize zulm etmişleri rahatsız etmek.

     Kendimize özgü dünyamızı yıkıp üzerinden kendilerine bir dünya kuranların, huzursuzluğumuz miktarınca huzurlarını kaçırtmak istiyoruz… Onların horantalarında elan gasıp durumda olan her şeyimizi onlar gibi değil, en insani bir dil ve yordamla geri almak istiyoruz…

     Kadim kitaplardaki Adalet ve hukuk da bunu emreder. Affetmek Allaha has bir büyüklüktür. Biz kullar ise her zeminde gasp edilmiş haklarımızı isteriz. Bu da insan olmamızın gereğidir.

     Bizim ne tankımız, ne topumuz, ne de yeri -göğü paramparça edebilen, sesten hızlı bombardıman uçaklarımız var. İnsanı irkiltecek bir çakımız bile yok. Ama en gaddar diktatörlere bile boyun eğdirten, haklı bir sözümüz, onurunu hiçbir şeye değişmeyen bir özümüz, bir imanımız ve bunu haykıran bir kalemimiz var. Biz, boyun eğmeyi bilmez bu güçle bize zulmedenlerin hepsini rahatsız etmeye devam edeceğiz…

     Allah'ın ve yarattığı fıtratın isteği doğrultusunda doğruyu, hakkı ve hakikati haykırmak için. Kanlarımızı akıtıp canımızı alan, var-yoğumuzu talan eden. Bir insanın bir insana asla yapmayacağı şeyleri bize reva görenlerin o vahşiliklerini yüzlerine savurmak için. Onları en az kendimiz kadar rahatsız edip sarsmak için bu yazıyı yazıyoruz.

     Ana gayemiz bize yaptıklarını gözlerine aşk ederek, başkalarına da bunu yapmalarına engel olmak. Onun için sözlerimiz bazılarına acı gelecek. Bunu biliyoruz. Ve biz onları çok iyi tanıyoruz. Onlar yaptıklarının farkında değillerse de. Biz yaşadığımız her şeyin farkındayız.

     Neyi çözüyoruz?

     Konu malum. Herkesin kendine göre bir isim taktığı şu derinlere işlemiş, durmadan içimizi kanartan ve bir türlü kabuk bağlamayan, acı yaramız. En bilinen adıyla “Kürt Sorunu”. İşte bu soruna dair son günlerde yine bir çözüm masalıdır tutturmuş gidiyorlar… Ama neyi çözüyorlar?

     Türk sorununu mu, Kürt sorununu mu? PKK’nin silahsızlandırılmasını mı? Veya TSK’nin Türkler adına Kürt coğrafyasını en ağır silahlarla tarumar eden o yıkıcı ve yıpratıcı alışkanlıklarından vaz geçmeme sorununu mu? Ceberrut bir devletin Türklerin bekası için Kürtleri topyekûn imha, inkâr ve asimile etmek gibi marazi alışkanlıklarını terk edememe sorununu mu? Yoksa Kürtleri, sadece Türkler için kurgulanmış, her şeyi Türk gören, Türk devletinden ve Türklerden hiçbir şey isteyemeyecek hale gelene kadar, etkisiz ve tepkisiz kılmak için bütün direnç ve mukavemet damarlarını mı çözüyoruz? Kürtleri, Türklerin içinde eritme süreçlerini zamana yayarak, onları tarihten silme olayını gerçekleştirmek için zaman kazanabilme sorununu mu çözüyoruz?

     Yangından mal mı kaçırılıyor?

     Bütün bu soruların cevabını biz mi anlayamıyoruz. Yoksa yangından mal kaçırmak isteyenler bize hiç bir şey anlatmak mı istemiyor? Olay tam olarak nedir? Anlamakta güçlük çekiyoruz. Biz bu olayda canları yanmış Kürtler olarak, bu işin aktörlerinden, bizi bir kez daha küplere bindirecek avutucu-uyutucu politikalar değil, karşı karşıya olduğumuz gerçeğimizle yüzleştirecek cevaplar bekliyoruz.

     Zira masal ve hikâyeler karın doyurmadığı gibi yaralarımızı da saramıyor. Çünkü bu topraklar artık ayak oyunlarını absorbe edemiyor. Kendi hakikatiyle yüz yüze gelmek istiyor.

     İnsanca, hakça bir çözüm, herkesin ortak talebi olmalıdır.

     Bu topraklarda bir daha asla kan akmaması için, her kesimden gencecik bedenlerin öldürülmemesi için, bütün anaların ağlamaması için, bu havzadaki herkesin insanca yaşayabilme arzusu için.

     Sorunları, dayatmacı-ötekileştirici bir şiddet diliyle değil insan fıtratına daha uygun düşen fikir ve düşünce Hürriyeti kanalıyla ifade edilebilindiği insancıl bir dil ve zemin hiç şüphesiz, ben insanım diyen herkesin ortak talebi olmalıdır.

     Ve bunun peşi sıra şu soruların da sorulması gerekir. Bu coğrafyada yıllardır bunca kan niye döküldü? Kürtleri yüz yıldır isyana sürükleyen, onları, silahı alıp dağa iten asıl etken nedir? Bunca yıldır yüz binlerce kürdün kanına mal olan olayın özü nedir? Kürtlerin kanlarını akıtanlar kimlerdir?Kürt çocukları neden insan öldürmeye itildiler?...

     Bu kanın bir daha akmaması için başta devlet olmak üzere taraflar ne gibi önlemler alıyor? Devlet Kürtlere ne verecek? İnsanlığına gölge düşmemiş birileri bu işin özünü doğru bir şekilde bize anlatabilirse belki çözüme bir katkı da o sağlamış olur.

