1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Tekfirci siyaset
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Tekfirci siyaset

A+A-

Müslümanların birbirlerini tekfir etmelerinde rol oynayan iki sebepten biri ve asli olanı “siyasi”, diğeri “itikadi/kelami”dir. Siyasi sebep aslidir zira ilk fırkalaşma ile ortaya çıkan tekfir, siyaseten Müslümanların gruplaşmaları ve grupların birbirlerini zayıflatmaya çalışırken meşruiyet çerçevelerini kelamda aramaları sonucu tedavüle girmiştir. Bu görüşü destekleyen veri, Hz. Peygamber ve Sıffin Savaşı'na kadar tekfire rastlanmamış olmasıdır. Kaynaklar Sıffin'de 70 bin –kimilerine göre 30 bin- Müslüman'ın öldüğünü kaydeder ki, öncesinde yine binlerce Müslüman'ın hayatını kaybettiği Cemel vak'asıyla bir arada düşünüldüğünde, bu iki olay Müslümanlarda büyük bir travmaya yol açmıştır. Hz. Osman'ın katli ve takip eden olaylarda kargaşa, çatışmalara yol açıp “cinayetlere ve savaşlara katılanların Allah katındaki durumu nedir” sorusunu getirmiş, bu soruya “büyük günah işleyenin dünya ve ahiretteki durumunun kritiği” tekfiri siyasetin enstrümanı yapmıştır. Kur'an-ı Kerim ve Hz. Peygamber (s.a.s) “mü'min, münafık ve kafir” profilini çizmekle yetinmişlerdir, söz konusu profilin özel şahıslara veya belli siyasi görüşlere sahip gruplara izafe edilmesi sonraki döneme ait bir hadisedir. Medine'de bol miktarda münafık olduğu ve Hz. Peygamber onları bildiği halde kimseyi tekfir etmedi.

       Burada zihni bir karışıklığı gidermek üzere şu noktanın altını çizmekte zaruret var: Bizim İslam tarihinden tevarüs ettiğimiz “din-dini” ve “mezhep/fırka” olgusu ile modern zamanlarda Aydınlanma'nın derin etkisinde Batı'dan ithal ettiğimiz “din, dini, mezhep” olguları arasında mahiyet farkı var, bu farkın yeterince ayırdında olamadığımızdan uygunsuz analoji bizi devamlı bir biçimde “din” ile “siyaset” arasında ayırım yapmaya sevk etmektedir. Modern İslamcı siyaset düşüncesi de bu sorunu çözebilmiş değildir; İslamcı düşünce “kartezyen, ilerlemeci ve analojik” karakteri dolayısıyla yeterince bu konuyu gündemine almış değil.

Oysa bu temel ayrımdan baktığımızda ne İslam tarihinde teşekkül eden mezhep ve fırkaları ne Batı'da gelişen laik siyaseti doğru anlayabiliyoruz. Şimdilik Batı'yı bir kenara bırakıp şunu belirtmek gerekir ki, İslam'ın ilk dönemlerinde ortaya çıkıp da bugüne kadar varlığını sürdüren mezheplerin tamamı itikadi/kelami altyapıları olan siyasi fırkalar, ekollerdir. Aksini de söylemek mümkün: Mezheplere siyasi altyapıları olan itikadi/kelami ekoller, “partiler” denebilir.

Şu halde hem tarihi siyasi tecrübemizi hem bugün İslam dünyasında sürüp giden mezhep çatışmalarını anlamaya çalışırken olguları kendi bağlamlarında ele almak, isimlendirmeleri doğru yapmak lazım. İslam'da “din-dünya” veya “din-siyaset” ya da “din işleri-devlet işleri” ayırımı olmadığından bittabi ve gayet anlaşılır sebeplerle siyasi mücadele veren fırkalar meşruiyetlerini “din”de aramışlardır. Burada kastettiğimiz “din” İslamiyet'in “itikadi-kelami” boyutudur. Nasıl bugün siyasi hareketler, iktidar yarışına katılan partiler, mücadele veren örgütler haklılıklarını, taleplerini hukukun üstünlüğüne, temel hak ve özgürlüklere, eşitlik, katılım, demokratik değerler gibi kavram ve kaynaklara refere ediyorlarsa, mezhep ve fırka mensupları da davalarını Kur'an ve Sünnet'e dayandırmak istemişlerdir. Bu yüzden Kur'an ve Sünnet'e ya da sahabi tatbikatına verilen referansları “din” diye anlamak yanlıştır, doğru bir kavramsallaştırma için “din” yerine “itikadi-kelami referans” demek doğrudur. Bütün fırkaların referansı dindir; din ise bir boyutu itikat/kelam, diğer boyutu fıkıhtır. Siyaset kelam-fıkıh ekseninde gider gelir. Gazali ve diğer İslam bilginlerinin tekfir'i bir fıkıh meselesi olarak görmeleri boşuna değildir, çünkü siyaset doğrudan fıkhın konusudur. Fıkıh da zannedildiğinin aksine kelamdan kopuk değildir. Nitekim Ebu Hanife'ye nisbet edilen “El Fıkhu'l ekber” hakikatte kelami meseleleri ele almaktadır.

Belli tez ve taleplerle ortaya çıkan fırkalar birbirlerini tekfir ederlerken gerçekte birbirlerine karşı siyasi avantaj elde etmeyi hedeflemektedirler.

Şu veya bu referansın kullanılarak siyasi mücadelede rakibin bertaraf edilmesi insanlık tarihi kadar eskidir. Tekfir yıkıcı, öldürücüdür ama çaresi “din dışına çıkıp laikleşmek” değildir. Bugünkü mücadelede tekfirin laikçesi “vatan hainliği, devlete karşı kumpas, yabancı ülkeler adına çalışmak” vb. suçlamalardır.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.