1. YAZARLAR

  2. Yavuz Yılmaz

  3. TÜRK MODERNLEŞMESİ ÜZERİNE GÖZLEMLER
Yavuz Yılmaz

Yavuz Yılmaz

Analiz
Yazarın Tüm Yazıları >

TÜRK MODERNLEŞMESİ ÜZERİNE GÖZLEMLER

A+A-

 

Türk siyasal tarihi, birbiriyle paralel yürümüş iki modernleşme anlayışıyla kendini göstermiştir:

1-Mustafa Reşit Paşa/ İttihat Terakki/ Tevfik Fikret/ Mustafa Kemal/ İsmet İnönü/ CHP çizgisi ile,

2- II. Abdülhamit/ TCF/ Mehmet Akif/ Hüseyin Avni Ulaş/ Ali Şükrü Bey/ Menderes/ Özal/ Erbakan/ Erdoğan arasında iki büyük siyasal çizgi arasında bölünmüştür. Bu iki çizgi arasında modernleşme bakımından çok büyük fark yok. Ancak tarih, dil, kültür ve din anlayışı bakımından köklü farklar var. Türk siyasal tarihi bu iki çizgi arasındaki mücadele ile şekillenmiştir.

Modern Cumhuriyet, Osmanlıdan köklü bir dönüşümü ifade etmektedir. Bu dönüşümün anahtar kavramı ümmetten ulusa dönüşme sonucunda ortaya çıkan ulusalcılık kavramıdır. Her ulus devletin kendini meşrulaştıracak bir tarih okumasına ihtiyaç duyduğu açıktır. Ulus olmak isteyen bir toplumun geçmişteki dini inançları ile şimdiki inancı arasında bağ kurma girişimi sıklıkla rastlanan bir tarih inşasıdır.Türk milliyetçileri, Türklerin Müslüman olmalarını, Orta Asya’daki inançları ile İslam’ın uyumuna aramışlardır. Aynı şeyi Kürt milliyetçileri Zerdüşt inancı ile İslam arasında kurmaya çalışıyor. Unutmayın milliyetçiliğin toplum inşası benzer sosyolojik süreçleri izler. Bu açıdan Ziya Gökalp’ın "Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak" kitabında, Türk geçen yere Kürt koyduğunuzda bir Kürt milliyetçisi için itiraz edecek bir şey kalmaz.

Cumhuriyet kurulduktan sonra merkezinde İslam'ın olmadığı yeni bir tarih anlayışına ihtiyaç olmuştur. Türk ulusalcıları, bu eksikliği İslamiyet öncesi Türk tarihinde aramaya başlamışlardır. Kuşkusuz bu çaba İslamiyet’in etkisini azaltmaya dönük bir anlayıştan besleniyordu.

Cumhuriyetin kurucu elitlerinin laiklik politikası altında yapılan uygulamaları, dini tamamen cahil din adamlarının ve tasavvuf adı altında aslından uzaklaşmış ve birer menfaat ocağı haline getiren kurumların kucağına itmiştir. Milliyetçi ve laik olan kurucu elitlerin din politikası samimi değildi; onlar geleneği eleştirerek dini asıl kaynaklarına döndürmeye çalışan bir zihniyetin izleyicisi değillerdi. Tam tersine, dini resmi alanlarda okullarda tamamen yasaklayarak cahil kitlenin eline terk ettiler. Çünkü bu din kimseye cazip gelmeyecek bir dindi. Böylece dinle yürüttükleri mücadeleyi meşrulaştıracaklardı.

Erken Cumhuriyet döneminin temel sorunlarından biri dinin devlet ve toplum hayatındaki yeri ile ilgilidir. Cumhuriyetin kurucu elitleri, aldıkları pozitivist eğitimin etkisiyle, dini, geri kalmışlığın temel nedeni sayıyorlardı. Dönemin İslamcılarıyla aralarındaki temel fark, dinin yozlaşmasının değil, bizzat kendisinin sorun oluşturduğu inancı idi. Bunun için dini ihya etmek yoluna gitmediler. Bunun yerine dini devlet hayatından tamamen toplum hayatından ise olabildiğince uzağa itmeye gayret ettiler. Toplum ve devlet arasındaki kutuplaşmayı besleyen en önemli sorun budur.