      Evet, bu meselenin özü nedir? Veya biz sorumuzu şu şekil sorarak işin künhüne inelim. Belki de sormamız gereken soru şudur. Bu topraklardaki Türk sorunu nasıl çözülecek? Böyle bir soru sorulmuş mudur bilemiyorum. Fakat bu sorunun bu şekil hiç sorulmadığını çok iyi biliyorum. Çünkü kurgusu bile kulağa yabancı geliyor. Bu sorunun hiç sorulmamış olması bir saflık soncu oluşan bir zihin veya bilinç kayması mıdır? Yoksa çok maharetli bir plan ile insanların gasp edilmiş bazı ilahi-tabii haklarının önünü ilelebet kesebilmenin hesabı mıdır? Bunu çözebilmiş değilim. Aşina olduğumuz ve bize çok tanıdık gelen ise “Kürt sorunu nasıl çözülecek “ sorusudur.

     En vasat bir Kürt bile devlet nezdinde üvey evlattır.

     Ben bir Kürdüm. Tek bir kelime Türkçe bilmediğim günleri çok net hatırlayan bir Kürdüm. Kadim geleneğine ve yerel değerlerine bağlı ümmi köy dindarı, vasat bir Kürt köylüsü Müslüman bir aileden geliyorum. İlahiyat kökenliyim. Şafii bir müslümanım. Liseden bu yana hep batı illerinde yaşadım. Gerek öğrencilik, gerek zorunlu göçten dolayı ve gerekse rızık temini için olsun, ömrümün yarısından fazlası Türklerle iç içe geçti. Hâlihazırda Türk arkadaşlarım Kürt arkadaşlarımdan daha fazla. Halen devam eden uzun erimli dostluk ve arkadaşlıklarım var. Hatta kimi Kürt arkadaşlarım bana latife yollu, asimile olmuş, yani Türkleşmiş Kürt diye takılırlar. Bunda doğruluk payı da var. Günlük yaşamımda çocuklarım ve ebeveynlerim ve onların akranları arasında mütercim-köprü görevi görüyorum.

     Ve devletin ötekileştirici zulmü en vasat Kürdün bile peşini bırakmaz.

     Elliye merdiven dayadık artık. Bu güne değin bütün vasat Kürtlüğümüze rağmen, sırf Kürt oluşumuzdan dolayı yaşamadığımız zulüm ve haksızlık kalmadı. Ama buna rağmen sıradan bir Türk’e veya başka kavimlere mensup bir insana karşı, onu yok edecek, linç edecek veya öldürecek bir kin ve ötekileştirici bir nefret hiç gelişmedi yüreğimizde. Ama aşağıda anlatılacağı üzere biz bunların hepsini yaşadık. Ve nasıl bir dünyada yaşadığımızı kavramaya başladığımız ilk günden bu yana, bizim de devletimiz olduğunu iddia eden, ama pratikte sadece Türk kimliği ve Türkler için kurgulanmış kutsal (!) devletimiz dergâhında kendimizi hep üvey evlat olarak hissettik.

     Bu hissimiz, kuru bir kendini öteki veya yabancı görme gibi basit bir duygudan kaynaklanmadı. Tam tersine sözde bizim olan devlet, bize yönelik gayri insani bütün uygulama ve politikaları devreye sokarak bu üveyliği ruhumuzun derinliklerine kadar işlettirdi…

     Devletin sıcak yüzünü hiç tanımıyoruz.

     Evde, okulda, sokakta, dağda, bayırda, şehirde. Kasabada. Askerde, hastanede, postane, vergi dairesinde, karakolda, yol-yolakta. Kısaca yaşamın olduğu her noktada bizim olduğu varsayılan bu devletin sıcak yüzünü hiç görmedik. Varsa da, o bize hiç denk gelmedi. Hep kaya gibi sert ve buz gibi soğuk duvarlarına çarpıldık. Daha doğrusu bu devletin sıcak bir yüzünün olduğunu ve bunun ne menem bir şey olduğunu bu gün bile hala anlamış değiliz.
  

     Devlet denince aklımıza hep jandarma, polis baskınları, jop ve hayt huytlarla, seri ateşlerle susturulup, öldürülmemek için kaçışmalar geliyor. Kulak zarlarımızı patlatan, yeri göğü darmadağın eden savaş uçakları, tank ve top sesleri geliyor. Peki, bunca vasatlığımıza rağmen biz neler yaşadık ki bu kutsal devlet(!)’ten bu kadar intizarlı bir dil ile söz ediyoruz…

     Devletin imajına gölge düşürmek gibi bir derdimiz yok.

     Şunu bütün açık yürekliliğimizle ortaya koyalım. Elin kutsal devletlerinin imajına gölge düşürmek için kurgulanmış özel bir devlet düşmanlığımız falan yok. Kuru masallar veya kurgulanmış hikâyelerle kimseye duygu sömürüsü yapmak gibi bir meram içinde de değiliz… Açıkçası buna ihtiyaç da hissetmiyoruz.

     Konumuzla bağlantılı olduğu için sıradan bir Kürdün Türkiye devletinin sınırları içinde, 70’li yıllardan beri sürüp gelen yaşam serüveninin devlet boyutu ile ilintili kısmının özetini buraya alacağız. İstiyoruz ki, çözülmesi gereken meselenin ne olduğu konusu açıklığa kavuşsun. Babam ve amcalarımın, özellikle askerde yaşadıkları veya günlük yaşamlarında bir askerle karşılaştıklarında yaşamış oldukları anlatılması zor maceralarını bir yana bırakıyorum.

     Devletten ilk tokadımı ilkokulda ve Türkçe bilmediğim için yedim.

     Ben devletten ilk tokadımı galiba ilkokul ikinci sınıfta iken yedim. Öğretmenim Kürtçe, bense Türkçe bilmiyorum. Onun anadili Türkçe, benimkisi ise Kürtçe. Kalem açacağını Türkçe istemeyi beceremediğim için ilk tokadımı yedim. Tıpkı Kürtçe ıslık çaldı diye hapis yatan bir Kürt genci gibi.

