1. YAZARLAR

  2. Cevdet IŞIK

  3. TOPLUMSAL HAYATIN KALBİ: AİLE
Cevdet IŞIK

Cevdet IŞIK

Yazarın Tüm Yazıları >

TOPLUMSAL HAYATIN KALBİ: AİLE

A+A-

 

Aile meselesi önemli bir meseledir. O yüzden ciddiyetle üzerinde durulmayı hak etmektedir. Ailenin temelini oluşturan yapı taşlarını, karşıt cinsler olan kadın ve erkek oluşturmaktadır. ‘Kadın’ ve ‘erkek’ sıfatları, insan olmak bakımından herhangi belirleyici ve dominant özellikler değildir.

 

İnsana bu iki açıdan bakmak, her zaman için tefessühü oluşturan bir yaklaşım tarzı olmuştur. Yani ne kadın, kadın olduğu için ve ne de erkek, erkek olduğu için insan sayılmada bir avantaj oluşturmazlar. Bu demek değildir ki, hem kadının hem de erkeğin sahip oldukları biyolojik özellikler önemsiz özelliklerdir. Bizi böyle bir sonuca vardıracak bir durum söz konusu değildir. Vurgulamaya çalıştığımız husus bu iki özelliğin, sadece ‘insan olmak’ bakımından olmazsa olmaz bir koşulu oluşturmadığıdır. Yoksa toplumsal hayatın istenilen ve özlenilen ahenkli yapısı için, hem kadının kadınlık ve hem de erkeğin erkeklik sıfatları dikkate alınmalıdır. İşte tam da bu ideal yapı için ailenin varlığı, toplumsal hayatın kalbi mesabesindedir.

Rabbimizin, insanı mükemmel bir kıvamda yaratmış olması demek, insanın her açıdan kendi kendisine yetecek bir mükemmelliğe sahip olması demek değildir. Bu manada her açıdan bütün mükemmelliklerin sahibi olan yegâne varlık, bütün varlık âleminin yaratıcısı ve sahibi olan Allah’tır. Onun içindir ki insan şu dünya hayatını sürdürürken, başkalarının yardımına gereksinim duyacak ve başkalarıyla bir dayanışma içinde olmayı zorunlu olarak hissedecektir. İşte bu zorunlulukların bir sonucu olarak toplumsal hayat dediğimiz olgu ortaya çıkmaktadır.

Toplumsal hayatı canlı bir organizmaya benzetecek olursak, bu organizmanın yapı taşları olan hücreler, toplumu oluşturan insanlara karşılık gelmektedir. Nasıl ki, organizmadaki hastalıklı hücreler organizmanın sağlıklı işleyişine olumsuz yönde etki ederek organizmayı hastalıklı hale getiriyorsa; tıpkı bunun gibi toplumsal yapıyı oluşturan bireylerin de, toplumsal yapıyı bozacak davranışları, toplumsal yapının sahip olduğu ahengi bozacaktır. Ahengi bozulan toplumsal yapılarda oluşan genel görünüm kaos olarak adlandırılmaktadır.

Kaostan uzak sorunsuz bir toplumsal yapı için, sağlam bir zemin ve sağlam temellere gereksinim vardır. Toplumsal yapının zeminini siyaset, temellerini ise özgürlük, adalet ve vahdet oluşturur. Bu dört olguyu, yataklarında seyreden ırmaklara benzetebiliriz. Bu ırmaklar, değişik yerlerden akan sularla beslenirler. Irmakları besleyen akarsuların kuruması veya akış istikametinin değiştirilmesi durumunda; ırmaklar, doğal olarak ırmak olma vasıflarını yitireceklerdir. Bu durumda doğada/toplumda, bu ırmaklarla bağlantılı olarak varlık sürdüren canlılar olumsuz olarak etkilenecektir. Küçük zararlar büyük zararların yolunu açacak ve zamanla kimsenin tahmin edemediği yıkımların oluşumuna zemin hazırlayacaktır. Bu durum, doğanın/toplumun çölleşmesinin miladı demektir.

