1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Süruş’un Kelamı ve Hermönetiği
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Yazarın Tüm Yazıları >

Süruş’un Kelamı ve Hermönetiği

A+A-

 

Ali Şeriati’nin Kur’an’a ağırlıklı olarak fonksiyonel bakmasına karşılık Süruş kelamın en temel tartışma konularından biri olan epistemolojik perspektiften bakar. Hick ile yaptığı uzun konuşmada, Kur’an’ın Levh-i Mahfuzdan tedricen yeryüzü şartlarında 23 senede indirilmiş olmasının “zikr-i muhaddis” olduğunu söyler:  “Zikr-i muhaddis, ‘yenilenen uyarı’ demektir ve bu, ayetlerin kadim olmasının karşısında yer alır. Kelamcıların inancına göre, Kur’an Peygamber’in muhitiyle ve çevresindeki insanlarla olan etkileşiminin ürünüdür. Kur’an’ın tarihselliği de bu anlama gelir. Bunlar açısından, sadece Kur’an değil, diğer kutsal metinler de (Tevrat, İncil vd.) bu şekilde yaratılmıştır ve kadim değildirler.” Süruş’u böyle düşünmeye sevkeden asıl amil “tarih”tir. Çünkü devamında “Eğer ayetleri kadim farzedersek tarih işe yaramaz hale gelir. Ama Kur’an’ın tarihselliğini dikkate alırsak Kur’an ayetlerini, ruhunu koruyarak, modern durumlara tercüme edebiliriz” der ve bu konuda referans olarak Fransız Müslüman Muhammed Arkun’u gösterir.

Kur’an’ın yaratılmış olması fikrini ilk ortaya atan Şam’ın önemli Hıristiyan teologu Yuhanna ed Dımaşki idi, amacı İsa’nın tanrısal vasfını Kur’an’da nitelendirildiği gibi ‘kelime’ üzerinden okuyarak ispat edip Müslümanları ilzam etmekti. Abbasilerde iktidarı ele geçiren Mutezile kelamcıları bu konuyu ısıtıp gündeme getirdiklerinde amaçları, meselenin kendi hatırına kelami değerini kritik etmek değildi, onlar halife ve sultanlara “hüküm koyma” yetkisinin imkanlarını araştırırken Halk-ı Kur’an tezinden meşruiyet çerçevesi bulmaktı. Yani aslında Mutezile kelamcılarının yönelimi siyasiydi. Buna göre eğer Kur’an’ın zamanda yaratıldığı kabul edilecek olursa, hükümleri ebedi ve evrensel olmazdı, halife ve sultanlar da zaman içinde –tarihsel ve toplumsal durumlara göre- hüküm koyabilirlerdi ve bu hükümler Kur’an’ın açık hükümleriyle de bağdaşmayabilirdi.

Arkun, hermönetiği savunurken, Kur’an’ın ezeli kabul edilmesinin onun hayatta olmadığının ve tefsirle hayatiyetini sürdüremeyeceğini iddia etmemizle aynı şey olduğunu söyler ki, bu yanlıştır. Çünkü tarihte ve zamanda Kur’an’ı tefsir edenler, faninin bakiyi, izafi olanın mutlakı anlama çabasını ortaya koymaya çalışırlar. Tefsircilerin birinci kaygısı Allah’ın muradıdır. Belki münferid olarak kendi siyasi tezlerini savunmak üzere Kur’an ayetleri arasında seçim yapanlar veya maksatlı okuyanlar vardır, ama bunlar meşru bir ekol oluşturabilmiş değildir. Benzer şeklide hiçbir tefsirci “erkek egemen bir bilinç” üzerinden Kur’an’ı tefsire etmeye kalkışmış değildir, bu zamanımızın sorumsuz feministleri tarafından öne sürülen büyük bir iftira ve bühtandır. Temel prensip şu ki, bir yazarın diğer yazarı anlamaya çalışması ile insanın Allah’ın muradını ve O’nun koyduğu hükümlerinin maksadını anlamaya çalışması aynı şey değildir.

Bugünkü hermönetikçiler ve onların yan ürünü feministler Kur’an’ı bu tarz okumaya tabi tutarak dini çerçeveyi sekülerleştirmek isterler, nitekim Süruş da söz konusu konuşmada “devletin seküler olması gerektiğini, ama yeterli olmadığını” söyler. Türkiye’den İslam dünyasındaki kadının durumunu duvar arkasından anlamaya çalışan muhafazakar zihin de, dini perspektiften anlamadığı ve anlamlandıramadığı oryantalist resme bakıp “İyi ki seküler hukuka geçmişiz” diyecektir.