Türkiye'de ulusalcılar, Mustafa Kemal'i tek aktör olarak öne çıkaran, tarihi onun etrafında oluşturan, dönemin diğer aktörlerini geriye bırakan ulusalcı/seküler bir tarih inşasını öne çıkardılar. Buna karşılık muhafazakar/dindarlar Abdülhamit üzerinden karşı dini değerleri öne çıkaran bir tarih algısı geliştirdiler. Aslında iki bakış açısı da sağlıklı bir tarih anlayışı oluşturamadılar. İkisi de aşırı yüceltmeci bir tarih algısı oluşturdular. Kuşkusuz bu iki tarih anlayışının oluşmasındaki ana sorun, “İslam'ın Türk tarihindeki yeri ne olmalıdır?” sorusudur.

Türkiye'de laikliğe dindar insanların soğuk bakmasının nedeni laiklik üzerinden özellikle Tek Parti Döneminde yürütülen din politikalarıdır kuşkusuz. Ne yazık ki, Türkiye'de uygulandığı şekliyle laikliğin sicili bozuktur. Diğer yandan Türk modernleşmesinin ideolojisi olan Kemalizm’i süratle Şükrü Hanioğlu'nun dediği gibi tarihselleştirmek ve metafizik zırhından arındırarak rasyonelleştirmek gerekir.

Cumhuriyet modernleşmesi uygulamaya koyduğu "Türk milliyetçiliği "tezinde Osmanlı'yı paranteze aldı. Çünkü Osmanlı onların gözünde dindi. Din ise benimsedikleri pozitivizm anlayışına göre, insanlığın ilerlemesinin önündeki en büyük engeldir. Bu yüzden dini devlet hayatından tamamen, toplum hayatından ise olabildiğince uzaklaştırmak istediler. Eğitim de Köy Enstitüleri, dini eğitimin dışına çıkarma çabaları, Halkevleri, hep bu çabanın sonucu olarak ortaya çıktılar. Tüm bu kurumlar zamanla tasfiye oldu. Çünkü toplumsal zeminde anlamlı bir karşılıkları yoktu. Bu dönemin zulmünü aklamak için muhafazakar dindarların elinde "Balıkesir Hutbesi", "Elmalılı Hamdi Yazır'a verilen tefsir görevi ve Mehmet Akif"e yazdırılmak istenen meal kaldı. İbadet dilinin Türkçeleştirilmesinden (laikleşmesinden) endişe eden Mehmet Akif, yazdığı mealin sorumluluğunu almamak için verdiği karar, mealin bize kadar ulaşmasını engelledi. Gerçek şu ki, ne Cumhuriyetin laik modernleşmecileri Akif'i ve temsil ettiği anlayışı sevdi, ne de Akif onları.

Kurtuluş Savaşı, kuskusuz Batıya önemli bir tarihsel cevaptır. Sorun, bu savaşı başarı ile tamamlayan öncü kadronun bugün bile bize yol göstereceğine olan metafizik inançtır. Bu tutum, tarihsel olması gereken aktörleri peygamber konumuna yükselterek onun misyonuyla donatmak çabasıdır. Konumu, bilgisi, siyasal ve askeri başarısı ne olursa olsun hiçbir insan geleceği kuşatacak bir bilgi üretemez. Bu yüzden asıl sorun Mustafa Kemal'i tarihselleştirmeyi başaramamaktır. Tarih üstüne çıkarılan bir lider kutsallaştırılmaktan arındırılamaz. Fanatik Kemalizm taraftarları ve karşıtları arasında bu konuyu sağlıklı değerlendirecek zemin kayboluyor olması da önemli bir sorun alanıdır.