     Devletin kırılası elleri babamın dişini kırdı.

     Sonra ortaokul öğrencisi iken, devletin o kırılası ceberut komutan elleri, köy meydanında, gözlerimin önünde, fakir ve işsiz olduğu halde derdini kibar bir Türkçe ile anlatmayı beceremeyen merhum, ümmi babamın bir dişini kırarak çıktı karşıma. O meydanda yanaşık düzen sıra dayaklı seremonide amcalarımın, dayılarımın ve onlara yaşıt veya sırtları artık kamburlaşmış rusıpi (ak sakallı) köylülerimizin yedikleri dayak ve uğradıkları hakaretleri saymıyorum.

     Onun için “Köye jandarma geldi!...Kaçın!…” haberi yayıldığında biz çocukların ve bizimle birlikte kuytu bir köşede saklanmaya çalışan kadınların,genç kızların askerlere dair yaşadıkları o korku tanımlanamaz ancak yaşanır. Jandarma baskınlarında köyün en kahraman, direngen ve mert canlıları köyün köpekleri idi, dersek insanoğluna hakaret etmiş olarak algılanmayız sanırım... Çünkü köpekler onların evlere yanaşmalarına ve insan, adam yakalamalarına, insanı felç edercesine dövmelerine fırsat vermiyorlardı. Ve bu insanların suçlu veya suçsuz oluşları pek bir şeyi değiştirmiyordu. Türkçe bilmemeleri o dayağı yemeleri için yeterli bir sebepti zaten. Böylece bir zulme engel ve bir hayra vesile oluyorlardı o vefakâr hayvanlar.

     Babam Türkçe, devlet Kürtçe bilmiyor; dayağı ise ben yiyorum...

     Sonra ikinci ağır Osmanlı tokadımı yine Ortaokulda yedim. Sınıf ve sıra arkadaşımın babası olan bir Karakol komutanından. Suçum, Türkçe bilmeyen babam ile Kürtçe bilmeyen o komutan efendi arasında tercümanlık yapmaya çalışmam. Bu tokatın intikamını o çocuksu psikoloji ile beni, onun oğlunu, yani en sevdiğim arkadaşımı dövmek zorunda bıraktı.

     Sonraları askerlik yapmak için yaptığım müracaat, memuriyet hayatımın sona ermesine ve otuzlu yaşlarımda işsizlik ve yoksullukla boğuşmama yol açtı…

     Bu yetmedi. Askerlik yaparken, mektep yüzü görmüş bir insan olarak yanımızdaki, hemşerimiz, ümmi bir Kürt askerin sıradan işlerinde yardımcı olduğumuz için komutan (!) sıfatını taşıyan cengâver Türk askerleri tarafından Apoculukla suçlandık. Dini vecibelerimizi yerine getirirken de bu sefer de gerici ve Hizbullahçı damgası yedik.

     Biz vatanı korurken, evlad u iyalımız devletin silahlı çetelerinin saldırılarına uğruyordu.

     Biz Aslan Mehmetçik olarak batı illerinde vatanı korurken doğduğumuz yerde evlad u iyal, namusumuz, ebeveyn, kardeş ve akrabalarımız devletin imkân ve silahıyla mafyacılık oynayan çapulcu çetelerin faili belli saldırılarına uğruyordu (1991–92). Bir iznimde bu saldırılardan birisine maruz kalırken, karakola şikâyete gittiğimde, Karakol komutanı, “asker efendi siz de silah sıktınız…”, azarıyla beni kibarca (!) evime ve ardından birliğime dönüp bu işlere kafa yormamaya ikna etmeye çalışıyordu…

     Devlet köyümüzü boşalttı. Zulüm ve Linç peşimizi hiç bırakmadı.

     Askerlik bitiminin hemen sonrası köyümüz asker, yani devlet tarafından boşaltıldı. Onbeş kişilik ailemin derdini düzgün bir Türkçe ile anlatan tek ferdi olarak namus ve canımızı kurtarmak adına Adana-Osmaniye’ye sığındık (1993). Ötekileştirici, şabloncu devlet kafası ve o kafa ile vatan kurtarmaya çalışan halis Türk kanı taşıdıklarını iddia eden vatandaşlar, son derece vasat Kürtlüğümüzün peşini orada da bırakmadılar,... Sırf aracımızın plakası 21 olduğu için yolumuz kesilip linçe uğradık. Bizi Allah kurtardı. Oysa Diyarbakırlı bile değiliz… Bütün mağduriyetime rağmen karakol komutanlarının o haşin kaba dayak nöbetlerinden ancak kibar Türkçem ile kendimizi kurtarabildim.

     Batı illerindeki kimlik kontrollerinde sadece biz Doğulular (Kürtler) ve Esmerler (Çingeneler) sorgulanır.

     Herhangi bir kimlik kontrolünde biz T.C. kimliği olan Doğulular (Kürtler) ve kimliği olmayan Camusçular (Çukurova’da esmer Çingene vatandaşların lakabıdır) her daim ince bir sorgu ve incelemeden geçiriliriz. Onlar, hırsızlık, gasp, yaralama, kız kaçırma gibi yüz kızartıcı suçlardan sorgulanır. Biz ise bölücülük, teröre yardım ve yataklıktan ciddi şüpheli sıfatı ile sorgulanırız taki suçsuzluğumuz ispatlanana kadar. Tek suçumuz doğum yerimiz. Bu bizim için başımızın belasına dönüşmüş.

     11 yıl göçmen hayatı yaşadık.

