1. YAZARLAR

  2. Vahap Coşkun

  3. Tahliye furyası ve yeni Ergenekon algısı
Vahap Coşkun

Vahap Coşkun

Serbestiyet
Yazarın Tüm Yazıları >

Tahliye furyası ve yeni Ergenekon algısı

A+A-

Türkiye’de son bir haftadır yoğun tartışmalara sebebiyet veren tahliye furyası, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) bir kararıyla başladı. Ergenekon davası sanığı olan ve ilk derece mahkeme tarafından müebbet hapis cezasına çarptırılan İlker Başbuğ, AYM’ye bireysel başvuruda bulundu. Başvuruda, 6-01-2012 tarihinden itibaren tutuklu olması nedeniyle Başbuğ’un -Anayasanın 19. maddesinde ifadesini bulan- kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlal edildiği öne sürüldü.

AYM’nin Başbuğ kararı

AYM, başvuruyu iki noktadan haklı buldu: İlki, Başbuğ’un tutukluğuna yaptığı itirazın davaya bakan mahkemece etkili bir şekilde incelenmeden reddedilmesiydi. İkincisi ise, mahkemenin mahkûmiyete ilişkin gerekçeli kararı açıklamamasıydı. Mahkeme, özetle, dedi ki: “Başbuğ hakkındaki mahkûmiyet kararı 5-08-2013’te verildi. Aradan yedi ay geçmesine rağmen mahkemenin gerekçeli kararı yazmaması Başbuğ’un tutukluğuna Yargıtay nezdinde itiraz etmesini imkânsız kıldı. (Paragraf 71, 72, 73) Bu, bir hak ihlalidir.”  Böylelikle AYM, Anayasanın 19/8 maddesinin ihlal edildiğine ve başvurucunun tahliye talebinin esası hakkında adli kontrol hükümleri de dikkate alınarak bir karar verilmesi gerektiğine hükmetti.

AYM’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) içtihatlarını gözeterek aldığı bu karar isabetlidir. Kişiye isnat edilen veya işlediğine karar verilen bir fiil toplumu derinden yaralayabilir, çok ağır veya kabul edilemez bulunabilir. Ama bu, söz konusu kişinin hak ve özgürlüklere sahip olduğu gerçeğini değiştirmez. Mahkemeler, hükümlü veya tutuklularının hak ve özgürlüklerini korumakla yükümlüdürler; onların hak arama yollarına başvurmalarını fiilen ortadan kaldıran bir tutum içine giremezler.

Ceza Muhakemeleri Kanunu, mahkemeleri karar verdikten sonra 15 gün içinde kararın gerekçesini yazmaya mecbur tutar. Gerekçe kısa süre içinde yazılmalıdır: Çünkü ancak bu şekilde yargılama makul bir süre içinde sona erebilir ve eğer kişi özgürlüğünden mahrum kılınmışsa buna temyiz mahkemesinde itiraz edebilir. Mevzuat, kişilere soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında salıverilmesini talep etme hakkı tanımıştır. Ergenekon davasına bakan mahkemenin -kanunun açık hükmüne rağmen- gerekçeyi yazmaması, bu davadan yargılananları bu haklarından mahrum etmiştir. AYM’nin yaptığı bu hak ihlalinin tespitidir ve kararı da doğrudur.

AYM’nin kararından sonra önce Başbuğ, ardından ise aynı davanın kamuoyu tarafından yakından bilinen isimleri tahliye edildiler. Tuncay Özkan, Doğu Perinçek, Veli Küçük, Tuncer Kılınç, vb. gibi isimlerin yanında Zirve davası ve Hrant Dink davasından yargılananlar da serbest kaldılar. Bilhassa Zirve ve Hrant Dink sanıklarının salıverilmeleri, mahşeri vicdanı yaraladı ve toplumda münakaşalara yol açtı.