Vahdetin oluşması için, tek tek insanların sağlam bir inanç ve tasavvura sahip olmaları gerekir. Müslüman insanın inanç ve tasavvurunun kurucu unsuru tevhid inancıdır. Tevhidin en önemli esprisini, Allah’ın tek ilah olarak kabul edilmesi oluşturmaktadır. Tevhid konusunun detayına girmeden, şu kadarını belirtmekle yetineyim: Allah’ı, Allah’ın kendisini bize tanıttığı gibi bilmek, tanımak ve kabul etmektir. Gerek afakta ve gerekse enfüste, hiçbir şeyi O’na eş veya denk tutmamaktır. O’ndan başka büyük tanımamaktır. Bu, tabir caizse mü’min tasavvurunun ana sütununu oluşturmaktadır. Bu tasavvura sahip olan kimselerin, vahdeti oluşturmak dışında bir alternatifleri olmaz. Çünkü bu bir akidevi gerekliliktir. Bu akidevi gerekliliği geçersiz kılan her türlü söz ve davranış, söz konusu inanç ve tasavvurun içine girmiş bir mikrop gibidir. Demek ki, sağlam bir Allah tasavvuru olmadan, vahdetin oluşumu sadece bir hayaldir.

Toplumsal yapıyı ayakta tutan bir diğer önemli sütun ise adalettir. Adalet olmadan hiçbir toplumsal yapının barış içinde yaşaması mümkün değildir. Tevhid ve adalet geçişli kavramlardır. Yani biri olmadığı zaman diğeri de olmaz. Aslında adaletin çokça bilinen tanımında şu vardır: Her şeye hakkını vermek; doğruya doğru ve yanlışa yanlış demektir. Bunun doğru ve sahih bilgiyi gerektirdiğini herkes teslim eder. Çünkü doğru ve sahih bilgi olmadan, verilecek hükümler kişiden kişiye farklılık arz edeceği için, bir anlayış birliğinin de oluşumunu sağlamak mümkün olmayacaktır. Bundan dolayı doğru ve sahih bilginin önemi her şeyden daha önce gelmektedir.

İşte bu noktada Yüce Allah, bir rahmet pınarı olan Vahiy ile insanı karanlıklardan aydınlığa çıkarmaktadır. Günümüzde inanan bütün Müslümanların üzerinde ittifak ettikleri, eşsiz bir değer olan Kur’an, ilk günkü orijinalliğini muhafaza ederek günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır. Bu eşsiz hazineden yararlanmak için bir saniyelik zaman kaybı bile, önemli bir zarar olarak telakki edilmelidir. Bu doğrultuda farkındalık oluşturmak için çaba sarf etmek, mü’min olmanın bir gereğidir.

Temelleri tevhid, adalet ve özgürlük olan bir toplumsal yapı, sağlam bir zemine kavuşmuş demektir. Bu aşamadan sonra yürütülecek olan siyasetle alınacak yol, insan için kurtuluşun imkânlarını sağlayacaktır.

Paradigmaları, bu dünyanın sınırlarını aşamayan kimselerin hüküm sürdüğü bütün zeminlerde, hep gözyaşı, hep kan ve hep feryat ve figan hayatın görünen yüzü olmuştur. Gerçek hayatların yerini, zulüm temelinde varlık sürdüren sahte hayatlar almıştır. Biz biliyoruz ki, gerçek hayatlar bilgi, kültür, düşünce ve irfanla oluşan hayatlardır. Referansı Kur’an ve Peygamber örnekliği olan bilgi, kültür, düşünce ve irfanla her türlü bağımlılıktan kurtulup özgür bir toplumsal yapı oluşturulabilir.

Referansı Kur’an ve Peygamber örnekliği olmayan toplumsal yapılar, her türlü bağımlılığa davetiye çıkaran toplumsal yapılardır. Zira sınırsız ihtirasların oluşturduğu sahip olma dürtüsü, insanı tutuklatan tutkulara mahkûm eder. Köleliğin ahlaki bir erdem kabul edildiği toplumsal yapılar, özgürlüğü gerekli kılan fikir ve davranışları ütopik ve ahmakça görürler. Bu tür toplumsal yapılarda ihtirasların sersemlettiği insanların türemesi çok kolay olmaktadır. İhtirasların rehberlik ettiği siyasetlerle insan hiçbir zaman huzuru elde edemeyecektir. Çünkü ihtiraslar görme duyusunu körelten bir özelliğe sahiptir.

Aile Olmadan Asla!