     11 yıl resmen göçmen hayatı yaşadık. Onca okumuşluktan sonra Anadolu’nun muhtelif şehirlerinin dağlarında, ormanlarında naylon çadırlarda bir yaşam sürdük,.. Odun Kömürü işçiliği yapmak zorunda kaldık. Oysa köyümüz boşaltılmadan önce bu günkü rakamlarla yedi yüz milyarı geçkin bir sermaye sahibi idik. O varlığımızın hepsi buharlaşıp gitti yabancısı olduğumuz bir dünyanın kulvarlarında. Bu gün başımızı sokabildiğimiz iki gözlü metruk bir evimiz var hamd olsun.

     11 yıl aradan sonra babamlar köylerine döndüler. Ben de Diyarbakır’ın bir varoş semtine yerleştim. Kardeşim 2006’da kendi köyünde yine korucuların saldırısına uğradı. Bu saldırıyı bir basın açıklaması ile protesto ettiğim için kardeşimle birlikte örgüt propagandacısı sıfatıyla gözaltına alındık. Sicilim temiz çıktığı için serbest bırakıldık. Kardeşim tekrar Anadolu’ya, Egeye göçtü.

     Babamın “Köye dönüş tazminatı” davası, vefatından 8 yıl sonra sonuçlanabildi.

     Babamın 2002 yılında başvurduğu “Köye dönüş tazminatı” davası, vefatından 8 yıl sonra sonuçlanabildi. 150 metrekare betonarme, 200 metrekare ağılın, 100 dönüm susuz arazi ve 6 dönüm bağın, badem, ceviz ve incir gibi yetişmiş meyve ağaçlarının 12 yıllık mahsul ve gelirlerinin karşılığı olarak.

     Devletin vereceği tazminat avukat masrafı dâhil 14.000 TL’dir. Bununla bir banyo ve WC yapılabilir mi bilmiyorum.

     Sözüm ona Kürt sorununu çözmeye aday, Kürtlere nerede ise cenneti vaat etmeye kalkışmış merhametli devletimizin, bu sorundan kaynaklı belgelere dayalı gerçek maddi kayıplarımızın karşılığı olarak bize takdir ettiği rakam avukat masrafı dâhil 14.000 TL’dir. Onu da daha üç ay sonra alabilecek mişiz. Bu gün bu parayla bir banyo ve bir wc inşa edilebiliniyor mu? Doğrusu bilemiyorum. Yaşadığımız bunca badirenin karşılığı bu imiş. Devletin merhameti bizi bu kadar görebiliyormuş.
Biz politik bir vizyon ve uğraşısı olmayan vasat bir Kürt ailesi veya insanı olarak özetle bunları yaşadık. Politik bir söylemi olan, devlete kafa tutabilme cesaretini gösterebilmiş Kürt insanlarımızın neler yaşamış olabileceklerini varın siz düşünün.

     Bu trajedi ne kadar anlatılabilinir ki?

     Elli bin insanın bir şekilde kaybedildiği, gün ortası faili meçhullerin, ünlü Kürt işadamları ve politikacılarının ölüm listelerinin elden ele dolaştığı, her gün önemli bir Kürt şahsiyetinin cesedinin herhangi bir üç yolun, bir sapağın kenarına atıldığını dile getirmek artık bir devlet sırrı falan değildir. İşledikleri insanlık dışı infaz ve cinayetleri tek tek anlatan itirafçıları nerde ise kahraman ilan edebilecek bir duygudaşlık besledi insanımız.

     Boşaltılan, yakılan, yıkılan 3–4 bin köy. Yerini yurdunu terk eden, kendi toprağında orta halli bir beyefendi iken bütün varlığını yitirip büyük şehirlerde dilencilik yapmayı da gururuna yediremediği için acımasız bir kansere ve ani bir kalp sektesine kurban giden sayısız Kürt babasının ve gencinin dramını yazamadık. Bu travmadan dolayı Kürt kadınları ve kızlarının yaşadıklarını da yazamadık. Evlatlarının bazılarını kara toprağa, bazılarını onyıllarca dağlara, bazılarını ise ömür boyu mahpus damlarına kaptıran ana ve babaların o ağır, mahrem maceraları yanında, yaşadıklarımızı dile getirmekten hayâ ediyoruz.

     Dersim'i, Ağrı'yı, Zilan Deresi'ni, Şeyh Said Kıyâmı'nda yaşananları anlatamadık.

     Roboski Katliâmı'nın üzerinden bir buçuk yıl geçti. Failler bütün açıklığı ile ortada. Roboski şehîdleri şu anda Allâh'ın katında. Aileleri hakları olan adaleti devletten değil artık Allâh'tan bekliyorlar. Çünkü devletin hakka uygun bir adalet dağıtmayacaklarını çok iyi biliyorlar.

     Onun için yüz yıllık mazisi olan bu devasa bilânçoyu ortaya koymaya bu yazı yetmeyecektir.

     Herşey bir yana ben insanım şeklinde bir iddiası olanların, bunları duyduklarında, hiçbir şey yapmasalar bile, biraz ürperip bu işin asıl sebep ve sonuçlarını kendi kendilerine sormaları gerekir, diye düşünüyor insan.

     İnsanları kin ve nefrete teşfik etmek gibi bir hastalığımız yok.

     Kafası kısa devre yapan birileri, bu anlattıklarımızdan bizi insanları kin ve nefrete, barbarlığa teşvik ve tahrik ettiğimiz zehabına kapılmaz inşallah.

     Şimdi yüzyıldır Kürtler bütün bu zulüm, katliam, sürgün ve talanı yaşarken. Çok uçuk ve münferit bir cahilin sarhoş ağzından çıkan sinkaflı serzenişleri hariç. Ve son yıllarda yaşanan hesapsız, kitapsız Vandal terör’ün arızi bazı sonuçlarını saymıyorum...
Acıları ve rakamları yarıştırmak ahlaki değil. Ama Kürtlerin yaşadıklarının yanında Türklerin yaşadıkları acı, bu acının suyunun suyunun suyu bile sayılmaz.