Mehmet Akif, Tevfik Fikret kavgası kişisel bir kavga değil, bir medeniyet, bir yerlilik kavgasıdır. Tevfik Fikret Batıcıdır, Akif ise İslamcı. En önemlisi Akif yerlidir. Akif, aynı zamanda sahadadır. Kurtuluş Savaşına aktif olarak katılır. Tevfik Fikret ölümü olan 1915'e kadar nerededir peki? Bundan dolayı Akif, rahmetli Şeriati'nin aydın tanımına uyar. Tevfik Fikret ise Ali Şeriati'nin aydının olumsuz kategorisi olan Batıcı aydındır.

23 Nisan 1920 de açılan TBMM, bu ülkenin çoğulculuğunu ve kültürel birikimini yansıtan bir özelliğe sahiptir. Daha sonra bu meclisin çoğulculuğu büyük ölçüde budanmış ve dindarlar için olumsuz anılarla dolu Tek Parti Dönemi başlamıştır. Dindarların zihninde birinci Meclis daima olumlu hatırlanır. Özellikle 1924 darbesinden sonra meclis yeniden dizayn edilir. Bu dönemlerde mecliste birinci ve ikinci gurup arasında başlayan mücadele bugün Ak Parti ve CHP arasında sürmektedir. Hüseyin Avni Ulaş ve Ali Şükrü Bey'in mücadeleleri bu dönemlerin yüz akıdır. Onların mücadelesini Nurettin Topçu "dan okumak gerekir. Türk siyasal tarihinde iktidarın başarı ölçütü şudur: Askeri ve bürokratik vesayetle ne kadar mücadele etti veya bu vesayetin ne kadar emrine girdi. Bu noktada iki kalın çizgiyi çizmek gerekir. CHP vesayetin sol tarafı, MHP ise sağ tarafıdır. Bundan dolayı sivilleşmeleri zaman alacaktır.

Mustafa Kemal-İnönü çizgisiyle; Kazım Karabekir-Rauf Orbay- Ali Fuat Cebesoy çizgisi mücadelesi için Kemal Tahir noktayı koymuştur Kurt Kanunu adlı değerli eserinde : "Kurtlukta düşeni yemek kanundur.”

Kurtuluş Savaşının en silik komutanlarından olan İsmet İnönü'yü "İkinci adam", Kazım Karabekir'i ise "vatan hainliğinden" yargılayan irade nedir? İstiklal Savaşının ünlü komutanları Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Rauf Orbay'ı vatan hainliğinden yargılayan ilginç bir ülkeyiz. Bu ülkenin kurucu belgesi olan Marşı yazarı Mehmet Akif'e, yaşadığı ülkeyi yaşanmaz hale getirip, yurt dışına gitmeye mecbur etmiş bir milletiz.

Kemalistlerin Batılılaşma iştahı radikal modernleşme ve tek parti rejimlerinin dönüştürücülüğüne duyulan hayranlıktan kaynaklanıyordu. Zaman içinde batılıların demokratik dönüşümüne ayak uyduramayınca, üstünlüğü İslamcılara kaptırdılar. İslamcılar Kemalizm’in bürokratik etkisini kırmak için AB ile küçümsenmeyecek bir ortak çalışma içine girdiler. Artık İslamcılar için düşman Batı değil, Ankara bürokrasisi idi. Zamanla İslamcılar devletin merkezine hareket edip Ankara'yı ele geçirdiler. Kemalizm tartışmaları ise farklı bir boyut kazanarak devam ediyor.

Aşağıdaki satırlar Falih Rıfkı Atay'ın "Çankaya "adlı eserinin 393.sayfasından alınmıştır. Bu satırlar Kemalistlerin dine nasıl baktıklarını açıkça ortaya koyuyor: "Kemalizm, aslında büyük ve esaslı bir din reformudur. Tanrı bir peygambere verdiği şeriatı, ikinci bir Peygamberde değiştirmekte, hatta Kur'an'ın bir ayetindeki emrini başka bir ayetle kaldırmakla hükümlerin toplum evrimini izlemesi gerektiğini göstermiştir. Fıkıh'ta buna nesih diyoruz. Muhammed, son peygamber olduğuna göre, O'ndan sonra nesih hakkı insan aklına kalmıştır. Onun için İslam bilginleri, zamanla hükümlerin değişeceği içtihatlarda bulunmuşlardır. Mustafa Kemal'in yaptığı işte bu nesih hakkını kullanmaktı. İslam'da bütün şeri meseleler iki büyük bölüme ayrılmıştır. Birinci bölüm ahireti ilgilendirir ki, ibadetlerdir: Oruç, Namaz, Hac, Zekat! İkinci bölüm dünyayı ilgilendirir ki, bunlarda nikah ve aileye ait hükümlerle muamelat denilen mal, borç, dava ilişkileri ve ukubat denen ceza hükümleridir... Kemalizm, ibadetler dışındaki bütün ayet hükümlerini kaldırmıştır.

