1. YAZARLAR

  2. Cihan AKTAŞ

  3. Temiz kar, kirli cümleler
Cihan AKTAŞ

Cihan AKTAŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Temiz kar, kirli cümleler

A+A-

Yeni yıl, tabiatın veya kültürün attığı bir çentikle başladığını ilân ediyor. 2016’ya kar yağışıyla girdi İstanbul. Gündem eski gündem, ama biz biraz daha olgunlaşmış olmalıydık. Kar lapa lapa, ısrarlı bir şekilde yağıyor şimdi, önemini kavrayamadığımız bir dersi baştan almamız gerektiğini hatırlatır gibi.  Yeni bir başlangıç fırsatı için kültürü nasıl ikna edebiliriz? Akla tabii önce “dil” geliyor.  Geçen yıl üzerine düşünürken, bir yandan ne çok ve faydasız bir şekilde konuştuğumuz hissine kapılıyor, bir yandan da kaçırılmış konuşma fırsatları için hayıflanıyoruz. Düşünürün dediği gibi, her şekilde, konuşmaya daha yeni başlamış gibiyiz. 

Kamusal konuşmaların getirdiği yüzleşmelere alışmaya başlamışken sosyal medya konuşmalarıyla başka bir öğrenme sıkıntısına duçar olduk. Olabildiğince demokrat şartlara özgü -Deleuze’un “mikrofaşizmler” diye haberini verdiği-  faşizmin çeşitli yorumlarını tecrübe ediyoruz.  Küfür sözcüklerinin sarfında eşitlenme hiç bu kadar mümkün olmamıştı. 

Bir süredir sosyal medya kullanımıyla yaygınlaşan linç girişimleri genel medyanın dilini de belirlemeye başladı. Çamur at izi kalsın mantığıyla, çoğu kez siyasi hesaplaşmalar için seçilen temsil konumundaki isimler mesnetsiz suçlamalarla, yakışıksız ifadelerle itibarsız hale getirilmek isteniyor. Nihai planda yapılmak istenen o kişiyi konuşamaz, sözlerini de işlevsiz kılacak bir bağlama hapsetmek olmalı.  Zan, suizan, helal, haram, tebliğ ve küfrün karıştığı bir söz arbedesinde zaman zaman “İslam Davası”nın öne sürüldüğünü duyunca yadırgıyor insan. Linç militanı karşısına aldığı kişiyi tebliğ ifadeleriyle uyarmak yerine sokak ağzı küfürlerle nakavt edip cehennemin narlı ateşine mahkûm etmenin derdinde. Onun gibi öfkelenmiyor, onun gibi taraftarlık yapmıyor, onun gibi desteklemiyorsanız, cezalandırılmayı hak ediyorsunuz.

Duygudan yoksun, kişisel hikayelerle ilgilenmeyen, kitleleri ajitasyonla biçimlendirilebilir bir hamur gibi algılayan çeşitli güruhların bu saldırganlığı, samimi çaba ve faaliyetleri örtbas eden bir şamatayla gerçekleşiyor sıklıkla. Aklıma Ayşe Durakbaşı’nın Halide Edip kitabında dile getirdiği, toplumun bütün kadınlarını ulusal kadın modeli zaviyesinden hizaya sokmaya çalışan“eli sopalı kemalist kadınlar”ı geliyor.

Doğru, çok zor zamanlardan geçiyoruz. Fakat bütün bu yaşananlar hangi açıdan sürpriz olmalıydı? “Sert geçecek bu kış” demişti Hayriye Ünal. Bu aslında neredeyse elli yılı kapsayan zor bir kış; bir çöküşün sarsıntılarını yaşıyoruz, mevcut küresel sistem çöküşünü sürdürürken yerini neyin alacağı belirsiz görünüyor. Müslümanların bu belirsizliklerle dolu geçiş döneminin zorluklarını nasıl gördükleri, hangi çözümler üzerinde buluştukları, zor durumdaki dünyaya hangi farklı çözümleri sundukları daha fazla konuşulmayı hak eden bir konu. Küreselleşmenin istediği bedelleri ödemenin paradigması yine küreselleşme üsluplarında arandığı için de şifa ile zehir birbirine karışır oldu çünkü. Sopalı timlere değil, açık seçik konuşma ve tartışma ortamlarına ihtiyacımız var. Yunus Suresi bizi “Hakkı hakikileştirme” yolunda karşımıza çıkacak illüzyonlardan sakındırmaya çalışıyor zaten.   