     Kürt coğrafyasında Kürt faşizmi yok.

     Ama yine de Kürtlerin organizeli bir şekilde yakıp yıktığı tek bir Türk evini, Türk köyünü, bağ-bahçesini göremezsiniz. Zorunlu bir göçe maruz bıraktığı tek bir Türk göremezsiniz. Kürt renklerine, bayrağına, sembol veya şekillerine saygı göstermedi diye öldüresiye dövdüğü, öldürdüğü tek bir Türk yok. Yolunu keserek, arabasından indirerek linç ettikleri, barbar bir vahşilikle öldürdükleri tek bir Türk insanı yok.

     "Buraya …. dölleri… Türkler giremez. Burada Türklere mal satılmaz, Türklere iş verilmez. Burada pis Türklere ekmek yok. Türklerle alış veriş yapan, onlara kız alıp verenlerin kanı bozuktur. Haindir. Satılıktır. Burada Türkçe konuşmak, yazmak, müzik çalmak yasaktır. Türkler hangi mağaradan gelmişlerse oraya dönsünler. Kürde saygılı ol… Ben Türküm diyenin yüzüne tükürürüm…" şeklinde tek bir örnek gösteremezsiniz.

     Çünkü çok iyi biliyoruz ki böylesi bir örnek yok. Zira bunun adı en hafifi ile faşizmdir. Kürtler ise faşizmden çok uzak bir millettir. Ama gerçekçi olmak gerekir. Sürekli faşizmin gayri insani ve gayri ahlaki dayatmalarına maruz kalan en temiz milletlerin bile aynı tepkileri vermeyecekleri garantisini hiçbir otorite veremez.

     Bu topraklarda esas çözüm isteyen ciddi bir Türk sorunu var.

     Allah bazen dilerse, kulu istemese de hakikati ağzından döktürüveriyor işte.

     Önceleri “Kürt sorunu vardır ve bu benim sorunumdur… Bunu ben çözeceğim “ mealinde konuşan Başbakan Erdoğan, sonraları“böyle bir sorun yoktur, Siz bir sorunu yok sayarsanız o yoktur”, dedi.

     Bu ağır bilânço hala ortada iken ve Kürtler kendi kendilerine bu barbarlığı yapacak kadar kafa ve dengeyi sıyırmadıklarına göre o zaman bu işin faillerini bulmamız gerekir. Bu fail Alman, ABD, İngiliz, Rus ve Hintliler veya Afrika yerlileri falan değildir… O zaman bu fail ya Uzaylılar ya da Türklerdir. Uzaylılara kimse inanmayacağına göre, geriye Türkler kalıyor. Yani Türkler adına kirli işleri organize eden derin devlet ve meşruiyet dışı beslemeleri. Bu da demektir ki ortada acilen çözülmesi gereken büyük ve çok ciddi bir Türk sorunu var. Bu çözülmeden diğer sorunların çözümünde hiç bir mesafe kat edilemez.

     “Gelinden önce gelmeyen çeyiz, sonrasında gelmez”

     Dedik ya son günlerde bu soruna dair yine bir çözüm masalıdır tutturmuşuz gidiyoruz… Bir de Akil adamlarımız var. Bunların içinde gerçekten de saygı duyulur insanlar var. Konumuz onlar değil. Diliyor ve umuyoruz ki bu sefer bu topraklarda yaşayan herkes için iyi bir şeyler ortaya çıkar. Ama Türkler, “perşembenin gelişi çarşambadan belli”demiş. Bizim Kürtler ise“Gelinden önce gelmeyen çeyiz, sonrasında gelmez”,demişler…

     İpini koparan Diyarbakır’da.

     Toplumun halini algılamaktan aciz olanlar çözüm adına ne yapabilirler ki?


     Bu nedenle son günlerde tabirimi mazur görün, ipini koparan Akil adam veya kanaat önderi, çözüm uzmanı sıfatlarıyla Diyarbakır’a geliyor. Bu gelenlerin amacı gerçekten de bir sorun çözmek mi yoksa samimi arayışları sulandırıp içini mi boşaltmaktır? Doğrusu kafalarımız karışıyor.

     Çünkü bazen o kadar ipe sapa gelmez şeyler dillendiriyorlar ki, insan, asıl derdini, yarasını unutuyor, bu gelenlerin haline üzülüyor... Nasıl bir dünyada yaşadıklarını bilmeyenler, insanların nasıl bir cehennemde ayakta durmaya çalıştıklarını algılamaktan aciz olanlar, yaşadıklarımız yetmezmiş gibi bize nasıl yaşamamız gerektiğine dair akıl ve dersler vermeye kalkışıyorlar. Bu da insanın en mutedil damarını bile patlattırıyor. İnsanı zıvanadan çıkartıyor.

     Bazılarının tavır ve üslupları ise hakikaten ellerindeki İncillerle Afrika yerlileri arasına dalan Hıristiyan misyonerlerle birebir örtüşüyor…

     Adamlar kendilerini Kürtleri Müslüman ettirmeye gelmiş tebliğciler gibi görüyorlar galiba. Oysa çok feci bir şekilde yanılıyorlar.

     Bu kafadakiler için ne demişti Afrikalı lider, Kenya Kurucu Devlet Başkanı Jomo Kenyatta:

     ”Beyazlar topraklarımıza geldiklerinde onların elinde İncil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda ise bizim elimizde İncil, onların elinde ise topraklarımız vardı."