Cumhuriyetin kurucu elitleri yeni bir tarih inşa ederken Osmanlı’yı paranteze aldı. Osmanlı’yı paranteze almalarının nedeni, Osmanlı geçmişinin İslam'ı hatırlatmasıydı. Bu konuda objektif bir yorum yapmak isteyenler, 1950'ye kadar okutulan tarih kitaplarını gözden geçirsinler.

Türkiye'de laiklik içi boşaltılmış, tabiri caizse sakıncalı bir kavram olagelmiştir. Laiklik iddia edildiği gibi asla inanç özgürlüğü değildir. Cumhuriyet dönemindeki laiklik, dindarlar üzerine baskı ve şiddet aracı olarak kullanılmıştır. Bundan dolayı Müslümanların laikliğe hiçbir minnet borcu yoktur. Türkiye laiklik adı altında dindarlara şiddet uygulandığı bu dönemlere asla geri dönmek istememektedir. Türkiye geçmişinde uygulanan militarist ve ateist laiklik politikalarından sıyrıldıkça özgürleşecektir. Kaldı ki, 1924 yılında Atatürk tarafından kurulan DİB'nın olduğu bir ülkede laiklikten bahsetmek için sosyal bilimlerden nasipsiz olmak gerekir. Türkiye hiçbir zaman laik olmadı. Olmayan laikliğin tehlikede olmasının anlamı, kenarda tutulan dindarların devletin merkezine doğru hareket etmesinin doğurduğu rahatsızlık ile ilgilidir. Laiklikten söz edenler din üzerine kurulan devlet baskısının devamından başka bir şey istememektedirler.

Şunu unutmamak gerekir ki, Kemalizm devlet kurmuş, milliyetçilik ve laiklik üzerinden kurumlaşmış; İslam’ı devlet hayatından tamamen özel hayattan ise olabildiğince uzaklaştırmaya çalışan, bilimi pozitivist bir okuma ile "hayatta en hakiki mürşit bilimdir." anlayışıyla kabul eden modern bir ideolojidir. Bilindiği gibi mürşit dini literatürde kişiyi hakikate ulaşmasında rehberlik eden, yol gösteren önderdir. Pozitivizm bu önderliği dinden alıp bilime vermiştir. Nitekim pozitivizmin kurucu düşünürü olan A. Comte, bilimin egemen olacağı pozitif çağda din gerileyecek ve tümüyle ortadan kalkacaktır. A.Comte'un eserine "Pozitivizmin İlmihali "adını verdiğini unutmayalım. Cumhuriyet elitinin en büyük açmazı dine pozitivizm açısından yaklaşmaları idi.

Cumhuriyetin erken dönemindeki (Tek Parti Donemi) din ve din eğitimi uygulamaları pozitivizm olmadan anlamlandırılamaz. Dönemin ruhunu en iyi yaşayan motto şudur: " Hayatta en önemli mürşit, ilimdir, fendir."