Bir yazar, bir düşünür her şeyden önce şimdide mevcut çelişkileri görmek ve dile getirmekle mükellef. Kültürel devrim, herkesin aynı cümleyi kurmasıyla gerçekleşebilir bir mucize değil. Yeni de sadece yepyeni bir cümle kurmaktan ibaret değildir hoş, kaldı ki amaç hiçbir zaman sadece yeni olanın peşine düşmek de olmamalı. Eskiden ne olmuştu, gelecekte ne olabilir? Yeni miladi yılın başlangıcında bu sorular bir kez daha önem kazanıyor.   

Kuşkusuz değindiğim hususlar bir açıdan yeni icatların sağladığı imkânlarla zuhur eden eski hastalıklar. Kazanlı âlim Musa Carullah’ın geçen yüzyılın başında İslam Âlemi’nin yaşadığı daralmayı ve açmazı izah ederken yaptığı şu tespitler, günümüzde de geçerli olmayı sürdürüyor: “İnsanların birçoğu, çok geniş olan İslam’ı kendi dar düşüncelerinde ve gayet dar gönüllerinde derinleştirmekte yetersiz kalıyorlar. Çünkü çaresizce, ya kendi gönüllerini geniş tutmak ya da İslam’ı kendi gönülleri kadar dar, adeta “yok” mertebesine indirmek zorundalar. Kendi gönüllerini geniş tutmaktan aciz kalan insanlar, İslam’ı daraltmaktan korkmuyorlar.” (İlahi Rahmet ve Uluhiyet, Fide Yayınları, 2005)

Bu yüzden de genel manzara çoktandır şöyle ne yazık ki: Ya Müslümanlar birbirini öldürüyor ya da birileri çeşitlenerek Müslümanları öldürüyor. Bu öldürmeler hem fiziki planda gerçekleşiyor hem de sanal olarak. Öldürme sebepleri bulma konusunda keşfedilen sonsuz imkân ve sebep, barış ve dayanışma konusunda gösterilemez mi?    

Zor zamanlarda umutları ayakta tutacak söyleşiler, şeffaf ve berrak bir faaliyet, yani tebliğ nasıl da önemli! Tebliğ, doğrudan emin olma sıfatını talep ediyor. Fasığın getirdiği haberin biçim ve içeriğiyle hangi ilkeyi gerçekleştirebiliriz? Acıları ve kayıpları sayıyla kıyaslamanın ruhsuz matematiği yerine acılarıanlamaya çalışma ve yası paylaşmanın yaraları sağaltan söyleşisine açmamız gerekiyor yüreklerimizi ve salonları. Bu gerçekleşmediğinde kamusal alan koca bir yalandan ibaret olmaz mı?

Bazen işittiğinize inanmakta zorlanıyor, yanıldığınızı düşünüyorsunuz. “Muhafazakar” bir iletişimcinin internet kullanan gençlere “karda yürüyüp izini belli etmeme” anlamına gelen öğütler verdiğini duyduğumda şaşırmıştım iki yıl önce. Dile getirilen endişe ahlaklı değil, ahlakçıydı: “İnternet havzasında her arama, her cümle bir yerlere kaydoluyor. Öğrenci hasbelkader kirli alanlara bulaşırsa ileride yükselmesine engel olabilir.”

Bu şekilde ahlakçı bir bakış açısına karşı ahlâk üzerine düşünmek ve konuşmak bir zorunluluk; “yeni” için değil, “sahih ve salih” olanın ihyası adına elbette. “Bunun için de soyut sopaların savunmasına değil, samimi bir dille amaçlarımızı tarife ihtiyacımız var.

İnsan maksadını aşmaya alışsa, kelimelerini şaşırsa, takvim sözleri yanıltsa da tabiat hatırlatıyor. Kar taneleri, kirli havayı temizleyerek dolaşıyor şehirde. Metropolün engellerini aşarak çatıları kaplayan kar yığınları, hızla değişen gündeme rağmen önemini yitirmeyen sebep ve amaçlara açıyor gönüllerimizi.

Bir eşik her zaman umutla anlam kazanır. Henüz vakit var, diye düşünürsünüz. Umut edilebilir. İnsan kendini ve bağlamını değiştirebilir. Kuşkusuz Milli Piyango çekilişi yapan başörtülü kızlar oksimoronuyla teselli bulacak kadar unutmuş değiliz kelimelerimizi…


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.