Kalbin söz konusu olduğu bütün durumlarda aklıma şu hadis gelir: “İnsan vücudunda bir et parçası vardır, o düzelirse bütün vücut düzelir, o bozuk olduğunda bütün vücut ifsat olur. İyi bilin ki, işte o et parçası kalptir.” (Buhari, İman, 39; Müslim, Musakat, 107) Burada söz konusu edilen kalpten kasıt, vücuda kan pompalayan organ olan kalp değildir tabi. Burada söz konusu edilen kalbin, akleden kalp olduğu apaçıktır. Zira Kur’an’da birçok ayette akleden kalpten söz edildiğini biliyoruz. (Hac 22:46, A’raf 7:179, Munafikun 63:3) “Bakınız: (akleden) kalpler yalnızca Allah’ın vahyi ile tatmin olur!” (Ra’d 13:28) Burada kalple ilgili dikkatimizi çeken en önemli husus, kalbin akletmesidir. “Allah aklını kullanmayanlar üzerine pisliği boca eder.” (Yunus 10:100) Birçok ayet, aklını kullanmayanlarla ilgili olarak aşağılayıcı nitelemelerde bulunmaktadır. (Enfal 8:22, A’raf 7:130-179, Ra’d 13:4, Mü’minun 23:80, Rum 30:28, Fatır 35:37) Bütün bu ayetlerde bir isim olarak aklın varlığından değil, fiil olarak aklın kullanımından söz edildiğini görmekteyiz. İşin can alıcı noktasını burası oluşturuyor zaten.

Aileyi toplumsal hayatın kalbi olarak nitelerken, Kur’an’ın akla bakışını esas almaktayız. Aileyi önemli kılan sahip olduğu misyonudur. Ailenin sahip olması gereken misyonu ifa etmesi için, öncelikle bu dünyadaki varoluş gayesinin doğru tespiti yapılmalıdır.

İlk insandan günümüze sayısız insan gelip geçti. Her gün ölen insanların haberini alıyoruz. Hiç kimse bu dünyanın bir tek tozuna bile sahip olamamıştır. Bu da bize gösteriyor ki, insan bu dünyaya ‘sahip olmak için değil şahit olmak için’ geliyor. Öyle ise aileler, yapacağı değerlendirmeleri belirli bir zamanı ve geçici bir mekânı dikkate alarak yapmalıdır.

Başlangıç noktası olarak doğru atılacak ilk adım sonradan atılacak diğer adımların da doğru atılmasını kolaylaştıracaktır. Aksi takdirde başlangıçta oluşacak sapma daha sonra giderek büyüyecek ve hayatın tümünü kapsayacak bir duruma gelecektir.

Lüzumsuz yüklerin altında ezilmemek için, ailenin bilmesi gereken diğer önemli husus, insanın kendisi dâhil olmak üzere bütün bir varlık âleminin sahibinin kim olduğu sorusudur. Bu noktadaki sapmanın, hayatı insana zehir zıkkım edeceğinin farkında olması gerekir. Bu kalkış noktasındaki değerlendirmelerde aile ne kadar isabetli adımlar atarsa, toplumsal hayattaki misyonunu o kadar rahat bir şekilde yerine getirecektir.

Aile için kalp nitelemesini yaparken, kalbi hem metafor hem de gerçek anlamlarıyla kullanmaktayız. Yani demek istiyoruz ki, aile toplumsal hayatın hem beyni hem de kalbidir. Bir kere aile toplumdan izole edilmiş olarak bir hayat yaşayamaz. Başta da belirttiğimiz gibi insanlar yaşarken bir dayanışma içinde olmak üzere yaratılmışlardır. Renklerin, dillerin ve kavimlerin varlık amacını hatırlayalım: Tanışmak ve dayanışma içinde olmak. (Hucurat 49:13, Rum 30:22) Tanışma, bilişme ve dayanışma beraberinde akletmeyi getirecektir. Ailenin beyin fonksiyonunu akletme, toplumsal hayat içindeki hareket etme fonksiyonunu ise kalp yapmaktadır.

Aile hem düşünsel hem de eylemsel olarak, gerekli bilgi, kültür, düşünce ve irfana sahip olduğu zaman, içinde bulunduğu toplumun kalbi olur. Yoksa atalardan tevarüs eden inanç ve yaşantıların bir mukallidi olur ki, böyle kişi ve ailelerin hayatları sadece biyolojik bir hayat olacaktır. Sadece biyolojik olarak canlılık emarelerine sahip olan kimseleri, katillere eş görmek yanlış olmaz. Zira böyle insanlar, kendilerini şerefli kılan fıtri alt yapılarını öldürüp yok etmişlerdir. Bu cürüm gerçekten çok büyük bir cürümdür.

Gerek kişisel ve gerekse toplumsal olarak, aileye gereken önemi atfetmek gerekir. ‘Aile olmadan hayat da olmaz’ hükmü yanlış bir hüküm değildir. Müslümanın bakış açısında aile, fevkalade ve müstesna bir yere sahiptir. Aile sosyal bir müessese gibidir. Orada karşıt cinslerin mükemmel uyumu vardır. Orada yardımlaşma ve fedakârlık vardır.

Aile kökleri ve dayanakları bakımından İslami bir kurumdur. Ailede, karşılıklı olarak birbirini tamamlama, ihtiyaçlarını giderme ve ruhen sükûnete ulaşma vardır.

