1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Tebliğ ve uyarı görevi
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Tebliğ ve uyarı görevi

A+A-

Efendimiz’in beni yaşlandırdı buyurduğu Hud suresi bize işledikleri suç ve günah yüzünden çöken toplumların trajedilerini anlatır. Peygamberleri onları uyardı, dinlemediler, ölçüyü aştılar, zulmettiler, kendi heva ve heveslerine göre yaşadılar, zayıfları ezdiler, sömürdüler, sorumsuz bir hayat sürdüler. Bu ve benzeri ayetlerin tasvirinden, aslında zikri geçen toplumların ötesinde bir “mücrim toplum“ tipolojisi çıkmaktadır. Cürüm iki alanda işlenir: Suç ve günah. Hukukun, ilahi hükümler tarafından konulmuş sınırların aşılması topluma ve maddi yönüyle bakan tarafı suçu, manevi-ahlaki yönüne bakan tarafı günahı teşkil eder. 
İlahi sünnet sonucunda mücrim toplumlar eninde sonunda yapıp çökeceklerdir, ancak içlerinde eğer yeterli sayıda iyi insan varsa ve bu ahlaki seçkin kimseler uyarma görevlerini –emri bi’lma’ruf, nehyi ani’lmünker- yerine getiriyorlarsa, yüce Allah o topluma süre tanır, hemen onları yıkıma uğratmaz. Hud suresinin 116-117. Ayetlerine dikkatle bakalım:
       
“Sizden önceki nesillerden onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi? Zulmedenler ise, içinde bulundukları refahın peşine düştüler. Onlar, suçlu-günahkârlardı. Halkı, ıslah eden kimseler iken, senin Rabbin o ülkeleri zulm ile helâk edecek değildi.“ (11/116-117.)

Geçmişte toplu azaba düçar olan toplumların içinde tebliğ ve uyarı görevini üstlenen kimseler yoktu. Yüce Allah soruyor: Ama olması gerekmez miydi? İkinci anlama göre, aslında iyi insanlar vardı, fakat pek azı hariç iyi insanlar görevlerini yerine getirmediler, kendilerini kurtarmakla yetindiler; bunun sonucunda toplumları çöküp yok oldu. Çağımızda nice sufi, sadece kendini kurtarmakla meşgul ama ceza geldiğinde herkesi içine alır. Tabii ki toplumsal hassasiyet ve sorumlulukları olan, “halk içinde fakat kalbi Allah’la olan”lar vardır, onları istisna ediyoruz.

Ayetleri her iki anlamda da ele alırsak çıkan sonuç şudur: Bir toplumda iyiliği emreden, kötülükten sakındıran, toplumun genel gidişi hakkında gerekli uyarıları yapan, doğru yolu işaret eden, ahlak ve adalet üzere nasıl bir toplumsal düzen kurulması gerektiğini anlatan ve bunun kararlılıkla savunan iyi insanların (bakıyye) olması ve bunların da peygamberler gibi tebliğ ve uyarı görevlerini yerine getirmeleri gerekir. “Bakıyye“ akıl-fikir sahibi, hayırsever, cömert ve erdemli kimselere denir (10/Yunus, 98). Bu sıfata sahip kimseler, yalnızca kendilerini kurtarmakla yetinmemeli, uyarı görevlerini kendi yakınlarından başlayarak herkese karşı yerine getirmelidirler.

Bir insan toplumu bütünüyle iyi olmaz, olmayabilir. Ama toplumu uyaran yeterli sayıda ve formasyonda iyi, erdemli ve sorumluluk sahibi insan (bakıyye) varsa ve bunlar ahlaki çürüme ve yozlaşmanın yaygınlaşmasının önüne geçebiliyorlarsa, o toplumun tarih içindeki varlığı uzun zaman devam edebilir. Hz. Peygamber’e “İçimizde iyi/salih kişiler varken de helak olur muyuz?“ diye sorulduğunda, şöyle buyurmuştur: “Evet, eğer kötülükler-çirkinlikler (habis) çoğalırsa (helak olursunuz)“ (Buhari, Fiten, 4, 28; Müslim, Fiten, 1, 2). 

Aslolan iyiliklerin, güzellik ve erdemlerin toplumsal hayatın temelini, ana dokusunu teşkil etmesidir. Nasıl eşyada aslolan ibahe ise, toplumsal örflerde de aslolan iyiliklerdir. Ra’d suresinde (13/11) bu ahlaki yüksek ve koruyucu değerlere “muakkebat“ denir. Çünkü Allah eşyayı ve insan fıtratını “iyilik ve güzellik“ üzere yaratmıştır. Kötülük, iyiliğin yanlış kullanımı, yani suistimalidir. Bu yüzden “İyilikler (hasene) Allah’tan, kötülükler (seyyie) bizden“ neş’et etmektedir. Toplumsal hayatın ana dokusu hükmündeki değerler de iyidir, güzeldir ve doğrudur. İnsan toplumları, fıtraten varolan, kendilerine veri olarak sunulan iyiliklere, erdemlere sahip çıkıp yaşayacak olurlarsa, herhangi bir zarara uğramazlar, çöküp yok olmazlar. Şu var ki, iyiliklerin sürekli  hatırlatılması, insanların uyarılması gerekir. Bu da bize gösteriyor ki, yozlaşma ve ahlaki çürümelere, haksızlık ve zulümlere karşı “herkesi kendi özel hayatında, bireysel özgürlüklerinde serbest bırakmak lazım“ türünden liberal yaklaşımlar yanlıştır, ahlaki erdemlerle çerçeve içine alınmadıklarında zehirleyici rol oynarlar. Bir sepetteki çürük elmalar, kısa zamanda diğer elmaların da çürümesine yol açar. İyiliklerin kararlı savunucuları yoksa, kötülükler sari hastalık gibi bir anda toplumsal bünyenin her organına sıçrar. Tiranlığa, keyfiliğe ve istibdada karşı olmak başka, her yapabilirliğin özgürlük olarak kanunla korunması başka.

Geçmiş kavimler, uyarı görevini yeterince yerine getiren kimseler olmadığından (veya varsa bile tebliğ ve uyarı görevlerini layıkıyla yerine getirmediklerinden); toplumun büyük çoğunluğu da aşırı refah, zevk düşkünlüğü, kibir, hukuk ihali, aldırışsızlık ve dünyaya bağlılıkta ısrar ettiklerinden çöktüler. Başka bir sonuç da beklenemezdi, zira suçlu günahkâr (mücrim) kimselerdi, başlarına gelen kendi yapıp ettiklerinin bir cezasıydı. Doğru düzgün hayat yaşayan insanları yüce Allah cezalandırmaz (bkz. 6/En’am, 131; 8/Enfal, 25.) Aksine onlara olan nimetlerini arttırır, aksini yapacak olsa bu zulüm olurdu. Yüce Allah zulümden münezzehtir.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.