     Bu sözü kendi acı trajedimize uyarlarsak:

     Türklerle karşılaşmadan önce kendimize ait topraklarımız, değerlerimiz ve haklarımız vardı. Kendi toprağımızda mir, beg, mêrxas (yiğit) u nandar (misafirperver, fukara babası) idik. Onlar, at sırtında çıkageldiler. Gözlerinizi kapatın, ellerinizi uzatın, sizinle kardeş olacağız dediler. Gözlerimizi açtığımızda her şeyimiz viran, ellerimiz böğrümüze kilitlenmiş. Onların ellerinde ise topraklarımız ve bütün maddi-manevi hükümranlık haklarımız var. Onlar topraklarımızda şah,  padişah, sultan oldular. Biz ise kapılarında bende, aslı bizim olan tarlalarda, ormanlarda mevsimlik ırgatlar ve imajı kırık marabalar olduk.

     Kürt toplumunun kemikleşmiş devlet kafasından bir beklentisi yok.

     Toplum kemikleşmiş devlet ezberi ve ağzıyla gelenleri kale bile almıyor zaten. Çünkü bu toprağın insanı MHP, Ergenekon çeteleri ve onun avukatı kemalist CHP kafası ve türevlerinin bu toprakların yaralarına merhem olamayacaklarını yaşayarak öğrenmiş. Değerlerimize yabancı olmalarına rağmen şablonsuz dile gelen sol söylemler, hakikat ve vicdan ile daha barışık bir profil çiziyor. Zulüm ve ezilmişliğin ne kadar tahripkâr olduğunu ve bunun sonuçlarını doğru olarak algılayabiliyorlar. Bu nedenle toplum onların söylediklerini bir yere not edebiliyor.

     İslam’ın hak, adalet ve merhamet gibi kavramlarını içselleştirmeyenler, Müslüman Kürtlere din tebliğine kalkışıyorlar.

     Esas hayal kırıklığı ve sinir bozucu durum ise özellikle, dindarlık, muhafazakârlık ve İslamcılık adına bir şeyler söylemeye gelerek, “hakikat ile hiç örtüşmeyen bir kardeşlik masalı kuranlar”da yaşanıyor…

     Bu zembereği bozuk sesler ne hikmetse daha çok dindarlık ve muhafazakârlığı, bazen de hiç kimsenin Müslümanlığını beğenmeyen AKP’nin balkonlarından, arka bahçelerinden veya mutfak artıklarını döktüğü yerlerden çıkıyor. Bu da pir u pak olan, gerçek bir adalet ve merhamet dini olan İslam adına üzücü bir durum. Zira İnsanlar bu yüzden dinden soğuyorlar. Dileriz ki bu işin sorumluları Allah'a verecekleri hesabın terazisini iyi tutuyorlardır.

     Bazı Türk dindarı dostlarımız Kürt meselesinde daha Müslüman olmamışlar.

     Süreç dolayısıyla bu dostlarımızla çeşitli mahfillerde zaman zaman karşılaşıyoruz. Allah bu arkadaşlarımızı ıslah edip onlara zembereği düzgün ve adıl çalışan bir akıl ve izan versin. Durumlar iyi değil.

     Bu adamlar ya bu toprakların, bu çağın ve bu dünyanın insanları değiller. İçinde bulundukları evreni doğru okuyamıyorlar. Ya da Kürt meselesinde daha Müslüman olmamışlar. Allaha her hangi bir ahit ve kasemde bulunmamışlar.

     Çünkü Allahın kelamı, bir müslümanın kendisi için istediğini, kardeşi için de istememesini, kardeşinin derdi ile dertlenmemsini ciddi bir iman eksikliği olarak kabul ediyor. Eğer bu din kardeşlerimiz, ağızlarından çıkan cümlelerde samimi iseler, o zaman İmanlarının Kürt meselesi ve Kürtlerin temel insani haklarının teslimi kısmında ciddi bir hasar var. Ve o imanlarının ciddi bir tamirata ihtiyacı var demektir.

     Kiminin sıfatı âllameyi cihandır. Fakihtir. Meşhurdur. Yeni nesiller kendilerine saygıda kusur etmezler. Ama ne yazık ki Kur'ân'ın farklı millet, taife ve kabilelere tanıdığı meşru hakları fıkh etmeden, Kudüsü feth ederek İslam âleminin yüzünü yerden kaldıran cengâver bir milletin torunlarını (Kürtleri) “ümmetin yetimleri” konumuna düşürmekten bile utanmıyor. Onları kendi topraklarında, Kendi evlerinin kundakçısı ilan edebiliyor. Hak ve adalet isteyen Kürde tazir ve Seddi zerai cezası fetvası çıkarabiliyor.

     Kürtlerin yaşadıklarını algılamaktan aciz olanlar zulme isyan eden Müslüman Kürtleri milliyetçiliğe kaymakla itham ediyorlar.

     Kimisi Kürtlerin içine düşürülmüş olduğu insanlık dışı durumun zerresini bile algılayıp hissetmeden, kemiklerine kadar işleyen zulme isyan eden Müslüman Kürtleri, utanmadan, sıkılmadan, dinden uzaklaşıp milliyetçiliğe kaymakla itham edebiliyor.
Kimisi kalkıp Kürtçe yeteri kadar medeni değil. Bir eğitim dili olarak kullanamaz. Öbürü anadil eğitimi istemek kesin bölücülüktür. Devletin kırmızıçizgileri var.

     Kendileri Türkçeyi konuşurlarken kürtçe konuşan mütedeyyin bir kürdü bile dil faşizmi yapmakla itham edecek kadar dengeyi kaybeden çözümcüler var.

     Kimisi Kendi anadili olan Türkçeyi konuştuğu halde, anadilleri ile konuşan, anadil eğitimi gibi talepleri dillendiren en mütedeyyin bir Kürdü bile dil faşizmi yapmakla itham edecek kadar dengesini kaybediyor. Türkçe dışında bir dil ile eğitim, kültür talebini, yani Kürtçeye, Kürt kimliğinin tanınmasına dair talepleri Türk misakı millisi açısından bir küfür, bir gâvur oyunu, din düşmanı bölücülerin bir oyunu olarak algılıyor.