Aile, insanı yetiştirme ve topluma kazandırma bakımından bir mektep gibidir. Bu mektepte eğitim ve öğretimde süreklilik esastır. Yani hayatla ilgili, toplumla ilgili, tabiatla ilgili gece gündüz bir eğitim ve öğretim süreci devam eder.

Aile sevginin, şefkatin ve her türlü maddi ve manevi hasletlerin talimgâhıdır. Aile bir mektep olduğu gibi aynı zamanda bir mescittir. Müslüman ailede yetişen çocuk bir şahsiyet sahibi olur. Aynı zamanda kul olduğunun da bilincinde olur.

Aile, sahip olduğu potansiyelle toplumun istikbaline imza atan bir yuvadır. Çünkü bu yuvada geleceğe vaziyet edecek olan nesiller yetişmektedir. Hz. Âdem ile başlayan ilk aile serüveni kıyamete kadar sürecektir.

Şahsiyetli müslüman şahsiyetli aileyi, şahsiyetli aile ise şahsiyetli toplumu meydana getirir. Dünya bir sınav yeridir. (İnsan 76:2) insanoğluna birçok şey cazip kılınmıştır. Kadınlar, oğullar, yığılmış servetler, atlar, sürüler, ekinler… insana çekici kılınmıştır. Bütün bunlar ve daha başkaları ancak ve ancak dünya hayatının geçici zevkleridir. İlahi Vahiy bizlere bunlardan daha güzellerinin Allah’ın katında olduğunu bildirmektedir. (Ali İmran 3:14) Buradan anlıyoruz ki, Allah, katında olanları anlamamız ve tanımamız için, bazı dünyevi imkanları önümüze sürmüştür. Bazı hudutlar çizerek dikkatlerimizi çekmektedir.

Allah’ın hududunu hiçe sayarak tecavüz edenler, kimselere değil sadece kendilerine zulmetmiş olur. (Talak 65:1) Gerek ailevi ve gerekse toplumsal hayatta oluşan sorunların halledilmesi için Allah’a ve Resul’e müracaat esastır. (Nisa 4:59) Bütün bunlar niçin peki? Rabbimiz, yaşadığımız hayatı sorumluluk bilinciyle yaşamamızı murat etmektedir. Bu manada müslümanın sorumluluğu aile çevresinden başlayarak, suya atılan taşın oluşturduğu haleler misali etrafa yayılır. Müslüman ailede insan sosyal bir kukla değil, özgün bir şahsiyete sahip saygın bir kimsedir.

Aile ve Ev

Ev olgusunu, sadece içinde barınma ihtiyaçlarımızın giderildiği bir yapı olarak görmek büyük bir yanılgı olur. Kimlik sahibi kişi ve aileler için evin felsefik bir alt yapısı da vardır.

Ev, bir konumlanışın somut ifadesidir. Sahip olunan dünya görüşüne göre evlerin de bir dili vardır. İçinde bulunduğumuz sonsuz kâinatta zaman, mekân ve yer bakımından bizi tatmin eden epistemik dayanaklar, bizim için evin varlığı veya yokluğu sonucuna götürür. Batı felsefe tarihindeki kavgalar hep bu konudaki farklı değerlendirmelerden kaynaklanmaktadır. Genç yaşta, savunduğu felsefeyle çelişki oluşturma pahasına girdiği tartışmada dramatik bir ölümle yaşamını tamamlayan dahi insan Nietzsche’nin nihilist yaklaşımlarının gerekçesi, zamanının saçmalıklarına getirilmiş köklü itirazlardan oluşmakta idi.

İnsan, uzun zamanlardan beri ‘evsizlik’ problemi diyebileceğimiz düştüğü girdaptan kurtulma çareleri arıyor. Ama her seferinde çözüm olarak bindiği gemiler sularda yol almadan batıyor. Onun için kurduğu ailelerde, başını soktuğu evlerde, içinde yürüdüğü kalabalıklarda yalnızlık yaşıyor. Yaptığı devasa binalara rağmen, yalnızlık ve yabancılık duygusundan kurtulamıyor. Yaşanan bu tutsaklıktan dolayı hayatın bütün unsurları saçma geliyor ve hiçbir şeye anlam veremiyor.