Aslında Kemalizm kendi iktidar mevzilerini İslamcılara terk ederken ciddi bir direniş göstermiştir. Ama Kemalizm'in fiilen sürdürülemez hale geldiği bir iktidar pratiği açısından, ülkeyi bekleyen siyasal bir kaostan başka bir şey değildi. Nitekim bu durum özellikle 1970-2000 yılları arasında yaşanarak, ülke iflas noktasına getirilmiştir. Bu açıdan, Kemalist kadroların direnişine karşı, 1990'lardan itibaren iktidar mevzilerine yerleşen İslamcılık bir anlamda ülkeyi bunalımdan düzlüğe çıkarmak gibi bir misyonu da üstlenmiştir."(Ümit Aktaş, Bir Kriz Döneminde Strateji Arayışları) Cumhuriyeti inşa eden elitlerin savunduğu pozitivist-materyalist laikçi anlayışla toplumla anlamlı bir bağlantı kurmaları imkansızdı. Onların söylediklerinin orijinalini zaten Fransız pozitivistleri söylüyordu. Halk Fransızları değil de taklitlerini neden dinlesin?

Ne yazık ki, Türk modernleşmesi balo, smokin, mandolin, piyano, dans, şapka gibi sembolik değerler üzerinden yürümüştür. Tek Parti dönemindeki kültür politikaları bu semboller etrafında oluşmuştur. Kemalist modernleşme, çağdaşlaşmayı bu semboller üzerinden okumuştur. Sanat müziği, saz, sarık, horon ise gerici sembollerdir. Ne ki sosyolojik olarak, balonun horonu yenmesi mümkün değildi. Türk siyaseti şöyle de okunabilir: Horon baloyu yendi. Çünkü balo zorlama, horon doğaldı

Türklük üzerinden yapılan tanımlamalar, Türkiye’nin bir kimlik krizinden geçtiğini gösteriyor. İsmet Özel ile başlayan ve Erdoğan ile devam eden Türklüğü yeniden tanımlama arayışları da bu krizle ilgili. Ben Türklüğün nasıl tanımlanır tanımlansın Anadolu için kuşatıcı olamayacağını düşünüyorum. İsmet Özel’in “Türk değilseniz oldun Amerikalı "anlayışının, “İranlı, Arap, Kürt...

değilsen oldun Amerikalı” sözünden fazla bir anlamı yok. Diyelim ki bazıları bu tanımı kabul etmiyor. Ne yapacağız o zaman? Onun da cevabını veriyor Özel; " Diyelim ki biri illa "ben Arnavudum" diyor, Arnavutların devleti var s.ktir git." Son derece çoğulcu ve demokratik değil mi?

Türk modernleşme sürecinin yarattığı kültürel kısırlığa karşı direnen düşünürlerden biri de Said Nursi’dir. Said Nursi son yüzyılın en seçkin simalarından biriydi. yazdığı Risaleler sadece imanı koruma kaygısına bir cevap oluşturmadı, aynı zamanda Risalelerin dili üzerinde ısrar ederek bir kültürel sürekliliğin imkanını hazırladı. Böylece harf inkılabıyla oluşan kültürel şizofreninin çok daha hafif şekilde atlatılmasına zemin hazırladı. Said Nursi, Cumhuriyet modernleşmesinin oluşturmaya çalıştığı Osmanlısız/İslamsız tarih anlayışına karşı en kapsamlı direnişti.

Tasavvuf ve tarikat geleneğinin İslam’ın ahlak sisteminin bozduğu ve yozlaştırdığı, medrese eğitiminin sorunlu hale geldiği eleştirileri Kemalist modernleşmeciler ve İslami yenilikçilerin ortak eleştirisidir. Ancak Kemalist modernleşmeciler bu eleştiriyi İslami devlet ve toplumun dışına itmek amacıyla yaparken, İslami yenilikçiler eleştiriyi Kur'an Ve Sünnetin aydınlığına yeniden dönüş, sağlıklı bir din algısı oluşturmak için yaparlar. Dolayısıyla Kemalist modernleşmeciler ile İslami yenilikçilerin tasavvuf, tarikat ve medrese eleştirisi asla aynı düzlemde değildir.

Yapısı gereği felsefi temelleri bir hayli zayıf olan Kemalizm’e felsefi bir temel oluşturmak isteyen, Kemalizm’i sol ulusalcılık üzerinde okuyan "Kadro" dergisiydi. Kuşkusuz Kemalizm’i en doğru okuyanlar onlardı. Bugünse Kemalizm’i en doğru okuyan kişinin Doğu Perinçek olduğunu düşünüyorum. Muhafazakar veya İslami bir Kemalizm okuması ise bir fanteziden öte bilimsel değer taşımaz.