     "Tek dil, tek millet, tek bayrak, tek devlet" diye diretenler çözüm’e dair umutları kendi elleriyle çöpe atıyorlar.

     Belki farkında değiller ama toplum nezdinde Tek dil, tek millet, tek bayrak, tek devlet deyip en üst perdeden çözüm’e dair umutları kendi elleriyle çöpe atıyorlar aslında.

     Kimisi gözlerimizin içine bakarak çok homojen olduğumzu, daha çabuk değişmemiz için bize bir nüfus mübadelesinin şart olduğunu bile dile getirebiliyor.

     Bahçeli ve Demirtaş'ı aynı kefede görenler ne yaptıklarının farkında bile değiller.

     Bazıları ise çok dindar olduklarını vurgulamak için Türk kafatasçı faşizminin bayraktarı Devlet Bahçeli ile bütün Kürtler tarafından Kürt mazlumiyeti ve mahrumiyetinin sembolü olarak algılanmış, bazı Kürtler kimi ideolojik görüşlerine katılmasalar da, BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş'ı aynı kefede görmesi, pratikte bütün Kürtleri sinir etmekten başka bir işe yaramıyor.

     Bu dostlarımızdan bazılarının Kürtlere, sorunlarına ve taleplerine bakış açıları kemikleşmiş devlet kafasının bir adım ötesine geçmiyor. Bazen devlet onlardan daha ileri düşünüyor.

     Kürtlerin Din, Allah ve Peygamber'le bir sorunları yok. Din adına zulmedip hak gasp edenlere karşı isyanları var.

     Bazıları ise Kürtleri İslam dışı bir arayış içinde imiş gibi resmen dini tebliğ etmeye kalkışıyorlar. Oysa bilmiyorlar ki Kürt toplumunun Allahın dini olan İslam ve onun peygamberi olan Hz.Muhammed ile hiçbir problemleri yok. Temel problem Türk tek tipçi kafasıyla şekillenmiş bir dini algıdaki hak, adalet ve merhamet eksikliğidir. Allahın o geniş adaleti ve merhameti gölgelemeye çalışmalarıdır. Kürtlerin temel isyanı bunadır.

     Bazı çözümcüler Müslüman Kürt halkının gerçek ve asli talepleri dışında herşeyi konuşuyorlar.

     Adamlar şehre geliyorlar. Müslüman Kürt Halkının gerçek ve asli talebeleri dışında her şeyi konuşuyorlar. Rapor… Asayiş berkemaldır, Üstadım. İsyancı unsurlar çözülmüştür. Zafer bizimdir.

     Köyleri, kasabaları geçtik. Diyarbakır’ı bile göremeden geri gidiyorlar... Çünkü resmi format böyle emrediyor. Kralı çıplak olarak görmek hem ayıp hem yasaktır. Galiba bir de günahtır.(Ve üst makamlara daima durumumuz gayet iyidir. Asayiş berkemaldır. Asl olan vatanın bölünmez bütünlüğüdür. İsyancı güruh ezilmiştir. Gerisi tevatür ve basit hikayattır üstadım. Siz müsterih olun gelecek seçimleri kesin kazanırız,mealinde raporlar gider. Raporla birlikte bu küçük not da arz edilir. Adaylığımı unutmamanızı istirham ediyorum. Hanfendiye saygılarımla efendim...)

     Çoğu çözümcü ne Kürdistan coğrafyasını ne de gerçek Diyarbakır'ı ve sorunlarını hiç bilmeden, görmeden tanımadan gerisin geri uçuyor.

     İş laf cambazlığına gelince mangalda kül bırakmıyorlar AKP’li din kardeşlerimiz ve onların yereldeki ruh ikizleri taşeronları. İnsanın dünya görüşü ne olursa olsun, biraz vicdanı olur. Hadi halk kandırıldı diyelim. Allah'ı nasıl kandıracaksınız beyler. Ülke genelinde yapılan iyi şeyleri inkâr edecek kadar kör ve nankör bir kültürden gelmiyoruz. Ona saygılıyız. Eyvallah. Çözdük diyorlar Kürt coğrafyasının sorunlarını. Buyrun size çok kısa bir Diyarbakır fotoğrafı. Siz neyi çözdünüz? Ayşe Nene'nin abdest suyunu mu? Yoksa Deli Hüsso'nun şalvarının düğümlenmiş doxîn sorununu mu? Vicdanınız varsa bağımsız kurumlarca bir istatitistik çıkarın. Bu şehrin sosyo ekonomik bir fotoğrafını çektirin. O zaman neyi çözün neyi çözmediğinizi çok daha iyi anlarsınız. Tabi sizin böyle bir derdiniz varsa?...

     Bu kirli savaşta kaybolan Kırk bin Kürt insanın çoğunun yaraları taze, gönlü kırık yakınlarının yaşadığı bir şehrin. Polisinin kapkaççı ve hırsızın peşinden gitme zahmetinde bile bulunmadığı ama en ufak siyasi bir ihbarda onlarca toma, akrep ve zırhlı aracın trafiği felç edip, şehri biber gazlarına boğduğu, camilerin, evlerin içine kadar orantısız bir gazın sıkıldığı.

     500 bin yeşil kartlı, 2000 SGK’lı ve 3000 istihdamı olan 2 milyonluk nüfusu olan bir şehir

     Nüfusunun çoğunun açlık ve yoksulluk sınırında olan bir şehrin. 500 bin yeşil kartlının yaşadığı, Koskoca organize sanayinde bile 2000 SGK’lı ve toplamda 3000 istihdamın olmadığı, işsiz ve yoksulların bulvarlardan taştığı, Göç mağduru yoksul kadınların günün yiyeceğini pazar artıklarından devşirdiği. Balici, hapçı, esrarkeş ve tinercilerin metruk köşelerini mesken tuttuğu ve devletin, emniyetin buna intizamlı bir şekilde göz yumduğu.