Şeriati’ye göre Şii mollalar ve Sünni dünyanın alimleri, fakihleri kahredici bir atalet içindedirler. Süruş’a göre fakihler geçim derdinde olan ucuz kategorilerdir. Süruş üç dindarlıktan söz eder: Maişet peşindekiler, yani fakihler; hakikat peşindekiler, yani kelamcılar ve filozoflar ve tecrübe peşindekiler, yani irfan ehli ve tasavvuf erbabı. Süruş büyük ölçüde umudunu kelamcılara ve tecrübe ehline bağlar, kelamcılardan en çok referans gösterdiği ekol Muteziledir: “İslam kelamının geleneği içinde ise Mutezile bu görüşü savunuyordu. Onlar, akılcılık ve dinî çoğulculuğun İslam kelamı içindeki öncüleriydiler. Fakat rakipleri olan Eş’ariler karşısında hazin bir şekilde yenilgiye uğradılar. İslamî reformizm günümüzde Mutezile geleneğini canlandırmanın peşindedir. Söz konusu gelenek geri dönecek olursa beraberinde getirdiği akılcılığı ve onun meşru çocuğu çoğulculuğu armağan edecektir.” Oysa fizikteki belirsizlik, epistemolojde hakikatin parçalanmış olması ve pozitivizmin yıkılmasıyla determinist bakışın anlam ifade etmekten uzaklaşması, Meşşai ve Mutezileyi değil, tamamen Eş’ariliği doğrulamaktadır, bundan sonra eğer evreni ve dünyayı anlamlandırma çabasına girişiceksek tartışmasız bize, Eş’ari ve Maturidi kelamı çok daha zengin imkanlar sunmaktadır.

Süruş Mutezile kelamcıları yanında dini hayatı tecrübeye dayandıran irfan doktrinlerine ve sufilere de umut bağlamaktadır.  Peşine düştüğü “dini çoğulculuk”a dindarlığın tecrübesi temel teşkil edebilir. Fakat dini tecrübe tabiatı gereği bireyin kendi kişisel deneyimleriyle sınırlı bir alandan ibaret ise –ki başka şekilde düşünülemez-, nasıl kolektif dini hayatın referansı olabilir? Dahası postmodern bilgi ve gerçekliğin yegane referansı haline gelmiş bulunan bedenin iştah ve şehveti, her şeyi bireysel algıya indirgemekte, nefsin aşağılık istek ve tutkularını aklı suistimal ederek rasyonalize etmekte. Bu durumda hakikati ve ilahi hükümleri nefsin istek ve tutkularının rasyonalize ettiği tehlikelerden nasıl korumak mümkün olabilir?

Tarihselci bakış açısı kaçınılmaz olarak, kişiyi zihni izafi olanın mutlakı, faninin bakiyi sorgulamasına, bazen da kendini onun yerine koyup metne anlam ve murad yakıştırmasına götürür. Süruş’a göre, Eş’ariflerin “davranış ve eylemlerimizin iyi olduğunu söyleyen görüş”nün kaynağı Tanrı’nın bu doğrultudaki bildirimidir. “Bu tanrı anlayışı veya Eş’arilerin tanrısı, İslam geleneğinde yaygın ve üstün telakkiye dönüştü.” Karşı delil olarak iki ayetten söz ediyor. (Ben bu iki ayeti bir türlü tespit edemedim.) “Kur’an’da, oldukça şeffaf ve açık biçimde diğer görüşü ortaya koyan başka bir ayet daha var. Ayet şöyledir: “Resulden sonra Allah’a delil olmak üzere insanlara müjdeleyici ve uyarıcı elçiler gönderdi.” Bu ayette Allah diyor ki, ben tanrılık makamında, insanların benim işimde eksiklik bulamamaları ve bana karşı delil sunamamaları için fillerde bulunuyorum. Yani tanrı olan benim işlerim bile muhakeme konusu olabilir. İnsanların, fiillerim konusunda ahlaki ve akılcı yargıda bulunabilme hakları vardır.” Kişisel olarak ben bu iddiayı Kur’an’dan destekleyecek herhangi bir delil bulamadım, zaten bu görüş delilden çok hermönetik bakışın zorunlu ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu yöndeki düşünme tarzını devam ettirdiğinizde bireysel tercihi ve bireysel özgürlüğü seçimlerin temeli haline getiren liberal felsefeye de kendinizce makul bir temel bulmuş olursunuz. Nitekim Süruş şöyle demektedir: “Ben şahsen insan hakları fikrini cevap veren Tanrı fikrine dayandırıyorum. Bence Allah, insanı haklara sahip bir varlık olarak kabul ediyor. İnsanın, elinden alınamaz hakları bulunduğuna kaildir. İnsan, bu hakların yardımıyla Tanrıyı bile sorgulayabilir. Fakat söylediğim gibi, bugün ister Sünni dünyada, ister Şii dünyada sorgulanamaz.”

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.