Bugün ODTÜ zihniyeti; sol/sosyalist, Kemalist, toplum değerlerine kayıtsızlık, İslami değerleri küçümseme , "Mustafa Kemalin askerleriyiz "düzeyinde naif bir Atatürkçülük üretmektedir. ODTÜ üzerinden yürütülecek bir iktidar eleştirisi, iktidarı daha da güçlendirmektir başka ise yaramaz. Çünkü bu zihniyetin toplumsal meşruiyeti ve ahlâkı bir temeli yoktur. Bilimsellikten sadece kendi pozitivist evrimci zihniyet dünyasını anlayan, felsefeyi materyalizme mahkum eden, seçkinci, diğer insanlara yukarıdan kibirli bakan bir ideoloji ODTÜ denen zihniyet. Oradan asla demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları çıkmaz. Çıkacak olan, 1968 romantik kır gerillacılığının Kemalist cundacılıkla evliliğidir.

Sanıyorum Türkiye'nin sosyolojik yapısını en iyi ifade eden metafor aşuredir. Aşure içinde yer alan çok sayıda meyve ve gıdayı kendi özelliklerini kaybetmeden bir araya getirir. Şeker ve suyla karıştırılan ve pişirilen oluşumdan ortaya enfes bir tatlı çıkar. Anadolu'da böyledir. İçinde değişik etnik çeşitliliğin bulunduğu ve bunları bir arada tutan bağdan oluşur. Aşurenin içindeki bir eksikliğin lezzeti azaltacağı gibi, bir etnik gurubu veya sosyolojik çeşitliliği ihmal etmek toplumsal barışı zedeler. Anadolu insanını bir arada tutan ise "Anadolu mayasıdır

Türk modernleşmesi kendini semboller üzerinden ifade etmiştir. 28 Şubat ve Cumhuriyet mitinglerinde İstiklal marşından çok Onuncu Yıl marşı kullanılmıştır. Nedeni İstiklal Marşının dini içeriğiydi. Aynı çatışmanın bir versiyonu da tarih anlayışları üzerinden sürmektedir.

“Diriliş Ertuğrul" dizisi, hem sinema dili, hem de kurgu açısından yeni bir tarih algısının oluşumunda önemli rol oynamaktadır. Kuşkusuz dizi, yeni bir tarih inşası yapıyor. Cumhuriyetten sonra inşa edilen seküler tarih anlayışına karşı İslami değerleri temele alan bir tarih anlayışı üretiyor. Dizideki Ertuğrul karakteri, Devlet geleneğini sembolize ederken, İbn Arabi ise Anadolu sufi düşüncesini derinden etkileyen bir aktör olarak öne çıkıyor. Dizi, Cumhuriyet döneminde İslamsız bir Türk tarihi oluşturma çabalarına cevap niteliğindedir. Diriliş dizisi muhafazakar/dindarların tarih algısının sonucudur. Yıllarca Kemalist /ulusalcı/ modernleşmeci ideolojik tutumun oluşturmak istediği dinden arınmış tarih inşasına bir cevaptır. Diğer önemli bir konu her film bir fikir verir. Bir filmin mesaj taşıması kadar doğal bir tutum yoktur. Sinemanın etkisi buradadır. Kemalist ulusalcı elitlerin dizisi ise kuşkusuz "Muhteşem Yüzyıldır. Yıllardır filmde namaz sahnesini gericilik sayan sol/ulusalcı/Kemalist anlayışa bir tepkidir Diriliş kuşkusuz. Filmi çekici kılan en önemli yön de budur.