Yasal değişiklik

Bu noktada bir hususu açıklığa kavuşturmak lazım: Bilindiği gibi Başbuğ kararının çıktığı gün, Cumhurbaşkanı da özel yetkili mahkemeleri kaldıran ve tutukluğunun azami süresini beş yıl olarak belirleyen yasayı yayımladı. Yasal değişiklik, son derece olumludur. Özel yetkilendirilmiş mahkemelerin hukuk üretmekten ziyade hukuk ihlallerinin kaynağı olduğu bilinir, bu neden toplumun çok geniş bir bölümü bu mahkemelerden şikâyet eder. Keza tutuklama da önemli bir problem alanıdır. Tutuklama sürelerin çok uzun tutulduğu, tutuklamaya yapılan itirazların üstün körü gerekçelerle reddedildiği ve mahkemelerin tutuklamayı bir tedbir olarak değil bir ön-infaz olarak uyguladıkları da genel kabul görür. Dolayısıyla özel yetkili mahkemelerin kaldırılması ve tutuklamaya bir üst sınır konulması, kişi hak ve özgürlüklerinin kuvvetlendirilmesi bağlamında önemli ve değerlidir.

Tahliyelerin nedeni

Ne var ki yasanın çıkmasının ardından peş peşe tahliyelerin yaşanması, bu yasaya gölge düşürdü. Tahliyelerin söz konusu yasal değişiklikten kaynaklandığına dair bir düşünce kamuoyunda oluştu. Ancak bu, gerçeği yansıtmıyor. Tahliyeler tutuklama süresine ilişkin yasal değişiklikten değil AYM’nin kararına dayanıyor. Şöyle ki:

Tutukluluk, bir kimsenin gözaltına alınmasından (doğrudan tutuklanması halinde tutuklama kararının verildiği günden) serbest bırakıldığı veya ilk derece mahkemesinin kararını açıkladığı güne kadar geçen süredir. İlk derece mahkeme kararını verdiği anda hukuki durum değişir; kişi “tutuklu” olmaktan çıkar “hükümlü” olur. Karar verildikten sonra temyiz aşamasında geçen süre tutukluktan sayılmaz. Çünkü burada artık “bir suç isnadına bağlı olarak” özgürlüğünden yoksun bırakma yoktur, “mahkûmiyet sonrası tutma” söz konusudur. (Paragraf 51, 52 ve 53)

Ergenekon davasında kişiler yargılanmış ve haklarında hüküm tesis edilmiştir. Peki, nasıl oluyor da bu kişiler hakkında tahliye kararı nasıl veriliyor? Bunun temel sebebi, ilk derece mahkemenin gerekçeli kararı yazmamış olmamasıdır. Eğer gerekçeli karar zamanında yazılıp dosya Yargıtay’a gönderilmiş olsaydı,  Yargıtay dosyayı gerek usul gerek esas açısından incelemeye tabi tutacak, kişilerin “mahkûmiyet sonrası tutma”ya ilişkin itirazlarına da o karar verecek ve bugünkü tablo ortaya çıkmayacaktı. Nitekim Balyoz davasında mahkeme kısa süre içinde gerekçesini yazdı, Yargıtay bir yıl içinde incelemesini tamamladı ve bu türden tartışmalara mahal verilmedi.

Asıl sorun

Bu bağlamda tartışılması gereken iki husus vardır: İlki, özelde, Ergenekon mahkemesinin neden bu kadar uzun bir sürede gerekçeli kararı yazmadığıdır. Mahkemenin, aradan epey zaman geçmemesine karşın bir gerekçe kaleme almamasının üzerinde durulmalı; buradaki kasıt veya ihmal ortaya çıkarılmalı. Ayrıca yasanın çıkmasından sonra hukuken ortadan kalkan ve sadece gerekçeyi yazma görevi bulunan bu mahkemenin –bu görevinin bir an önce yerine getirmek yerine Meclis iradesine meydan okuyan bir tavır sergilemesi de not edilmeli.