Vahyin indiği ilk yıllardan itibaren, muhatapların tasavvurlarını şekillendiren mesajlar verilerek, insanın bu dünyada başıboş olmadığı, bir anlam ve amaç doğrultusunda yaratıldığı vurgusu yapılmış ve böylece kimsesiz ve yalnız olmadığı inancı zihinlere yerleştirilmiştir. Bundan dolayı kâbuslara yataklık eden karanlık bir gelecek korkusu yok edilmiş, gelecekte insanı bekleyen akıl almaz güzellikte nimetlerle dolu aydınlık bir gelecek tasavvuru oluşturulmuştur. Bu tasavvura sahip insan için yalnızlık, kimsesizlik, tutsaklık ve anlamsızlık söz konusu olabilir mi?

Zihinleri karanlıklardan kurtulmuş olan kimseleri hangi karanlık korkutabilir? Böyle kimseler için karanlıklarda bile aydınlatan bir ışık vardır. İşte Mekke’nin o karanlık yıllarında ruhları ve zihinleri aydınlık olan inanmış küçük bir topluluk, bir evde toplanarak, bir güneş misali bütün insanlığın üzerine doğma sancısı ile tutuşmaktaydı. Bu ev Erkam’ın Evi idi. Burada müslümanlar hem bir araya geliyorlar hem de eğitim faaliyeti yapıyorlardı. Onlar hep birlikte bir aile bilinciyle hareket ediyordu. Adeta sonradan gelecek olan bizler için, nasıl aile kurulacağını ve nasıl aile olunacağını, tarihe not düşerek gösteriyorlardı. Onun içindir ki, Erkam’ın Evi icra ettiği görev bakımından İslam’ın Evi olarak anılır olacaktı.

Bir güneş gibi bütün dünyayı aydınlatacak olan İslam medeniyetinin temellerinin atıldığı Yesrib’de, bütün Ensar’ın her birinin tek tek evleri de birer İslam Evi olacaktı. Artık Medine olan Yesrib’de yapılan mescitle birlikte, Müslümanların evsizlik problemi sadece zihinlerde değil, aynı zamanda, mekânda da çözülmüş oluyordu. Müslümanlarda toplumsal yapının tümü bir aile gibi oluyordu. Ümmet bilincinin yerleşmesiyle birlikte bütün müslümanlar bir aile ve bütün bir yeryüzü ise bir ev gibi algılanır olacaktı. Hatta fıtratı bozulmamış bütün bir insanlığa da, insanlık ailesi gözüyle bakılacaktır.

Günümüz dünyasında Müslümanların haline baktığımız zaman, çok büyük yanılgıların din olarak algılandığı bir görüntü ile karşılaşıyoruz. Satışı yapılan ürünlere vurulan etiketler misali, ‘müslüman’ etiketinden başka, İslam’dan yana herhangi bir nitelemeyi hak edecek bir durum söz konusu olmamaktadır. Rüştünü ispat etmemiş, bir özne olarak ayakları üzerinde duramayan, başkalarına olan bağımlı bir hayatın müdavimi olan kişiler ve siyasetler tarafından idare edilmekteyiz.

Hayatın en önemli kavramı olan bilinç kelimesi tersyüz olarak anlam kaybına uğramış, bizim için kör bir itaatin karşılığı olmuştur. Dışı parlak içi boş kavramlarla avazımız çıktığı kadar bağırmaktayız. Dinlemek ve anlamak zül telakki ediliyor. Durum böyle olunca, yapılanların sorgulanması diye bir sorun olmamaktadır. Bütün bunlar adı konulmamış olan cari bir köleliğin ifadesi olmaktadır.

İvedilikle yapılması gereken ilk şey, kimlik sorununun çözüme kavuşturulmasıdır. Her kim ne olduğunu söylüyorsa o olmalıdır. Bilerek ve sorumluluk alarak hareket edilmelidir. İlk adım olarak, statüko ile birlikte düşünmeyi bırakmak gerekir. Çünkü zihni kölelik dediğimiz şeyden, ancak bu şekilde kurtulabiliriz.

Özne ve özgün olmanın gereği olan kararlara imza atabilecek cesaret ve dirayeti gösterebilmeliyiz. Her türlü bencillik ve bağnazlığı aşmanın önemini bilmeliyiz. Çünkü bencillikler ve bağnazlıklar put yapım atölyeleri gibidir. Bütün bunlar için en büyük önceliğimiz Allah olmalıdır. Allah tasavvurunu sahih temeller üzerine oturtmalıyız. Hayatı sadece biyolojik faaliyetler üzerinden değil, akli ve ruhi faaliyetler üzerinden de değerlendirmeliyiz. Bu şekilde yetişmiş eşlerden oluşan aileler, toplumsal hayatın kalbi gibi olurlar. Sahih bir hayatı yaşamak ve medeni bir topluluk olmak ancak bu şekilde mümkün olabilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.