     Aziziye, Bağlar, Alipaşa, Benusen, Fiskaya, Melikahmet, Şehitlik, Mardinkapı, Surdışı ve Suriçi gibi mahallelerin o dar sokaklarındaki yıkıldı yıkılacak gibi duran metruk evlerinde, insanın yüreğini ciğeriyle birlikte paramparça eden bir sefaleti ve yokluğu haykıran yaşamların yaşandığı bu şehrin bu yüzünü hiç görmeden, en gözde yerlerin lüks lokantalarında, mükellef sofralarda karınlarını tıknefes ediyorlar. Kendi ruh ikizleri yerli kimi simsarlarla bazı ahbap–çavuş muhabbetleri ve rant bağlantılarından sonra gerisin geri uçuyorlar. Bunun adı da din ve kardeşlik adına çözüm turları olmuş oluyor. Rabbim bizi böylesi bir çözümün şerrinden korusun.

     Kürdistan coğrafyasının çözüm fotoğrafı

     Özetlersek; Kürt coğrafyasının çözüm fotoğrafı bu minvaldedir. Kürtler çözümü kesin kes istiyorlar. Ama kendilerine nelerin verileceğini bilmiyorlar. Geçmişteki kötü günleri bir daha asla yaşamak istemiyorlar. Ama kendilerini kendileri yapan, yani insanı insan yapan bütün haklarının da sağlama bağlanmasını istiyorlar. Haklarının önündeki en büyük engel olarak fosilleşmiş devlet aklı ve bu paralelde yürüyenleri görüyorlar. Bunun adını da Kürt değil Türk sorunu olarak okuyorlar. Devlete ve hükümete tam olarak güvenemiyorlar. Türk dindar çevrelerin, trajedi ve hakları konusunda dürüst ve adıl davranmalarını istiyorlar. Kürtler hiç kimsenin ama hiç kimsenin öldürülmesini istemiyorlar. Kendilerini süründürüp öldürten değil, diriltip yeşerten ve yücelten bir kardeşlik istiyor. Bir insanın, bir Türkün sahip olduğu her hakkın kendisin de olmasın istiyorlar. Bunun pazarlığını dahi büyük bir ayıp ve ahlaksızlık olarak görüyorlar.

     Aslına Kürtler kimseden hakları olmayan hiçbir şey istemiyor. Sadece kendilerinde olması gereken hakk ve emanetlerin geri istiyorlar o kadar. Bunlar da verene bir şey kaybettirmiyor. Çünkü ilk başta kendilerinin değildi.

     Süreç Kürtlerin değil Türklerin çözüm istemediklerini tescilledi.

     Çözüm sürecine ayak diretenler, sözümona dindar ama dinin özünü içselleştirmeyen, kafatasçı milliyetçiliklerini ustalıkla gizleyen Türklerden başkası değildir.

     Bu son süreçteki tepkiler de gösteriyor ki bu topraklarda asıl bölücülüğü Kürtler değil Türkler yapıyor. Çözümü Kürtler değil Türkler istemiyor.

     Bütün Kürtler. Anadolu’nun Kürdistan ile adam gibi bir kardeşlik kurup hep birlikte büyümesini istiyor. Ama çoğu Türkler ise Kürt ve Kürdistan, Kürtçe kelimelerini bile duyunca kırmızı görmüş boğa misali sağa sola saldırıp yeri göğü Kürtler üzerine yıkıp topyekûn imha etmek istiyor.

     Şimdiye kadar PKK bırakmıyor. Şiddet ve terör bırakmıyor, bu yüzden Kürtlerin haklarını veremiyoruz deniliyordu. Şimdi PKK de silahı bıraktı artık. Barış istiyorum, kardeşlik istiyorum. Varsın biz kaybedelim insanlık kazansın diyorlar en yetkili adamları.

     Peki, nedir önümüzdeki engel? Asker, Ergenekon ve darbeler de etkisizleştiğine göre geriye tek bir şey kalıyor. Katı milliyetçiliklerini gizlemiş ama özde ülkücülerden daha ülkücü, sözüm ona dindar ama dinin emrettiği hak, adalet ve hürriyet gibi kavramların yanından bile geçmeyen Türkler kalıyor dersek fincancı katırlarını ürkütmüş olmayız inşallah.

     Hukuku doğru oluşturulmuş gerçek bir kardeşliği yakalamak istiyoruz.

     Dilerim ki yanılıyoruz. Dilerim ki bu topraklarda hep birlikte hakkı hukuku doğru tanımlanmış bir insanlığı ayakları yere sağlam basan hep sözünü ettiğimz Türk-Kürt kardeşliğini yakalarız.

     Dünya âlem bilsin ki en cahilinden en âlimine, hatta ayyaş ve berduşuna kadar, dinsiz-dindar, bütün Kürtler bu ülkedeki sorunların insanca çözümüne canı gönülden destek veriyor. İsyanları çözüme değil, insana yakışır bir hak, adalet ve onur dağıtmayan sözde çözüm senaryolarınadır.

     Ben ümitvar olmak istiyorum. Ama yanılmaktan da çok korkuyorum. Zira mazimiz hep buz gibi soğuk hüsran dolu tecrübeler savuruyor yüzlerimize. Ama ben yine de ümit var olmak istiyorum. Zira karamsarlık yakışmaz şanımıza. Biz kadere sağlam bir iman etmiş, bir o kadar da zulme isyan etmiş bir halkın çocuklarıyız. Hiç kimse yanılmasın. Biz zilleti asla kabul etmeyiz.

     Gün doğmadan neler doğar. Bakalım Mevla ne eyler. Ne eylerse xayr (hayr) eyler diyelim.

Sedat Doğan

Şair - Yazar, Aktivist ve Bir Göç Mağduru

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.