Kemalist elit, devlet ve toplum üzerindeki etkisini sürdürmek için askeri ve sivil bürokrasiye yaslanmıştır. 28 Şubat, devletin merkezini oluşturan Laik/modernleşmeci /Kemalist elitin kendini toplumsal merkezin değerlerine karşı koruma çabasını son hamlesi idi. 27 Mayıs ve 28 Şubat sol-Kemalistlerin, 12 Eylül sağ Kemalistlerin,9 Mart sol- Kemalist cuntanın,12 Mart ise 9 Martı devre dışı bırakan sağ- Kemalist zihniyetin önderliğinde yapıldı. 15 Temmuz ise bunlardan çok daha farklıydı. Bir dini anlayışın darbe girişimiydi.

 

Türk modernleşmesinin iddiasının aksine toplumu kültürel yönden dönüştürüp benzeştirmek değil, farklılıkları bir gerçeklik olarak kabul etmek ve bu doğrultuda politika geliştirmek gerekmektedir. Diğer yandan, Cumhuriyet modernleşmenin dil ile müdahalesi kendi içinde tutarlıdır. Yeni toplumsal düzen kuşkusuz yeni bir dile ihtiyaç duyar. Arapça İslam’la özdeşleşmiş bir ümmet dilidir. O dille ulus devlet kurulamayacağı açıktır.

Devlet örgütlenmesinde dinin kullanılması, tarihin her döneminde olmuştur. Atatürk'ün 1924 'ten itibaren yoğun olarak giriştiği modernleşme faaliyetlerine bakılırsa TBMM'nin cuma günü dualarla açılması meclisin duvarına Şura ayetinin yazılması, dinin araçsal olarak belli bir dönem için kullanıldığını gösterir.

Cumhuriyet tarihi birbirinden farklı tarihsel anlayışlara sahip toplum kesimleri ortaya çıkarmıştır. Bu farklı yaklaşım Lozan üzerinde de söz konusudur. Bu anlaşmaya o zamanda farklı yaklaşanlar ve itiraz edenler olmuştur. Ali Şükrü Bey, H.Avni Ulaş ve Kazım Karabekir'in anılarını okuyun. Bugünden bakarak eleştirmek kolay dönemin koşullarını dikkate almak gerekir " gibi itiraz geçerli değildir. Çünkü bu anlaşma ya antlaşmanın yapıldığı dönemde de itirazlar olmuştur.

Boğaziçi Üniversitesinde 15 Temmuz anma töreninin Kur'an okunarak açılmasına, bir akademisyen, üniversite de Kur'an okunamayacağı yönünde itiraz etti. Aslında bu Kemalist Türk modernleşmesinin ürettiği bir zihin yapısıdır. Cumhuriyet modernleşmesini derinden etkileyen pozitivizme göre din, insanlığın teolojik döneminde kalmış bir açıklama biçimidir. Üniversiteler ise pozitif dönemin yani bilimsel dönemin kurumlarıdır. Buralarda dini bilgiye yer yoktur. Zaten bilim insanlığın tüm sorunlarını çözecektir. Ne yazık ki Cumhuriyet modernleşmesi dini devlet, üniversite ve kamusal alanın dışına taşımayı temel misyon olarak belirlemiştir. Akademisyenin davranışı yanlış modernleşmenin ürettiği patolojik bir tipin anormal tepkisini göstermektedir.

Dindarların Cumhuriyet modernleşmesi konusundaki eleştirel zihniyeti büyük ölçüde Tek Parti Dönemindeki uygulamalara yaslanır. Kuşku yok ki, bu dönemdeki uygulamamlar dindarların zihninde derin travmalar yaratmıştır. Bugün bile muhafazakar dindarların siyasal anlayışlarını bu faktör yönlendirmektedir. Derrida, İstanbul Mektubunda, harf devriminden bahisle, Türklerin harflerini yitirişinden söz eder ve bunun bir bellek silinmesine, dolayısıyla belleksizleştirmeye yol açtığını, gündelik yaşama ilişkin gözlemleriyle aktarır."(S. Yalsızuçanlar/ Cumhuriyetin Gözü Yaşlı Çocukları)

Türkiye, tarih ve değerleriyle buluşmuş bir anlayışa her zamankinden daha çok ihtiyaç duymaktadır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.