İkincisi ise, genelde, Türkiye’de yargılamaların neden AİHM’nin aradığı makul süre içinde bitirilmediğidir. İlgili mevzuatta tutukluğunun hangi davalarda ne kadar süre olacağını bellidir. Mahkemelerden beklenen –baktığı davaya göre- bu süreleri gözeterek karar vermeleridir. Eğer mahkemeler bu süreleri hesaba katmaz ve davaları vaktinde nihayete bitirmezlerse, hem yargılananlar mağdur edilmiş olur, hem de maddi gerçeğin ortaya çıkmasını ve adil bir hüküm kurulması olanaksız hale gelir. Türkiye yargısının temel problemi budur.

Ergenekon kumpas mı?

Hukuki boyutunun yanı sıra Ergenekon tahliyelerinin siyasi boyutu da konuşulmalı. Salıverilenler hapishane çıkışında yaptıkları uzun açıklamalarda, bilhassa Ergenekon’a yönelik kamuoyu algısını yıkmayı amaçlayan bir söylem kullandılar. Davanın bir düzmece olduğunu, herhangi bir gerçekliğinin bulunmadığını, bütün delillerin ve belgelerin sahte olduğunu söylediler. Davanın çöktüğünü belirttiler, önemli bir medya kesimi de bunu destekler bir çizgi izledi.

Bu söyleme dikkat edilmeli. Ergenekon davasında adli süreçlerin birtakım sorunlar içerdiğini söylenebilir. Şık, Şener, Avcı, vb. tutuklamalarla davanın bazı odaklarca rayından çıkarılmaya çalışıldığı da belirtilebilir. Bu haksızlıklara ve yanlışlara işaret etmek, ihlallerin giderilmesini istemek farklı bir şeydir; ama bu davanın tamamıyla bir kumpas olduğunu söylemek farklı bir şeydir. Bu yanlışa düşülmemeli. Ali Bayramoğlu’nun belirttiği gibi, “Ayışığı ve Sarıkız darbe girişimleri, kimi gazetecilerin ve işadamlarının katıldığı darbe toplantıları, askerler arası gerginlikler bir kalkışmanın resmi ise, Ergenekon bu durumun peşine düşmüş bir soruşturma ve kovuşturmanın ta kendisiydi.”(Yeni Şafak, 12.3.2014)

Kınından çıkmış kılıç’

Osman Can’ın “Hitler” hatırlatması çok yerinde:

“1923′te Almanya’da Hitler ünlü Birahaneler Darbesi’nin ardından birkaç general, birkaç yüksek yargıç ve bürokrat ile tutuklanmış, ardından Münih Halk Mahkemesi’nde yargılanmaya başlanmıştı. 

Bu yargılama Hitler’in şovuna imkân sağlayacak şekilde yürütülmüş, sonuçta Hitler’in Festungshaft denilen yüksek statülü “şerefli” sanıkların tutulduğu bir hapishanede çekmek üzere beş yıl hapis cezasına çarptırılmasıyla sonuçlanmış, dokuz ay sonra da serbest bırakılmıştı. Hitler bu şovun ardından hapishaneden çıkarken bir kahraman olarak karşılanmıştı.” (Akşam, 12-3-2014) 

Türkiye’de böyle bir hava var bugünlerde. Tahliye edilenlerin tamamı beraat etmiş gibi hareket ediyor. Bazısı kendinden emin bir tavırla sağı-solu tehdit ediyor. Biri “Kınından çıkmış bir kılıç gibi göreve hazır olduğunu”  belirtiyor, bir kahraman edasıyla dolaşıyor. Yapılacak olan basit: Onlara suçsuzluklarının tescil edilmediğini, bir beraat kararının söz konusu olmadığını ve sadece tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldıklarını hatırlatmak. Belki bir de sahte kahramanların artık kimsenin gözünü boyayamayacağını.


 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.